Monthly Archives: Aralık 2010

..Gökten Üç Elma Düşmüş..

Başlığa bakıp da masal anlatacağımı zannetmeyin, sadece masalsı bir filmden bahsedeceğim için böyle bir cümle yazasım geldi…Filmimiz; Çağan Irmak’ın son eseri; Prensesin Uykusu.. Oyuncular, Sevinç Erbulak, Genco Erkal, Çağlar Çorumlu, Alican Yücesoy ve Ayşe Nil Şamlıoğlu..

Hikaye naif, öyle büyük aksiyonlar, hareketli koşturmalar, dramatize edilmiş olaylar yok..Kızının başına gelen bir talihsizlik sonucu uykuya dalması ile birlikte helak olan, hepimiz gibi bir anne var, onların çaresizliğine en az onlar kadar üzülen, gülmese bile, sürekli gülercesine gibi duran fedakar ve sempatik komşu var, onun fırlama, eğlenceli, belli etmese de duygusal arkadaşı var..Sonra mahallenin yaşlı amcası var, başlarda hayatına çok girilmeyen, ama girilince yalnızlığı ve derinliği fark edilen.

Ben gitmeden biri bana filmi “geriye dönüşler animasyonla yapılmış, ayrıca masallar, gerçek üstü öğeler var” tanımlarıyla anlatsaydı belki biraz ön yargılı olurdum.. Belki de bu hayallerin beni filme yabancılaştıracağını , konsantrasyonumu bozacağını zannederdim..Şu an diyebilirim ki; beni filmde en çok etkileyen (hatta hüngür hüngür ağlatan) sahneler animasyonlu olanlardı.. (Herhangi bir sahneden etkilenip ağlama konusunda asla baz veya kriter alınmamam gerektiğini daha önce söylemiş miydim:)Muhtemelen çoğu insanın o kısımlarda sadece gözü dolmuştur)

Prensesin Uykusu kült film arşivinizde yer almayacak, hatta belki hafızanızda yer bile etmeyecek, sadece “Çağan Irmak filmi kontenjanından” kendine sohbetlerde yer bulacak. Ama bazı filmler vardır, hani bitiş jeneriği akarken koltuğunuzdan kalkmak istemezsiniz, çalan müziği son notasına kadar dinlemek arzusuyla dolarsınız..Aslında çok basit bir hikayeyi anlatır, ama gözlerinizi ayırmadan izlersiniz..Ve bazen öyle diyaloglar geçer ki, yanınızdakiyle göz göze gelmeye korkarsınız..İşte öyle bir film:)

 Bu aralar bloga çok sık yazmadığım için, bir taşla iki kuş vurarak; halen devam eden şahane bir sergiden de bahsetmek istiyorum : İstanbul 1910-2010 Kent, Yapılı Çevre ve Mimarlık Kültürü .. Bu etkinlik Bilgi Üniversitesi’nin Eyüp kampüsünün içinde yer alan Santralistanbul’da kendine yer buluyor ve normalde 20 Kasım 2010’da bitmiş olması gerekirken, 16 Ocak tarihine kadar uzatılıyor.. Ben 19 Kasım’da gezdiğim ve hemen ertesi gün son bulmuş olacağı için o zamanlar hakkında yazmak istememiştim, biten bir etkinliği anlatmanın faydası olmayacağını düşünerek.. Uzatıldığını duyunca hemen davrandım klavyeye, mutlaka birilerinin dikkatini çeker diye.

Sergi Şehr-i İstanbul’umuzun son 100 yılda geçirdiği evreleri (ya da evrimi) devlet dairelerinden, meyhanelerine, meydanlarından, sanat evlerine uzanan çok geniş bir yelpazede anlatıyor.. Ama bunu klasik bir fotoğraf sergisi sanmayın, 3 kata yayılmış türlü türlü resmin,maketin ve istatistiki bilgilerin içinde saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım..

Odanın neredeyse tamamını kaplayan kabartma İstanbul maketi , cadde cadde, boydan boya Taksim-4. Levent hattını gösteren uzun resim ve kentleşme sürecine dair sayısal veriler beni en çok etkileyenlerdendi.. Kısacası, gidilip görülesi, tadı çıkarılası…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat, Uncategorized

Sene Sonu Muhasebesi

Bir kısa yılı daha devirmek üzereyiz; kısa diyorum çünkü geçen seneyi halihazırda yaşadığımız seneye bağlayan yılbaşı kutlamasına sanki 6 ay önce katılmış gibiyim. Zaman o kadar garip bir mevhum ki; 365 güne sıkışmış yüzlerce olay, beklemeler, mutluluktan uçmalar, başarılar, hezimetler, kazıklar, acı tecrübeler, sırt çevirenler, kucak açanlar, şaşkınlıklar.. Hepsi kafamın etrafında yıldızlar gibi döne döne uçuyor, bir nevi kısa film şeridi haline gelmiş..

Niyetim kar-zarar analizi ya da “yeni yılda alınacak kararlar” gibi tuhaf hesaplar yapmak değil.. Hani konuşurken düşüncelerimizi tam toparlayamamışsak “sesli düşünüyorum sadece” deriz ya, onun yazılı halini gerçekleştiriyorum şimdi.

Hayatım boyunca bir daha asla “asla” dememeyi öğrendim, kimsenin hayatını yargılamamayı, insanoğlu denen varlığın başına her şeyin gelebileceğini ve yapılan hatalardan ders alınması gerektiğini tecrübe edindim.

Geçen seneden sarkan ve mutlaka halletmek istediğim, hayat merdivenlerinin basamaklarından [ çok metaforik olduJ ] birini atladım; içimi ferahlattım..Zira kendisi önemsiz gibi gözüken ama meşakkatli bir süreç oldu benim için..

Çok önemli ve kritik rol oynayan insanların bir anda sahneden kulise geçebileceğini, hatta yüzlerinin bile unutulabileceklerini öğrendim bütün bu karmaşanın arasında..Eşin-dostun rezil de, vezir de edebileceğini, ama ailenin her daim sapasağlam arkanda duracağını öğrendim.

Şu hayatta babana bile güvenmeyeceksin” mottosunun yalan olduğunu, ademoğlunun ömr-ü hayatında sahiden sırtını dayayabileceği birilerinin olabileceğini ve ayrıca eski dosttan düşman olmayacağını anladım (umarım algılarım beni yanıltmıyordurJ )

Duyarlı olmanın ve olan bitene sessiz kalmamanın beni mutlu ettiğini bir kez daha teyid ettim..”Ben neyi değiştirebilirim ki şu koca dünyada ” demek yerine, en azından gayret göstermenin, vurdumduymaz olmamanın hazzını hissettim zaman zaman.

Bazen benmerkezci olmak gerektiğini ve kendini mutlu hissetmediğin yerde bulunmaman gerektiğini fark ettim.. Enerjini alan insanlar yerine, sana huzur verenlerin yanında olmanın önemini öğrendim..

Yardıma ihtiyacı olan birinin gereksinimini giderirsen, hem onu hem kendini tatmin ettiğini, keyiflendirdiğini bir kez daha tecrübe ettim.

Bakalım  “ben hayatta bunu öğrendim” gibi iddialı ve boyumdan büyük laflar etmemem gerektiğini ne zaman öğreneceğim:)

















3 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi