Category Archives: içimden geldiği gibi

Dengesizliğin Dayanılmaz Ağırlığı

Kanepemden, işimden, kahveden, kavgalarımdan, dostlarımdan, diş taşlarımdan, gülmekten, iç çamaşırlarımdan, doğmuş olmaktan, ölecek olmaktan, adaletsiz dünyadan, pırasadan, anti-depresanlardan, ataletimden, enerjimden, fotoğraflardaki gülen yüzümden, çamaşır makinesinden, mezar taşlarındaki yazılardan, şarkılardan, fotosentezden, dopaminden, yargılamaktan, yadırgamaktan, ahmakıslatan yağmurdan, çift şeritli yollardan ve dönüşü olmayan yıllardan usandım!

Ne sebeple dünyaya geldiğimi bulmam gerekiyor. Bütün bu ızdırabın bir nedeni olmalı!

Zihnimden en keskin cümle dökülüyor usulca:

“Keşke hiç doğmasaydım.”

…………

Kalemleri, enginarları, kaybolan kitap ayraçlarını, aile bağlarını, aylaklıklarımı, kahverengi bot giymeyen tırtıllarımı, turunç reçelini, palmiyeleri, Gogol portresini, kemiklerimi, kahve çekirdeğini, sarılarak nefes kesmeyi, onun kirpiklerini, övülmeyi, sandıkta bekleyenleri, adrenalini, doğum günlerimi ve seni nasıl seviyorum!

Ne sebeple bunca güzelliğin bana bahşedildiğini bulmam gerekiyor. Bütün bu sonsuz mutluluğun bir nedeni olmalı!

Zihnimden en yumuşak cümle dökülüyor usulca:

“İyi ki gelmişim bu gezegene!”

&-&-&

(‘Tutunangiller’ fanzininde yayımlanan yazımdan alıntıdır.)

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Makinist Perişan

Eski yazılarımdan birinde şöyle demişim:

Her zaman düz yazı olmuyor. Bazen vites 3’te kalmışken yokuş çıkmaya çalışıyorum. O zaman anlıyorum ki ‘mısra’ paklayacak halimi. Şair olmadan şiir yazmak da ayrı meşakkat. Araf gibi.

İşte o “mısra ile paklanmayı” seçtiklerimden “Makinist”; sevdiğim dergilerden “Edebiyatist” Ocak/Şubat sayısına konuk oldu. Bir ‘kuple’ paylaşıyorum aşağıda.

Sağlıklı, edebiyatlı ve huzurlu günler temenni ederim.

(…)

“Kompartımanda gri saçlı bir adam

Kravatının boğumu sağa kaymış

Ağlamaklı bakan kadının işaret parmağını öperken

Midesine bir bıçak saplanıyor

-İnsan bir ömür içinde bıçakla yaşayabilir-

(…)

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Duyuru

Sevdiğim edebiyat dergilerinden Kitap Eki‘nin Aralık sayısına misafir oldum.

Dergiye ulaşmak isteyenler için satış noktaları: Burada ve şurada

Olabildiğince– mutlu, sağlıklı, huzurlu, bol yazmalı ve okumalı bir yeni sene temenni ediyorum herkese.

Not: İlk fotoğrafı Kitap Eki Instagram sayfasından aldım. (@kitapeki_info)

2 Yorum

Filed under Gündem, Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Engel

Bugün, pek başvurmadığım bir yöntem ile yazı paylaşacağım: Kendimden alıntı

Özel günlere dair pek yazmıyorum sayfamda, fakat bu sefer bir istisna yapmak istiyorum.

Biliyorsunuz, bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Günü.

Hepimiz engelli adayıyız“, “Sevgi her engeli aşar“, “Bir gün değil, her gün hatırlayalım” minvalinde paylaşımlar sıkça görülüyor böyle günlerde. Sosyal medyada engelli birinin yazdığı yazıyı okudum ve Serebral Palsi rahatsızlığı olan bir fizyoterapistin videosunu izledim. (Kendisinden bahsedilirken “başarılı bir fizyoterapist” oluşunun değil de, hastalığının vurgulanmasından muzdarip olduğunu anlatıyordu, çok da haklıydı, fakat ben olayı anlatabilmek için bu belirtmeyi yapmak durumunda kaldım.)

Özetle diyor ki; “Sevgi her engeli aşmıyor, aşsaydı hayatım boyunca acıyan bakışlara, dışlamalara maruz kalmazdım.”

Maalesef farklı olanı her zaman çemberin dışına itmeye çalışırız, ona tuhaf bakarız. Sırf ‘engel’ olması gerekmiyor, birçok konuya uyarlanabilir bu.

Bu özel gün vesilesiyle, eski bir yazımda yer alan pasajı tekrar paylaşmak istedim. Belki bugün veya sonrasında bir bağış yapmak, yardım etmek isteyen çıkar ve ne yapacağını bilemezse fikir verir diye.

“Bunların haricinde, LÖSEV (Lösemili Çocuklar Vakfı – http://www.losev.org.tr), KAÇUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı – http://www.kacuv.org), BEDD (Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği – http://www.bedd.org.tr), TOHUM OTİZM VAKFI  (http://www.tohumotizm.org.tr), SERÇEV (Serebral Palsili Çocuklar Derneği – http://sercev.org.tr), KASDER (Türkiye Kas Hastalıkları Derneği – http://kasder.org.tr),      ZİÇEV (Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı https://www.zicev.org.tr), ROBOTEL (Protez Kol/El Uzuvları sağlayan bir kuruluş – http://www.robotel.org) ve TEGV (Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı – https://tegv.org) gibi; erken teşhisin çok önemli olduğu hastalıklar ve eğitim üzerine çalışan dernek ve vakıflar da mevcut.  Ayrıca “yetim ve öksüz çocuklar derneği” olarak arama yaptığınızda, çeşitli illerden irili ufaklı dernekler karşınıza çıkıyor.

Bu derneklerde; bağış, sertifika düzenleme (örneğin Anneler Günü’nde bağış yapıp, anneniz adına bir sertifika hazırlatabilirsiniz) veya gönüllülük gibi yardım seçenekleri mevcut. Ayrıca isterseniz, nikah şekeri yerine düğün davetlileri adına bu derneklere bağış yapıp, herkese birer sertifika dağıtabilirsiniz.

Burada yazdığım hiçbir kuruluşla bir bağım, bağlantım yok. Sadece zaman zaman “faydasızlık”  korkum depreşir…”Yapabileceğimiz pek çok şey varken, niye bu pasifliğimiz” diye dertlenirim. Öyle günlerimden birindeyim herhalde yine. İşbu sebeple paylaşmak istedim…  Çocuk esirgeme kurumlarından “dayak”, “tecavüz”, “işkence” haberlerini duymayacağımız günler diliyorum.”

Yazının tamamını merak eden varsa: Evlat

Herkese mutlu, aydınlık günler.

Not: Yazı çocuklarla ilgiliydi. Hastalıklar, engeller, koruma yurtlarına dair bölümleri mevcuttu. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ile ilgili kısmı buraya koydum.

8 Yorum

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Ödül Adaylığı, Gurur ve bizim Liebster

“Yazmak, mutsuzluktur. Mutlu insan yazmaz.” diyor İlhan Berk. Mümkündür. Fakat ben bugün madalyonun öbür tarafındayım.

Tabiri caizse 11 yıldır ilmek ilmek dokuduğum sayfam; blog camiasının değerli üyelerinden, okuduğum en kapsamlı ve detaylı gezi yazılarının sahibi Alev’in Vizörü tarafından Liebster ödülüne aday gösterilmiş. Damla damla bir mutluluk, hafif heyecanla birlikte göğüs kafesime misafir oldu. [azıcık “edebiyat yapmak” serbest bugün:)]

Önce soruları yanıtlamak isterim. Bayılırım soru sorulmasına ayrıca:)

1- Blogunuz ne hakkında?

Hayat, ölüm, hissiyat, gündem, bıkkınlık, aşk, edebiyat, korku, kitap, insan, seyahat, beyin, film, felsefe, tiyatro, sanat, zevk, acı.

2- Hedeflediğiniz okuyucu kitlesi ile sizi takip eden kitle örtüşüyor mu?

İtiraf edeyim, hiçbir zaman belli bir kitle hedeflemedim. Aklıma gelmedi. 11 yıldır aldığım harika tepki ve geri bildirimlerden çıkardığım sonuç: Doğru yolda yazıyorum.

3 -Blog yazmaya başladıktan sonra hayatınız nasıl ve ne yönde değişti?

“Yazmak” eylemi ile önce tanış, sonra dost olduk. Kendi kendime yazdığımı zannederken, seneler içinde yüzlerce insana ulaşmaya başladım. Hayatımın mihenk taşlarından biri oldu “yazmak”. Durduramadım, kitap çıkardım. (Bilmeyenler için: İçimdeki Kaktüs. Şu anda 3. baskıda. Tüm gelir KAÇUV’a bağışlanmaya devam ediyor.)

4 -Edebiyat sizin için ne ifade ediyor?

Kopuk dünyaya bir miktar tutunma, kök salma imkanı veren, kitleler arası anlaşma sanatı.

5 -İnsan neden yazar?

Kendimden alıntı:

“Neden yazıyorsun?” diye soran olmadı bugüne kadar ama eğer olursa verebileceğim yanıtlar muhtelif.
-Dünyaya uyum sağlayabilmek için
-Delirmemek için
-Akıl ve ruh sağlığımı korumak için
-Gerçeklerden kaçmak için
-Kaçmaya çalıştığım gerçeklere yaklaşabilmek için
-İçimi dökmek için
-Umursamamak için
-Uyuşmak için
-Unutmak için
-Hatırlamak için

Hem yazmak suç, ayıp ve günah kategorilerine girmiyor. (en azından şimdilik)
Nefsi müdafaa yapıyorum bir yerde.”

6- Herkesin yazarken tetiklendiği şeyler vardır? Sizi en çok tetikleyenler neler?

Gözlemlerim, analizlerim, tespitlerim, duygularım ve içimdeki şelalenin seti aşması beni tetikler.

7- Yazınızı, araştırmanızı veya görsel çalışmanızı tanımadığınız insanlarla paylaşmak sizce neyi ifade ediyor?

Tanıdıklarım ile paylaşmaktan çok daha kolay şahsen tanışmadıklarımla paylaşmak. Daha yumuşak. Trende rastladığınız yol arkadaşınıza sırlarınızı anlatabilmek gibi. Tabii illa ki sansürlü.

8- Olumsuz yorum ve eleştirilerilere bakış açınız nasıl? Bunlar sizin çalışma ritminizi ve moralitenizi nasıl etkiliyor?

Şükür, olumsuz yorum almadım diyebilirim. Pozitif düşünmeyenler illa mevcuttur ve herhalde sessiz kalma haklarını kullanıyorlardır. Belki beni tanıyanlar üzmemek için, tanımayanlar ise uğraşmamak için olumsuz yorum yapmıyorlar 🙂 Böyle bir yorum gelirse içeriğini önemserim, birkaç gün kafama takarım. Ve düzeltebilecek bir durum ise eyleme geçerim.

9- Hayatı üç kelime ile nasıl anlatırdınız?

Doğum, rüya, ölüm.

10- Fotoğraf çekmek sizin için ne ifade ediyor?

Fotoğraf çekmek, o anda yanımda bulunmayan insanlara halimi anlatmak için başvurduğum belgeleme. (Bu soruyu yönelten Alev Hanım gibi bir fotoğraf becerim ve ilgim yok maalesef.)

11- Blog yazarken en çok çay mı kahve mi içersin? Neden?

Her zaman kahve alır bu soruyu benim açımdan. O pürüzsüzlüğü, kokusu, rengi, hissettirdikleri ile sudan sonra en gerekli içeceğim.

Nedir bu meşhur Liebster ödülü kuralları:

1-Sizi aday gösteren kişiye teşekkür edin ve başkalarının bulabilmesi için bloglarına bir bağlantı sağlayın. (yaptım)

2-Sizi aday gösteren blog yazarı tarafından sorulan soruları yanıtlayın. (yaptım)

3-Diğer blog yazarlarını aday gösterin ve onlara 11 yeni soru sorun. (aşağıda)

4-Blog gönderilerinden birine yorum yaparak adayları bu konuda bilgilendirin. (unutmazsam yapacağım)

5-Kuralları listeleyin ve yayınınızda ve / veya blog sitenizde bir Liebster Blogger Ödülü logosu gösterin. (listeledim, logo aşağıda)

Benim adaylarım:

https://bendenbanablog.com/

https://ozlemsoydan.wordpress.com/

https://yasamarzusu.com/

goncaozdemir.home.blog

fizikciahmetinsiirleri.home.blog

Sorular…Aşağıda:)

1- Yarın birlikte yemeğe çıkma şansınız olsa, hangi yazarı seçerdiniz? (geçmişten, günümüzden)

2- Ailenizden biri siz çocukken size kitap okur muydu?

3- En sevdiğiniz şiirin, size en çok dokunan mısrası?

4- Ölümsüz olmak mı, 5 yıl sonra ölmek mi?

5- Kitapların önsözlerini okuyor musunuz, geçiyor musunuz?

6- Kimselere göstermediğiniz, ölümünüzden sonra bulunmasını umduğunuz yazılarınız var mı?

7- Aşık olduğunuz kişi için yazı yazdınız mı? Haberi oldu mu?

8- Çok okunmak, takip edilmek, okuyucular tarafından bilinmek istiyor musunuz? Böyle bir dileğiniz var mı?

9- Sayfanızda veya başka mecrada yazarken oto-sansür uyguluyor musunuz?

10- Edebiyat dergisi yazarı olmak ister miydiniz?

11- Kendi aileniz yazılarınızı okuyor mu?

Adaylara, okuyanlara, –varsa– gülümseyenlere selam olsun 🙂

12 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

İçim Dışım Sobe

Canım hiçbir şey yazmak istemiyor.

“Ne işin var o zaman burada?” diyorsunuz.

Annesinden dayak yediği halde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur aşk” cümlesi harika anlatır durumu aslında. Yazmak, konuşmak, sızlanmak istemesem de, yine soluğu burada alıyorum. Günlüğüm burası benim, oyun alanım, kuytu köşem, mağaram, yer altım, okyanus dibinden oksijene çıktığım katmanım. Ayda bir yazdığım için ‘aylığım’ demek daha doğru belki.

‘Blog’ kelimesi nereden geliyor biliyor musunuz?

‘Weblog’ yani “internet günlüğü” teriminin kısaltılmışı. (Böyle bilgiler insanın iç sıkıntısını bir anda dağıtıverir. )

Üç gün sonra buz gibi betonlar arasından çıkan, şaşkın, ağlamayı aklına bile getiremeyen kuzu insanı hem ağlatır, hem güldürür. Onu çıkarırken ağlayan koca koca insanlar burun direğini acıtır, boğazdaki yumruyu sağlamlaştırır.

Güzel sarıyoruz yaraları, ona şüphe yok.

Giden yardımları yağmalayan birkaç soysuza, hırsıza da aldırmıyoruz. Her yerde çıkar çürük ruhlar.

Müthiş destek, müthiş birlik.

Peki sonra?

Sonra ne olacak?

Binaların kolonlarını kesenler, çürük raporu sunulmasına, hasar tespiti istenmesine rağmen ses çıkarmayan ‘ileri (!) gelenler‘, kafasını kuma gömenler, utanmayanlar…

Hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyoruz.

Bir sonraki afete kadar sırasıyla kahrolma, alışma, sabır dileme, dua etme, korku, kanıksama, tevekkül, unutma.

Boş alanlara, toplanma bölgelerine –ağaçlar yerine– korkunç betonarmeler dikmeye devam.

Ölürsen, öldüğünle kalmaya devam.

Yazmak istediğim, aklımda dönüp duran çok konu; dünyada da bir o kadar acı var. Ucundan bulaştığın her acı, ruhunda bir iz bırakıyor; sen unuttum sanıyorsun, ama esasında kaybolmuyor.

Dünya, Güneş etrafında dönmeye devam ettikçe (sevimsiz tabirle yaş aldıkça), geçtiğin her yoldan bir toz konuyor üzerine.

Bazen silkiniyorsun, yere atıyorsun tozları. Sonra yenisi geliyor. Vazgeçmiyorsun. Yine toparlanıyorsun.

Bir daha.

Bir daha.

(Kapanış paragrafına, deprem tedbirlerinin okunmasını, çocuklara anlatılmasını, oturulan binaların kontrol edilmesini salık veren, yardım etmenin, birliğin, dayanışmanın kıymetini vurgulayan, ‘hayat cidden kısa, keyfini çıkarın’ temalı, umut aşılayan cümleler gelmeli. Lakin şu an pek gücüm yok.)

https://www.afad.gov.tr/deprem-oncesi-ani-ve-sonrasi-alabileceginiz-onlemleri-biliyor-musunuz

6 Yorum

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Korkuyorum

Bu dünya iflah olmaz” demişim kitabımın 38. sayfasında. Sevmiyorum dünyayı ben. Niye sevmiyorum? Halbuki ne güzel okyanuslar, kiraz dalları, taç yaprakları filan var.


Ama benim milyarlarca yıl önce, nefis şekilde oluşmuş gezegenin kendisiyle derdim yok ki zaten.
Binlerce yıldır savaş diye bir saçmalık var. Kılıçtan geçirenler, ‘düşmanın’ derisini yüzenler, yakarak öldürenler, insanların kafasını kesenler var.


Sonra mesela 2 yaşında bebeğe, cinsel organını sokarak öldürenler var. 14 yaşında çocuğa şehrin ileri(!) gelen yavşaklarının (bit yavrularını tenzih ederim) aylarca tecavüz etmesi ve hiç ceza almadan hayata devam etmeleri gibi milyonlarca olay var. Kendi kızına tecavüz ederek hamile bırakan, sonra da yıllarca hem kızını hem de doğurduklarını evinin bodrumunda hapseden baba var.


Kölelik var mesela, ten rengi farklı diye bir insana yapılmış, okumaktan bile imtina edeceğimiz işkence yöntemleri var.
Para için eroin üreterek/satarak çoluk çocuk öldürenler, hayvanlara akla hayale gelmeyen eziyetleri yapanlar, biriyle birlikte oldu diye kendi çocuğunu canlı canlı gömenler, biraz daha zenginleşmek için sürüyle insanı açlıktan ölmeye mahkum edenler, deprem yardımına giden tırları yağmalayanlar, enkaz altında görünen kollardan yüzük çalanlar var.


– “Bunları niye okuyorsun? Niye didikliyorsun? Hayatın güzelliklerini görsene!” (Ben okumayınca yok olmuyor ki bunlar.)

Niye yazdım bunları? Beğeni almak için mi? Bilakis, en az beğeni bu tarz nevrotik yazılara geliyor. Kimse sevmiyor böyle negatiflikleri okumayı.

İçimi döktüm sadece. Bir halta yaramaz.

Yaşamak sağlığa zararlı mıdır acaba?

Uyanıp Dünya ile yüzleşmem lazım.


11 Yorum

Filed under Gündem, Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İtiraflar

Bugün edebi yazı yok.

Kelime oyunları, tecahül-ü arifler, teşbihler, süslü tasvirler yok.

Bu sayfayı açtığım vakitte, yani 11 sene önce, sloganı “veni, vidi, vici – içimden geldiği gibi” idi.

Gezdiğim yerleri, izlediklerimi, okuduklarımı anlatarak başlamıştım ve kendimce Julius Sezar’ın “geldim, gördüm, yendim” sözünün çok yaratıcı  olduğunu düşünmüştüm. Sonraları açılan gezi sayfalarının yarısında aynı deyişi gördükçe, sıradanlığın kekremsi tadını ağzımda hissetmiştim. (Kekremsi tat? Metafor yok demiştik ama!)

Başlığın yarattığı beklentiyi boşa çıkarmamak adına ufak bir itirafla başlamak istiyorum: Sıra dışı, yaratıcı, aykırı olmak, toplumun genelgeçer kabullerine karşı durmak, nev-i şahsına münhasır biri olarak anılmak istiyorum.

Öldükten sonra yüzyıllar boyunca saygıyla hatırlanmaya değecek işler yapayım, kimse beni unutmasın; kitabımın, yazdıklarımın değeri ben hayattayken çokça bilinsin, göçtükten sonra ise şaha kalksın. Beni çok seven bir yakınım, gün yüzüne çıkmayan müsveddelerimi bulsun, kitap haline getirsin. Bu benim bilmem kaçıncı eserim olmuş olsun. Sonraki kuşaklar, yazdıklarımı bulup “ne kadar zeki, duyarlı, dünyaya katkısı bol, farklı bir insan” desinler.

Bütün bunların ne anlamı var? Yazarken bile içimdeki ses “kendini ne kadar ciddiye alıyorsun” diyor. Fakat neden almayayım ki? İnsanın kendini önemsemesinin tuhaf karşılanmasını anlamıyorum. Evet biliyorum, evren ölçeğinde yok hükmündeyiz, kum zerresinden beter haldeyiz, biz kimiz? Ama ben içinde yaşadığım bedeni, ruhu tanıdığım için, onlarla ilgili hayal kurabiliyorum. Ha, insanlar tarafından kendi istediğim sıfatlarla anılmak, dünyada çok faydalı işler yapmış olmak neden bu kadar önemli?  Elbet var bir psikolojik sebebi, lakin ben bilmiyorum.

Şimdilerde bana bu sıklıkta kitap okumayı nasıl becerdiğimi soranlar, gayretimi takdir edenler oluyor. Uzunca bir süre, rahatsız edici bir obsesyonum vardı.  Kitapta yer alan bir cümleyi asla tek sefer okumayla bırakmıyordum. Anlamadığım vehmine kapılarak, defalarca başa alarak aynı sayfada takılı kalıyordum. Canım sıkıldı, bir müddet hiçbir kitabı elime dahi alamadım. Okumaktan soğudum. Çocukluğumda, ilk gençlik yıllarında bir gecede bitirdiğim kitapları özledim. 3,5 yaşında okumayı öğrendiğimden beri en büyük keyiflerimden biri olan eylemi çok uzun bir süre yapamadım.

Sonra, ‘obsesyon’ deyince daha havalı duran bu takıntımı başka çeşitleri takip etti. Yaşamayanın empati kuramayacağı düşünce girdapları diyebiliriz bunlara.

Beynin ne tür çılgınlıklara açık olduğunu kanıtlayan, dehşet verici psikolojik vakalar okudum. “Ya benimkiler de bu raddeye varırsa” diye korktum. Mücadele ettim. Yaşadıklarımı, düşüncelerimi kitap haline getirmek istedim.  İnsanların “deli” gözüyle bakmasından, dışlamasından çekindim. Malum; insanın ruhunu, zaaflarını, tuhaflıklarını bu derece masaya sermesi sorun çıkarır. Tam da anlattığı yerlerden vurulur.

Şimdi niye yazıyorum? Çünkü artık pek umrumda değil. Bu yazıyı yüzlerce kişi okuyacak. Kimileri –henüz hiçbir şey anlatmadığım halde– türlü yaftalar yapıştıracak. Bazıları açık sözlülüğüme gıpta edecek. Birileri neden bahsettiğimi anlamak için kafasını dahi yormayacak.

Fakat benzer duyguları yaşayan birinin göğsündeki sıkışmanın biraz rahatlaması, atlatma ihtimalini düşünmesi, yalnız değilim hissi; bunlardan daha önemli.

Rast gele.

 

 

 

14 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Uykuluk

Kaldırımda tek başına beklerken yaya geçiş düğmesine basmaya çekinen kişi ile, yolda rastladığı kavgayı ayırmak için cansiparane atılan aynı insan aslında biliyor muydunuz?

Ve bu zat; kaldırıma bir yaya daha geldiğinde kendini güçlü hisseder, çünkü bir gruba dahil olmuştur ve artık “bir kişi için trafiği durduran düşüncesiz, bencil” olarak anılma riski ortadan kalkmıştır.

Ruhumuzda korkaklık-cesaret, liderlik-çekingenlik, sadakat-hainlik gibi karşıt duyguları aynı anda barındırıyoruz. (Liderlik kelimesine tam anlamıyla zıt bir sözcük bulamadığımı itiraf etmeliyim. Kelimelerle düşündüğüm ölçüde oynayamıyor olabilirim.)

Biri arkadaşlarıyla oturduğu masada ne yenileceğine karar veriyor ya da stadyumda tezahüratı başlatıyor diye ona “lider ruhlu” diyemeyiz, üstelik bu sadece demode iş ilanlarında kalan bir tanım artık.

Çok karmaşığız, ne istediğimizi, gerçekte nasıl biri olduğumuzu bilmiyoruz. (yardımsever, bencil, fedakar, tembel, gayretli, “iyi”, “kötü”, ahlaklı, uçarı, sıkıcı, seksi, fırlama, duyarsız, bayağı, zeki, sinir bozucu?)

Sahip olduğumuz şartlar altında pozitif özelliklerle anılıyor olsak bile, elimize fırsat geçerse veya menfaatlerimiz zarar görürse ne kadar “alçalabiliriz” haberimiz yok.

Olmasın da zaten. Negatif özelliklerimle yüzleşmeye hiç mecalim yok.

Bu zamana kadar (Tesla’nın bobini icat ettiği yaştayım) “gece yaşamayı seven” biri zannetiler beni. Oysa “baykuş tipi uyku düzenini” benimsememin tek sebebi, uyuma safhasını mümkün olduğunca geciktirmekti.

Bilimsel açıklamasını henüz öğrenemedim, lakin bebeklerin uykusu geldiğinde ağlama sebeplerinin “bilmedikleri boyuta geçme endişeleri” olduğunu düşünüyorum. Kendimde de benzer bir saçmalık olduğunu zannediyorum.

Gecelerin zor olduğunu, ‘katran karalığını’ ve bilumum romantik özelliğini yazmış şairler asırlardır.

Yaşamışsınızdır; yüreğinizi sıkıştıran mengeneler, siz yatağa girince (uyumak için) baskıyı arttırmaktan zevk alırlar. Adeta yastığından, yorganından, başucundaki su bardağından bile nefret ettirirler. Durumun vahametine ve meşrebine göre ağlarsın, seneler önce öğrendiğin ama bir işe yaramayan uyuma tekniklerini denersin, olmadı kalkar bir tane yakarsın.

(Güçlükle uykuya daldıktan sonraki -çoğunlukla- korkutucu diğer aşamayı, yani paralel alemdeki hayatımız olan rüyaları es geçiyorum. Anlatmak istemiyorum.)

Sonra uyanırsın.

Kısa bir duraksama ve dünyaya alışma evresinden sonra (bir nevi doğum), geceki mengene çenelerinin rahatladığını fark edersin.

Yeni bir gün, yeni umutlar” klişesine inanırsın. (Ya da inanmaya başlasan iyi edersin.)

Lanet olsun bu boktan güne” diyerek uyanma seçeneğimiz de var tabii.

Ama “bakalım Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki yeni dönüşü bana neler getirecek” diye düşünerek ayılmak sanki biraz daha keyifli.

 

Mutlu rüyalar.

 

 

 

 

 

 

 

7 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İyimser Karantina

Salgın, pandemi, ‘evdeki mutluluk’, karantina sözcüklerini içeren bir metin daha okuyacak gücü ve sabrı olanları, yayınevim Tara Kitap’ın sitesindeki son yazıma davet etmek isterim.

https://www.tarakitap.com/blog/karantina-bana-ne-ogretti-zeynep-albaraz-gencer

Herhangi bir dönemde aydınlanmak, bilinçlenmek, ermek mecburiyetinde değiliz elbette.

Berbat hissedebiliriz, geriye gidebiliriz, geçmişte boğulabilir veya kaygılarımızın beyin hücrelerimizi darp etmesine izin verebiliriz.

Tercih tamamen bize ait.

Ben bu kez kendimi hırpalamamayı, dağarcığımı doldurmayı ve öğrenmeyi tercih ettim.

 

Mutlu günler…

 

9 Yorum

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi