Category Archives: içimden geldiği gibi

…Ölürsem Özle Beni…

Başlığın depresifliğine, üç noktalarına ve Kasım ayının kasavetine aldanmayın; zira “yaşamak dediğin 3-5 kısa mutlu andan ibaret” ve ben
bu yazıyı yazarken o küçük mutluluklardan birini idrak ediyorum. Sözü fazla uzatmadan, Sis Dergi’de yayımlanan ikinci yazımı buraya bırakıyorum…

KISIRDÖNGÜ

Sana bir sır vereyim mi? Ben bu –en hafif tabiriyle– ‘kirli’ dünyaya çocuk getirmekten çok korkuyorum…

+ Mahalsiz mahalsiz konuşma… Faydalı bireyler yetiştirip neslini devam ettirmek yerine “Keyfime göre yaşarım, vadem dolunca da terk-i diyar eder giderim” diyecek kadar korkak, sorumsuz ve bencil misin sen?

Dünyayı güzelleştireceğim diye çocuk mu doğurmalıyım? Ölümümden sonra neler olacağından da mı sorumluyum yani?

+ Dostoyevski ne demiş biliyor musun? “Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur.

Ya düşündüğün gibi insanlığa yararlı bir birey yetiştiremezsem? Hem bu 4.5 milyar yıllık yorgun dünyayı bir insan tek başına nasıl değiştirebilir ki?

+Çocuklara daha iyi bir dünya bırakmak yerine, dünyaya daha iyi çocuklar bırakırsanız, sorun kendiliğinden çözülecek aslında” sözüyle ne de zarif özetlemiş Aziz Nesin…

Sen hep böyle alıntılarla mı konuşursun? Heyecanını, hezeyanını, hezimetini hep başkalarının sözleriyle mi anlatırsın? Kendi cümlelerin yok mu senin?

+ Laf cambazlığı yapma bana. Sen bu dünyadan göçtüğünde, genlerini aktardığın, senin varlığını sürdürecek bir devamın olsun istemiyor musun? Çünkü ne denir bilirsin; “Seni tanıyan son kişi de öldüğünde, aslında hiç doğmamış olacaksın.”

Lütfen böyle konuşma. Ben ölmekten, unutulmaktan, yok olmaktan çok korkuyorum. Senden önce ölürsem beni hayatının sonuna kadar seveceksin, hiç unutmayacaksın değil mi?

+ Öldüğün gün çok ağlayacağım. Hatta belki üzüntüden çıldıracağım. Sürekli yüzünü, sesini hayal edeceğim; en sevdiğin balığın lüfer olduğunu, sigara dumanından çember yaparken dudaklarının aldığı komik şekli düşüneceğim. Ağlamaktan burnum tıkanacak, ama senin kokunu hep duyacağım. Sakinleştiriciler kâr etmeyecek. Geceleri hiç uyuyamayacağım, durmaksızın kirpiklerini düşüneceğim. Sonra bir gün gelecek, rutin hayatıma geri döneceğim. Sevdiğin anasonlu kurabiyeyi yerken önce gözüm dolacak, fakat zamanla tebessüm etmeye başlayacağım. Boşluğunu doldurmak için ipe sapa gelmez işlere bulaşacağım. Seneler geçecek, ölüm yıl dönümlerinde mezarını ziyaret edip dua edeceğim. “9 sene mi yoksa 10 sene mi oldu öleli?” diye tereddüde düşeceğim. Senin için “öldü” kelimesini kullanabilir hale geleceğim. Ama seni hep çok, tahmin edemeyeceğin kadar çok özleyeceğim. Ne demiş Cemal Süreya; “Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk”…


http://www.sisdergi.com/2017/10/kisirdongu/

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Müptela

Siz hayatınızda hiç “bağımlı” oldunuz mu?

Ama öyle “sabahları kahvemi içmeden ayılamıyorum” gibi günlük rutinler değil kastettiğim. Ulaşamayınca etinizden et koparılıyor gibi; açık taze yaranın üzerine tuzlu limon dökmüş gibi hissettiren, hayatınızdan çalan…

Hani “o” yokken dünyanın bütün hazineleri gelse de bir işe yaramazmış gibi düşündüren ve geri kalan her şeyin önemini sıfıra indirgeyen hastalıklı bağımlılıklar…

İki parmağının arasında tuttuğun, dudaklarına götürüp medet umduğun zıkkımdan bir nefes çekip bıraktığında; dünyanın derdini dışarı üflediğini sanıyorsun. Bazen kadehe koyuyorsun gamını, kederini.  Ne için?

Unutmak? Uyumak? Uyuşmak? Uyum sağlamak?

Umursamamak?

Freud’un teorisi der ki; meme emme çağınızda, yani “oral” döneminizde yaşadığınız her türlü sorun, yetişkinlikte size sigara, alkol, aşırı yemek gibi “ağız meşgaleleri” olarak geri döner.

Bağımlısı olunan maddenin ya da eylemin hayatınızı düzeltmeye yardımcı olacağını zannetmek ne büyük, ne aptalca bir yanılgı! Başlarda mutlu eder, seni kendine alıştırır, tatlı tatlı uyuşturur, özletir, sevdirir. Sonra bir bakarsın ruhunu teslim ettiğin şey ne ise; onsuz zaman akmaz olur, seni ele geçirir, bitirir, yok eder.

Gerçek dünyadan kaçmak için sığınılan, somut maddeye dayalı bağımlılıklar arasında sigara, alkol, uyuşturucu, seks (nemfomani), alışveriş ve teknoloji (güncel tabiriyle fomo) en bilinenleri..

İşin diğer boyutu; yaşamını bir “insana” bağımlı olarak sürdürmek. Onsuz eksik kalacağını, hatta yaşayamayacağını düşünmek…Kaybetmemek için hayatını ona adamak, ağzından çıkanı emir telakki etmek. O ne istiyorsa yapmak, kendinden feragat etmek…İçki içemeyen alkol bağımlısının elinin titremesi, çarpıntısının tutması gibi; “o” yanında olmayınca aklını yitireceğini sanmak… (Sadece aşk veya kadın-erkek ilişkisi gelmesin akla; annesi/babası olmadan hiçbir şey yapamayan, onları kaybetme korkusu fobiye dönüşen çocuklar veya çocuğu büyüyünce onları bırakıp gidecek diye korkan, evlatlarına bağımlı yaşayan ebeveynler de bu kategoriye dahil ediliyor.)

Burası hiçbir zaman vaaz veya akıl verme yeri olmadı benim için. Hem benim ne aklım var ki kime vereceğim. Fakat tavsiye yapmak serbest:

Hayatınızı, varlığınızı kimsenin eline tamamen teslim etmeyin. O olmazsa nefessiz kalacağınızı, hayat ışığınızın söneceğini zannetmeyin. İçi boşaltılmış bir cümle belki ama; “Kendinizi çok sevin”… Size kıymet vermeyenlerden sevgi beklemeyecek kadar çok sevin… Yaşamınızdan, zevklerinizden ve önceliklerinizden ödün vermeyin. Albert Camus’un dediği gibi:  “Kimseyi size soğuk davranınca gözleriniz dolacak kadar önemsemeyin


 

7 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Turkuaz ile Nemrut

Beni mutlu eden, heyecanlandıran, şahsım için önemli, dünya için vasatın fersah fersah altında bir gelişme oldu. ‘Sis’ adlı sanal dergide ufacık tefecik bir yazım yayımlandı.

Mutluluk nasıl dayanıksız” demiş ya hani Cemal Süreya, ilk kez aynı fikirde değiliz sanırım; zira tam 5 gün oldu yazı çıkalı ve hala kalbimi inceden çarptırıyor…

Buradan okuyabilirsiniz.

http://www.sisdergi.com/2017/09/turkuaz-ile-nemrut/

……………………………………………………………………………………….

 

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

El âlem ne der?

Hep aynı terane…”Etrafın ne düşündüğünü umursama, canın ne istiyorsa onu yap, bu senin hayatın, 3 günlük dünya, kendini sev, el  âlem ne der diye düşünme” ve daha nice içi boşaltılmış tavsiye.

Kandırma kendini… Dünyanın en açık görüşlü, en rahat ve vurdumduymaz insanı olsan da, asla ve kata birilerinin ne düşüneceğini umursamadan yaşayamazsın… Öyle yaşıyorum zannetsen bile, mutlaka bir parçanı yönetir “ne derler hakkımda” paranoyası.

Ön yargıyı, ayrıştırmayı, tipine bakıp insan harcamayı çok severiz. Yılların sabit fikirleri bunlar, kolay değişmez…İtiraf et, tüm insancıllığına ve “hepimiz eşitiz” öğretilerine rağmen içindeki yargılama, kınama ve sınıflandırma dürtüne engel olamıyorsun bazen. Dile getirmesen bile kafandan geçiriyorsun, mahcup ola ola.

Farzımuhal kadın –miniyi geçtim– döpiyes eteğinin altına ince topuklu giyip, kalçasını da azıcık savurarak yürüyorsa ya teşhircidir ya aranıyordur. Hele bir de kısacık eteğiyle, şortuyla ortalıkla dolaşırsa, ya suratına tekme yer ya da “orospu gibi giyinme” diye azarlanır. (Orospu kelimesinin Farsça ru (yüz) ve sepid (ak), sözcüklerinden oluştuğunu ve esasında “yüzü ak kadın” anlamına geldiğini biliyor musunuz?)

Birbirimizin hayatlarına bu kadar karışıp, milletin ahlak bekçisi kesilmemize rağmen,  kimsenin kimseyi gerçekten umursamaması ne garip…

Zannediyorsun ki özgürsün… Değilsin. Tolstoy yüzyıl önce açığa kavuşturmuş bu konuyu ve demiş ki “Hareket etmezsen zincirlerini fark edemezsin.” Biraz debelenip ilerlemeye veya gerilemeye çalışsak, olduğumuz yerde çakılır kalırız ve işin boktan tarafı bu kötülüğü en çok kendi kendimize yaparız.

Bakmayın o “İşi gücü bıraktı, Mozambik’e yerleşti” türü haberlere bunca methiye düzülmesine, aslında her şeyin kitabına ve yazılı olmayan toplum kurallarına uygun olması beklenir. İçten içe, bilinçaltında ve bazen de üstünde…

Doğ, emekle, oku, ama öyle sanat, sepet falan sayılmaz; cübbe giy, T cetveli taşı, gökdelen dik. Okuma imkanın olmadı mı; at kapağı bir şirkete, okumuş ama
insanlığını unutmuş birinin azarlamaları eşliğinde akşama kadar çalış. Asker ocağı, yüksek yüksek tepeler derken aileni kur, araba al, ev al, kredi borçları içinde uğraş dur. Senede 2 kere tatile git, onlarda da aklında hep iş/güç olsun.

Farklı bir şeyler yapmak istediğini söylediğinde, kafanı biraz çıkarmaya çalıştığında hemen vururlar görünmez tokmaklarla ve sonra bir bakmışsın, yavaş yavaş ısınan kurbağa hikayesinde başrol olmuşsun.

Havasını, tınısını sevdiğim Eylül de bitti. Ömür geçiyor farkında mıyız?

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar

 

İnsanların dediklerine takılma; çünkü onlar yaptıklarının iyi olup olmadığına değil, kendilerine bir yararı olup olmadığına bakarlar.

T.S. Eliot

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Duvar Yazıları

  • Son yıllarda kitapçılarda yaşadığım moral bozukluğundan bahsedebilir miyim? Okunması gereken binlerce kitap olduğunu görünce yaşadığım eksiklik duygusundan, ‘bu kadar bilgiyi nasıl öğreneceğim‘ korkusundan, ‘millet her şeyi yalayıp yutmuş, geride kaldım‘ kompleksimden…Örneğin Oğuz Atay’ın bir söyleşisinde öykündüğü yazarların adı geçiyor, çoğunu hiç bilmediğimi fark edip telaşla isimlerini ve eserlerini aratıyorum. ‘En azından hangi tarihlerde yaşamışlar onu bileyim‘ diyorum…Sonra çoğunu unutuyorum…Sevdiğimi iddia ettiğim bazı yazarların sadece bir kitabını fi tarihinde okuduğumu görüp utanıyorum… Kendimi kitapların içine gömüp, gerçek dünyanın pisliklerinden uzaklaşsam diyorum, o da olmuyor. Metrobüste hayatta kalma savaşı sırasında ısrarla kitap okuyabilen insanlar var mesela. Oysa ben karşımda ağlayarak annesinin ömrünü törpüleyen bebeği incelemeyi veya yanımdakinin telefonundan yazışmalarını gizlice dikizlemeyi daha eğlenceli buluyorum.
  • Telefonları gönül rahatlığıyla kapatabildiğimiz tek yer ‘uçak’ sanırım. Aksi takdirde hep cevap vermek zorundasın arayanlara… Çalıyorsa ve açmıyorsan ayrı dert, kafa dinlemek isteyip “ulaşılamıyor” olsan ayrı. Evet; “cep telefonu olmadan ne yapıyorduk” kısmı doğru, ama modern pranga olduğu gerçeğini yadsıyamam.
  • Çatalı ağır çekimde ağzına götüren, dudaklarını kibarca kapatmak suretiyle lokmasını dili ve damağı arasında kaydıran zarif insanları gördükçe, kendimi elindeki eti ağzıyla parçalayan,”kımız getir bana hancı” diyen Tarkan gibi hissediyorum.
  • Ölmek size de tuhaf gelmiyor mu? Niye bunu konuşmuyoruz hiç?  Tabut denen tüyler ürpertici daracık tahta parçası içinde toprağın altına gireceğimizi düşününce aklınız çıkmıyor mu?  “Doğmak” kelimesi için sadece ‘dünyaya gelmek’ tabirini kullanıyorken, “ölmek” için 50’den fazla söz grubu olması dikkatinizi çekmiş miydi?  (vefat etmek, rahmetli olmak, gebermek, Hakk’ın rahmetine kavuşmak, can vermek, merhum/e olmak, dünyadan göçmek, nalları dikmek, cavlağı çekmek, gözlerini kapamak, mevta olmak…)
  • Seneler evvel beni çok üzen bir konu vardı ve ben bunu yazarak hafifletmek istemiştim. Ama o kağıdın bulunmasından o kadar korkmuştum ki, kelimelerin sadece baş harflerini yazarak sayfaları doldurmuştum. Dünyanın tüm şifre çözücüleri gelse çözemezdi yani. Ameliyattan önce anesteziste de 10 defa “lütfen beni ayılmadan önce kimseyle görüştürmeyin” diye tutturmuştum. Sanki dünyanın en önemli sırlarını saklıyormuşum ve herkes benim boktan bilinçaltımın peşindeymiş gibi…Neden kendimizi ve olaylarımızı bu kadar önemsiyoruz acaba?
  • Ödüllü bir filmin baş karakteri olan nobel ödüllü yazar diyor ki: “Yazılarımın beğenilmesi gururumu okşadı, ama akademisyenlerin, kralın ve uzmanların onayladığı konfor alanında olmak beni bitirdi.”  Özetle bahsettiği şu; yazar dediğin aktivist olmalı, anarşist olmalı, dünyayla ters düşmeli, herkes tarafından beğenilmemeli, yanlışlıkları söylemeli… Yazar değil de ‘yazan’ biri olarak şunu düşündüm: Dünyadaki yanlışları, puştlukları söylemek kolay da, kendi yanlışlarımı nasıl itiraf ederim? Sevilmeme, beğenilmeme ve onaylanmama korkusu ile nasıl baş ederim?
  • “Sevmek” karşılıksız bir eylem…Sevişmek deyince çift taraflı işteş fiil oluyor. “Bakmak – bakışmak” gibi. Bakmadan bakışamazsın, ama sevmeden sevişebilirsin. (Cinsel felsefe diye bir dal varsa eğer, ben şu an    –üstüme vazife olmayarak– oradayım.) Bu arada; beyin sevişmesi diye bir şey var. Konuşarak, bakışarak iç içe geçmek olarak tanımlayabiliriz belki. Tarifi güç. Hem biz şarkılarda “sevişmek” kelimesine gelince sesini kısan bir nesiliz. Böyle şeyler uluorta konuşulmaz…

 

4 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Mektup

Anne,

Sana söylemek istediğim, ama sadece yazarak edebileceğim teşekkürlerim var:

  • Lafın gelişi, öylesine değil. Ne olursa olsun sadece beni düşündüğün, benim mutluluğumu istediğin ve beni bu dünyada en çok seven insan olduğun için,
  • Hayatın boyunca hiçbir zaman el âlemin ne dediğini umursamadığın, bana da bunu aşıladığın  için,
  • Kavga etsek bile, biraz durulduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi “canım nasılsın” diye beni aradığın için,
  • Dünyevi hırslara hiç kapılmadığın ve bana hep iyi insan olmanın önemini öğretmeye çalıştığın için,
  • Organik beslenme mevzuatı henüz günlük hayatımıza girmemişken, taze otları kursağıma, katkısız yemeklerin önemini beynime işlediğin için,
  • Kimse için değil, kendim için yaşamamı öğrettiğin için,
  • Dostluğun önemini öğretip; güzel kalabalıklarda büyümemi sağladığın için,
  • Bilmemenin değil, kötü niyetin ayıp olduğunu öğrettiğin için,
  • Kendimi sevmem ve dünyayla barışmam adına sürekli beni telkin ettiğin için,
  • Annelik kurumu elverdiğince, sana hep doğruları söylememe olanak sağladığın için, (bazı şeyler söylenmez)
  • Aranın iyi olmadığı,  hayatın boyunca düpedüz canını sıkmış kişilere karşı beni kışkırtmadığın; aksine ben sinirlendiğimde bile “saygımı korumamı” öğütlediğin, hatta onları sevmemi sağladığın için,
  • Ruhsal dalgalanmalarıma anlam veremediğin zaman bile bana saygı gösterdiğin için,
  • Merhametli ve vicdanlı olmayı öğrettiğin için,
  • Her türlü sofranın keyfini çıkarttığın, ama hiçbir zaman suyunu çıkartmadığın için,
  • Ailemizi bozmadığın için,
  • Ciçeklerle konuşup mutlu olmak veya ağaçtan topladığın meyveleri yediğinde dünyalar kadar sevinmek gibi benim tam anlayamadığım duyguları yılmadan bana da hissettirmeye çalıştığın için,
  • Makyajını temizlemeden yatma” diye beni uyardığın için,
  • İncelik yapmanın, hatır bilmenin, cömert olmanın güzelliğini öğrettiğin için,
  • Uykusuz kaldığımda, bir yerim ağrıdığında için cız ettiği için,
  • Ben ders çalışayım diye senelerce başımda beklediğinde aklın hiç dışarıda kalmadığı için,
  • Hayatında hiç hazır çorba yapmadığın için

Ve beni dünyandaki her şeyden daha fazla sevdiğin için,

Teşekkür ediyorum.


 

Baba,

Sana söylemek istediğim, ama sadece yazarak edebileceğim teşekkürlerim var:

  • Beni fanusta saklamadan, sıkmadan kolladığın ve doğduğumdan beri güldürebilen tek erkek olduğun için,
  • Babalar günü öncesinde resmedilen klasik baba figürünü tepetaklak ettiğin için,
  • Üzüntüden ve ağlamaktan kolum uyuştuğunda sabaha kadar kolumu ovduğun için,
  • Hatalarına rağmen gönlümü aldığın ve tüm kırılıp dökülmelere rağmen annemin hala seni sevmesini sağladığın için,
  • Her zaman en yetenekli dans eşim olduğun ve cümle alemin ağzını açık bıraktığın için,
  • İlginç küfür ve argo dağarcığının bir insana nasıl yakışabileceğini gösterdiğin için,
  • “Karizmatik ve komik baba” olarak; ben küçükken arkadaşlarımın hayranlığını kazandığın için,
  • “Babana bile güvenme” sözünün ne kadar yanlış ve bazen de doğru olduğunu gösterdiğin için,
  • Özel günlerde sabahın kör kandilinde yürüyüşe çıkıp, dönüşte çiçek aldığın için,
  • Hiçbir şeyi ciddiye almıyor gibi görünmene rağmen, aslında her şeyi ciddiye aldığın için,
  • Her şeyi ciddiye almana rağmen, ağzını yamultarak “salla gitsin” mimiğinle ve “her şey düzelir” tavrınla bana güç verdiğin için,
  • “Feleğin çemberinden geçmiş” haline rağmen aslında gözlerin hep çocuk gibi baktığı için,
  • Aylar süren küslüğümüzden sonra bir şekilde işleri yoluna koyduğun için,
  • Hassas konularla bile inceden dalganı geçip, “yok bu halde gülemez” dediğim insanları dahi güldürebildiğin, puslu havayı doğal yoldan dağıttığın için,
  • Çocukluğumu kaçırmandan dolayı duyduğun pişmanlığı artık dile getirebildiğin için,
  • Eskiden kabul etmememe rağmen; “merhametten maraz doğar” sözünün doğru olduğunu bana öğrettiğin için,
  • Teatral taklitlerin için,
  • Kimsenin aklına gelmeyen inceliklerinle, birden yıldız olabildiğin için,

Ve hayatım boyunca gururla senin kızın olduğumu söylememi sağladığın için,

Teşekkür ediyorum.

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Sadakatli İhanetler

İki insan birbirini seviyorsa, buna mutlu bir son yoktur” gibi ağır ve umut kırıcı bir sözle girizgah yaptığım bir yazıdan ne bekleyebilirim? Acaba sayfalarca aşk meşk üzerine yazsam, Hemingway’in bu heves baltalayan savını çürütebilir miyim?

Hiç aşk üzerine yazmamışım bugüne kadar, ne burada ne de kendime ayırdığım yazılarda. O kadar takıntılı ve klişe bir mevzu ki, neresinden tutacağımı bilemediğim için teşebbüs etmemişim. Uğruna imparatorlukların çöktüğü bu saplantılı ruh halinin beyinde ne gibi hasarlara yol açtığı malum. Benim merak ettiğim kısım daha başka…

Hormonlar nasıl tepetaklak oluyor da; bir dakika daha fazla görmek için canını dişine taktığın kadına 1 saniye daha tahammül edemez hale geliyorsun? Neden öpmek, koklamak için fırsat kolladığın adama bir süre sonra dokunmak bile istemiyorsun? Ve nasıl oluyor da divane olduğun sevgilini birazcık adrenalin için aldatıyorsun?

İngiltere’de yapılan bir araştırmada, aldatan kişilerin %41’inin rock müzik, %16’sının da pop müzik tercih ettiğini tespit etmişler. İstatistiğin mantıksızlığını görmezden gelip, okumaya devam ettim makaleyi. Bin yıllık analizi yinelemişler: Erkekler genellikle cinsel, kadınlar duygusal boşluklarını doldurmak için aldatırmış.

Amerika’daki Rutgers Üniversitesi de bu konuda boş durmamış, aldatan erkeklerin %56’sının; kadınların ise %34’ünün esas ilişkilerinde mutlu olduklarını ve ayrılmayı düşünmediklerini ortaya koymuş. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz basmakalıp bilgiler.

UCLA Üniversitesi; kadınların regl döngüsünde, -yumurtlama döneminden hemen önce-, başka erkeklere daha fazla ilgi duyduklarını ve doğurganlık döneminde kendilerini daha seksi hissettiklerini kanıtlamış. (Böyle bir bilgiye nasıl ulaşılır, araştırmaya katılan kadınlar kendilerini daha seksi hissettiği dönemi nasıl bu kadar net ayırt eder, hiç bilmiyorum)

İnsan beyni o kadar karmaşık ki; birini çok severken, hatta belki aşıkken bile başkasını arzulayabiliyor. Aldatan insanlar gerçekten bu kadar doyumsuz mu? Yoksa sadece hormon seviyeleri düzensiz olduğu için mi tek eşli duramıyorlar?

Bilim insanlarının bu konuda ortak görüşe vardığı bir nokta var, o da oksitosin hormonu yüksek seviyede olan kişilerin sadık olmaya daha meyilli olduğu…

Brown Üniversitesi’nin enteresan bir savına göre; aldatan erkeklerin bir kısmı bilinçaltında yakalanmak istediği için, farkında olmaksızın kanıtlar bırakırlarmış..Açık unutulan bir e-posta veya ruj lekesi gibi… (Bunca film ve dizi sahnesinden sonra, hala yakasında kırmızı rujla yakalanan var mı sahiden?)  Araştırmacılar bu hareketleri bir nevi yakarış olarak kabul ediyorlar: “Lütfen yardım et bana, aldatma illetinden kurtulmak istiyorum, yakala, ifşa et, kız, bağır ve durdur beni!

Aranızdaki sevgiyi güçlendirmenin 10 yolu” temalı haberlerde çarşaf çarşaf yazılan bir kural var: Sevdiğiniz kişiye sarılın, temas edin, dokunun. Sarıldığınız zaman oksitosin seviyeniz yükselir, stresiniz azalır, kan basıncınız normale döner ve kalp krizi geçirme riskiniz önemli ölçüde düşer… Acılı bir yakınımıza, aşık olduğumuz kişiye, annemize, ağlayan çocuğumuza veya dostlarımıza sarılmamız hep bundan.

Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak.

Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak…

Can Yücel

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi