Category Archives: içimden geldiği gibi

Susma

Dünyanın kaç bucak olduğunu

Yedi Tepeli İstanbul’u

Pi sayısının sonsuzluğunu

En sevdiğim hüzzam besteyi

Sırat köprüsünü nasıl geçeceğimi

İki ile ikinin hiçbir şey etmediğini

Yok olmanın, var olmayan hafifliğini

Mevsiminde makbul olan balığı

Gezegenin yedi harikasını

Socrates ile Eflatun’un yakınlığını

Ve ölümden sonraki hayatımı

Senin

Sesinden

Dinlemek istiyorum.

                                                                           

                                                                                                  Zeynep Albaraz Gençer


Her zaman düz yazı olmuyor. Bazen vites 3’te kalmışken yokuş çıkmaya çalışıyorum. O zaman anlıyorum ki “mısra” paklayacak halimi.

Şair olmadan şiir yazmak da ayrı meşakkat. Araf gibi.


 

21 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Yeni Sene Temennileri

Yaklaşık 10 yıl önce yazdığım yeni yıl dileklerimi okuyunca bir tuhaf oldum. Listenin çoğunun aynı kalmış olmasına sevinmeli miyim, üzülmeli miyim bilemedim.

Bu sene kolaya kaçıyorum ve 2010 yılını bitirirken yazdığım temennilerimi kopyalıyorum.

 

“(…)

7 yaş çocuk naifliğindeki listemi şu anda oluşturmakta ve burada ifşa etmekte sakınca görmüyorum:)

*Ailemde, eşimde-dostumda ve bende herhangi bir sağlık sorunu olmaksızın, çok dinamik, enerjik bir hayat

*İç huzurun tavan yaptığı, insan ilişkilerinde mutluluğun doruğa ulaştığı bir sene

*Stresten uzak, kahkahası bol, neşeli ve huzurlu bir iş hayatı (bkz. Ütopya)

*Yanında olmaktan keyif aldığım canlılarla uzun sohbetler, gülmekten ağzımın ağrıdığı zaman dilimleri

*Kimseye kırılmadan, gücenmeden; bittabi kimsenin de kalbini kırmadığım, gül gibi geçinip gittiğimiz bir yıl

*Duyarlılıktan vazgeçmeyen, dünyada başkalarının da yaşadığının ve özgürlüğün başkalarının hakkına tecavüz olmadığının idrak edildiği, benim de aklımın köşesinden hiç ayırmadığım bir mantalite

*Etrafımdaki –hatta dünya üzerindeki- insani duygularını kaybetmemiş, canavara dönüşmemiş, “aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanlarda artış

*Ülkede yaşanan saçmalıkların sayısında yaşanan azalma ile şaşırılan, şok olunan günler

*Buraya yazamayacağım bir madde daha”


2020’den not: Ülkede yaşanan saçmalıklar azalmak şöyle dursun, katlanarak arttı.

Bir 10 sene daha görür müyüm, görsem de burada tekrar liste yapar mıyım bilmiyorum. Lakin o zaman da “7 yaş naifliğini” koruyabilmiş olmayı çok isterim.

Bolca kahkaha attığımız ve sevindiğimiz, sağlıklı bir sene olsun; simetrisini sevdiğim 2020.

Mutlu Yıllar.

 

4 Yorum

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Açıklama

Bundan yaklaşık 2 ay önce, İçimdeki Kaktüs adlı kitabımın Tara Kitap Yayınevi’nden  çıktığını muştulamış, sevincimi paylaşmıştım.

Duygularım sadece “sevinç” ile sınırlı olmadığından, “mutluluk, endişe, heyecan, korku, şaşkınlık, hüzün, gurur, mahcubiyet, tedirginlik ve coşku” hislerimi de ayrıca not düşmüştüm.

Kitabın ilk baskısının; 1 hafta gibi uçuk bir sürede tükenmesi yetmezmiş gibi, şu sıralar 2. baskının bitmesine de sayılı adet kaldığı haberi geldi.

Şimdi vereceğim bilgiyi paylaşmak genelde ayıp karşılanır. Ama bunu söylememek, kitabı alan yüzlerce insana haksızlık olacaktır:

Satılan tüm kitapların yazar gelirinin KAÇUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı) bağışı tamamlandı.

Başlarda, elimde olmayan sebeplerden ötürü; yalnızca Tara Kitap internet sayfası üzerinden yapılacak alımlar için geçerliydi bu bağış. Ancak Tara Kitap ne yaptı etti, D&R, Idefix ve Kidega satışlarındaki yazar gelirini de KAÇUV’a bağışlamanın bir yolunu buldu.

Şükürler saymakla bitmez. Ne kadar yazarsam yazayım; yanımda duran, vesile olan, kitabı alan, okuyan, destekleyen ve beni uçuran kişilere teşekkürlerimi eksiksiz ifade edemem.

Sağ olun.

Var olun.

www.tarakitap.com

www.dr.com.tr

www.idefix.com

www.kidega.com

 

 

10 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

İçimdeki Kaktüs

Esasında uzun uzun, ballandırarak anlatmak istediğim çok şey var.

Gönlüm; 10 sene önce blogu ilk açtığım zamandan girip, son yıllardaki harıl harıl yazma maceralarımdan çıkmak istiyor. Ama lafı uzatmayıp, sadede geleceğim:

Yazdıklarım birleşti, kitap halini aldı ve Tara Yayınları’ndan çıktı.      Adı, “İçimdeki Kaktüs”.

Satışa sunulduğu mecralar:

www.tarakitap.com

www.dr.com.tr

www.idefix.com

www.kidega.com

Mutluluk, endişe, heyecan, korku, sevinç, şaşkınlık, hüzün, gurur, mahcubiyet, tedirginlik ve coşku. Hissettiklerim bunlar.

Bugüne kadar yazdıklarımı okuduğunuz, beğendiğiniz, desteklediğiniz için çok teşekkür ediyorum.

 

38 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Tabut Güncesi

Toprağın altından yazıyorum size bunları. Hemen ekşitmeyin yüzünüzü, daha 3 gün oldu gömüleli, hala son gördüğünüz gibi yüzüm ve ellerim.

Hayatımın muhasebesini yapmak için epey vaktim oldu, zira burada düşünmekten ve yazmaktan başka hiçbir işim yok.

Sizi izliyorum; oradan oraya koşturuyorsunuz telaşlı karıncalar misali, tıpkı 4 gün öncesine kadar benim de yaptığım gibi.

Burayı size nasıl tarif etsem; kuş olup uçmanın bile hafif kalacağı bir özgürlük.

Sınır yok, kısıtlama yok, baskı yok; hep için için hayal ettiğiniz gibi.

Aklınızdan geçenleri yapmakta zorlanıyorsunuz hâlâ, görüyorum. Oğuz Atay’ın “Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım. Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım”  cümlelerine ilk rastladığımda 23 yaşındaydım. Kendimi yokladım önce, “yok canım, ben bugüne kadar ne istediysem yaptım” dedim cılız bir sesle.

Aynı satırları ikinci kez okuduğumda bu sefer otuzlu yaşları devirmiştim. “Ah” dedim içimin en dip köşesinden…”Bu benim işte…!”

Ebediyetten gönül rahatlığıyla bildiriyorum şimdi size: Hangi resmi asmak istiyorsanız asın, kimi sevmek istiyorsa gönlünüz, çılgınca sevin ve hayatınızı nasıl geçirmek istiyorsanız öyle geçirin.

En kötü ne olabilir ki? Olsa olsa beğenilmeyen bir resim asmış olursunuz. Hem diğerlerinin sizin yaptıklarınızı onaylaması veya takdir etmesi neden önemli olsun ki? Kim için yaşıyorsunuz, neye heba ediyorsunuz tek ömrünüzü?

Tuzu kuru bir hayalet olduğum için belki de fazla hayalperest buluyorsunuz bu söylediklerimi. Size burada “hayat çok kısa, dilediğinizi yapın” edebiyatı yaptığım için alay ediyorsunuz belki de benimle içinizden.

Hem zaten ben her istenenin yapıldığı bir hayata hiç denk gelmedim…

Filmlerde bile izlemedim. Çünkü insan hep sonraki adımlarını, başkalarını, olası sonuçları düşünür, kuruntular içinde beynini kemirir durur.

Ama ben sizi gördüm! Üzerime toprak atarken kocaman şehirde kaybolmuş bir bebek gibi çaresiz ve korku doluydu gözleriniz. Ölümden korkuyordunuz, kaybetmekten, yok olmaktan deli gibi korkuyordunuz!

Çünkü insan yaşamaktan korkar, ölmekten korkar, sevmekten korkar. Hele ağır bedeller ödemekten ödü patlar.

Her yaptığımızın bir bedeli olmak zorunda mı sanki?

Oysa bir yol seçip pişman olduktan sonra dönüp kaldığımız yerden devam edebilsek ne kolay olurdu her şey.

Ben ipe sapa gelmez konuşmalara başladım, biraz ayarsız öldüm galiba!

Yaşarken ayarını bilememiştim ki, bu boşlukta nasıl bileceğim.

Görünmez zincirlerinizi, ellerinizi bağlayan halatları çözün, koparın, kırın. Çok geç olmadan yapın üstelik.

Yaşanamayanların pişmanlığı; gelip geçmişlerden daha keskin.

Çok acıtıyor.

Yaşadım, oradan biliyorum.

 

16 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Paradoks

Hiçbir şeyi tam manasıyla kavrayıp çözemeden öleceğim.

Tahammül edemediğim, korktuğum, anlamadığım onca olayı içime sindiremeden, kendimi bulamadan, içimdekileri dökemeden, sevgimi gösteremeden, endişelerimi dile getiremeden, doya doya ağlayamadan, yeteri kadar gülemeden.

Yeşil cenaze arabası trafikte önüme çıktığında hissettiğim o derin sessizlik ve ürkütücü huzur duygusunu tarif edemeden.

“Bak bütün dertleri bitmiş, terk-i diyar eylemiş” ile “Ah kim bilir ne hayalleri vardı kursağında kalan” arasında mahcubiyet duyarak.

Ambulans sireni ciğer yırtar gibi inliyorken; aklımdan geçen merhamet, acıma, “şükür benim yakınım değil” bencilliğini iliklerime kadar hissederek.

Bir felaket haberini okuyup ah vah ettikten 3 dakika sonra, hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilecek vurdumduymazlığa ulaşamadan.

En mutlu anımda “ona bir şey olursa” korkusu içinde gözlerim dolarak.

İnsanlığa, kendime faydalı bir eylemde bulunmak için yanıp tutuşurken, parmağımı bile oynatacak gücü bulamadan.

Neden doğduk diye sorgularken, toprağın altına girmekten deli gibi korkarak.

Ve içim dışım bir gibiyken, aslında görünenin zıttı olarak.

 

13 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Bir Varmış, Bir Yokmuş

Ben şimdi biraz felsefe yapacağım. İşin açıkçası, evcilik oynar gibi filozofçuluk oynayacağım. Kafamda kurduğum ipe sapa gelmez, boş düşünceleri yazıya dökeceğim. “Ben böyle şeylere inanmam, sorgulama sevmem, anı yaşarım, olan bitenin değişimiyle, geçmişiyle ilgilenmem” diye düşünenler, okumamalı bence. Ya da ayıracak birkaç dakikaları varsa, buyursunlar. Zaten genelde düşündüklerimin %10’unu yazıyorum, o yüzden kısa sürecek.

Mağarada duvara resimler çizen insan soyu, kendini birden bankaların, parlamentoların, heyula gibi gökdelenlerin içinde buldu, garip değil mi?

Aradan binlerce yıl geçmiş olması, bu dönüşümün ansızınlığını değiştirmiyor; üstelik zamanın göreceliliği bunca ayyuka çıkmışken. (Ayyuk kelimesinin, gökyüzündeki parlak yıldızlardan birini tarif ettiğini yeni öğrendim. Sürekli kullandığımız, kalıplaşmış deyimlerin kelime anlamını bulmayı seviyorum. Peki bu sizi ilgilendirir mi? Zannetmiyorum.)

Ya her şey bir sanrı ise? Ya o klişe felsefe söylemi doğru ise?

Şu an elimde tuttuğum kalem (evet yazıyı önce defterime yazdım),  içindeki 0.7 ucun üretildiği karbon, madeni paralar, koyunlar, çarşaflar, portakal ağaçları, kitap ayraçları, füzeler, Babil’in Asma Bahçeleri, petroller, öpüşmeler, diş dolguları, yalanlarımız, babaannemin anlattığı semaver…Var mıyız gerçekten?

Bu fuzuli konuya niye bu kadar tutunuyorum acaba‘ diye düşündüm, sonunda buldum. Galiba içimden, gizli gizli, bu “sanrı” olayına inanmayı arzu ediyorum.

Bütün her şey bir hayalden ibaret olsun, yaşayacağımız esas dünya bu olmasın istiyorum. Haydi biraz da edebi atıfta bulunayım; Can Yücel’in şiiri gibi; “Başka Türlü Bir Şey” diliyorum.

Okurken saçma geliyor, değil mi? Halbuki düşünürken hiç de öyle gelmemişti. Zaten ezelden beri düşündüklerimi hakkıyla aktarmakta zorluk çekmişimdir.

(İşte tam bu noktada, beni tanıyanların bir kısmı, “Yok canım, sen her zaman güzel ifade edersin kafandakileri” derken, hatırı sayılır bir grup da “Ne anlatıyorsun sen, hiç anlamıyoruz” diyecektir.)

Dememiş miydim? İnsanı en yakınındakiler bile tam manasıyla an-la-ya-mı-yor. Beni, bunun aksine inandıracak bir olay henüz vuku bulmadı.

Madem sohbet havasında geçiyor bu yazı, şunu da itiraf edeyim de bitsin bu vasıfsız iç dökme: Öleceğimiz tarihi hiç bilmememize rağmen, ayaklarımızı bu denli sağlam basarak gelecek planlaması yapmamız beni aşırı hayrete düşürüyor.

Ne yapalım yani, her an yarına çıkmayacakmış gibi mi yaşayalım” diyecek olanlara cevabım yok.  (Aslında var ama bütün bildiklerimi paylaşamam.)

Son bir edebiyat, son bir gayretle bu konuyu toparlayan en güzel dizeleri paylaşayım o zaman:

Kimsenin öldüğü yok, 

Yaşadığı da.

Herkes biraz var, o kadar

Edip Cansever

 

 

 

 

15 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi