Monthly Archives: Eylül 2009

Zagreb-Hrvatska !

Eskiden bayramlarda bütün aile toplanır, hasret giderirdi; şimdiyse insanlar bayram gelse de tatile çıksak diye düşünüyorlar” savını desteklercesine, 4 günlük tatili ve ülkeye giriş vizesi istenmemesini fırsat bilip son zamanlarda pek övülen Hırvatistan’ın başkenti Zagreb’e kaçtım..Her ne kadar ailem ve eş-dostla geçirilen çocukluk bayramlarımı çok özlemiş olsam da; bu da böyle bir kaçamak oldu 🙂

Tarihi şehirleri, yüzyıllar öncesinden kalan barok mimarisini, gotik yapıları, enteresan müzeleri, sokak kafelerini, sanat galerilerini ve eğlenmeyi sevdiğimden olsa gerek;  Zagreb’den çok mutlu ayrıldım..

 Tarihi Tiyatro BinasıBan-Jelacic Meydanı

Gözlerimi üzerinden alamadığım muhteşem bina Zagreb’in tarihi tiyatro binası;1840 yılında kurulmuş ve 1895’te şu anki binasına taşınmış..Sağdaki resim Zagreb’in şehir merkezinden meydan görüntüsü..1848’de Macarlara karşı  savaş açan vali Ban Jelacic’in heykeli de meydanın en çok rağbet gören noktalarından.. Ban Jelacic-1848

Gitmeden önce Zagreb hakkında okuduğum yazılarda dikkatimi çeken bir tanım vardı;  ‘açık hava müzesi’ .. Hakikaten etrafınıza baktığınız hemen her yerde müzeye veya galeriye dönüştürülmüş tarihi bir bina görüyorsunuz..Altta resmini gördüğünüz bina “Arts&Crafts Museum”..Burada mimarlık, tasarım, cam, kristal, metal, mobilya, kıyafet ve heykel gibi; pek çok farklı alandan objeler bulunuyor..

Arts-Crafts MuseumArts-Crafts Müzesi'nden

 

 

 

 

 

 

Şehrin en güzel yerlerinden biri de ‘Upper Town’ tabir ettikleri; hükümet ve parlamento binasının yanında çok estetik, kurabiye gibi bir kilisenin de yer aldığı bölge..

Seramik Çatılı Kilise-Upper TownHükümet Binası

 

Burası da Hükümet Binaları..

 

 

 

Adım başı bir restoran ya da kafeye rastladığımız Zagreb’de şahane bir yemeği; üstelik içkisi ve tatlısıyla beraber kişi başı 15-20 Euro’ya (Hırvatistan para birimiyle 100-150 Kuna) yemek mümkün.. Yemekleri tam ağzıma layık olmakla birlikte; yufkanın arasına şekerli peynir koyarak fırına vermek suretiyle yapılan geleneksel tatlıları “Struckli” ve bilimum pastanelerde gördüğümüz krema ağırlıklı tatlıların pek damak tadıma hitap ettiğini söyleyemeyeceğim..

Yerel Hırvat YemeklerindenYerel tatlı--Struckli

 

 

 

 

 

 

Dolac Markt

St. Stephan kilisesinin hemen yanında kurulan Dolac Pazarı’nda her türlü sebze, taze/kuru meyve, balık ihtiyacınızı giderebileceğiniz gibi; yanıbaşındaki çiçek pazarından veya yerel Hırvat el işlerinin sergilendiği tezgahlardan  alışveriş de yapabilirsiniz..

Yeterli günümüz olsaydı anlatıla anlatıla bitirilemeyen Dalmaçya sahilindeki herhangi bir şehre (Zadar, Split, Dubrovnik vs.) mutlaka uğramak istiyorduk; ancak bu koşturmacada sadece Samobor adında; Zagreb’e yakın fakat pek bir özelliği olmayan minicik yerleşim bölgesini ziyaret edebildik..

Kısacası Zagreb elimde harita ile sokaklarını keşfettiğim, yüzlerce yıllık müzelerini-modern sanatın enteresan galerilerini gezdiğim, üzerinde yatıp huzura kavuşma isteği uyandıran çiçekli böcekli bahçelerinde kahve içtiğim ve hareketli geceleri ile beni sevindiren şen şakrak şahane bir seyahatti.. Darısı nicelerine inşallaaah:)

'Upper Town'

 

 

 

 

 

 

 

 101_1228

101_1194

 

 

Botanik Bahçesi’nin içindeki bina.. Bu bina bahçenin kendisinden  daha ilginçti:)

 

 

 

 

Nikola Tesla

 

Hırvatistan doğumlu, elektrik konusunu aşmış bilim adamı Tesla’nın anıtı..

 

 

 

 

 

 

 

Mimara Müzesi

Gezdiğim bir diğer müze; Mimara..  Hırvat koleksiyoner Ante Mimara’nın dünyanın dört bir yanından topladığı yüzlerce obje sergileniyor.

 

 

 

Modern Galeri

 

 

 Modern Galeri’den..Maksimir Park

 

Zagreb’in meşhur Maksimir Park’ı. İçinde filli-aslanlı ve hatta da rakunlu- lemurlu bir hayvanat bahçesi var.. Lemur denen maymunumsu hayvandan resmen korktum, 1 saniyede duvardan duvara zıplıyor atik hayvan:)

(Huzura ermişim resmen:)

8 Yorum

Filed under Hırvatistan

Can Boğazdan Gelir

Ben yemek yapmayı beceremiyorum.. Bu cümle 25. yaş gününü yeni devirmiş bir genç bayana(!) yakışmasa da; gerçeği saklamaya ne hacet.. “Yemek için yaşayan” topluluğa ait olmama rağmen; pişirme aşamasına, mutfak işlerine ve yemek tariflerine pek ilgi duyamadım. (Küçükken ayda 1-2 kez tariflere bakmaksızın alakasız malzemeleri harmanlayıp anne-babama zorla yedirmeye çalışmamı saymıyorum)

Ben de bu yeteneksizliğimi kapatacak bir huy edindim ve hazırlanan yemekleri ya da pişirilmeye ihtiyaç duymayan gıdaları seramoni eşliğinde sunmayı kendime hobi edindim.

Kuş Sütü

Üstteki şahane sofra -bu noktada mütevazi olmuyorum 🙂 – annemin evde olmadığı bir tatil sabahı babama hazırladığım kahvaltıdır. Her şey hazırlanana kadar odasından çıkmasına izin vermediğim için açlıktan dört döndüğünü; ama sofrayı görünce pek keyiflendiğini hatırlıyorum.

mezeler

Bu resim şubat ayında bizim evdeki bir dost meclisinde çekildi..Beni tanıyanlar bilir ki;  böyle görüntüler beni gerçekten oldukça cezbeder:) Yediğim lokmaları nasıl yakacağımı düşünmediğim ve yağlarımla barışık olduğum şişman yıllarımda böyle sofraların hakkını verirdim; fakat şimdilerde  görerek doymayı öğrendim sanırım:)

Keyf-i Kahve

 

Yeni adet edindim; birisi benden kahve isteyince; eğer imkanlar elveriyorsa mum ve çiçek süslemesiyle sunmayı tercih ediyorum:)  Kahvenin yanına çok yakıştığını yeni öğrendiğim bir lezzet var; sakız reçeli..

Ağaçtan elde edilen damla sakızının şeker ve glikozla karıştırılması suretiyle yapılan, macun kıvamındaki sakız reçelinden çay kaşığıyla alıyorsunuz ve kaşıkla birlikte buzlu su dolu bardağa koyuyorsunuz.. Donup sertleşen reçeli de sade kahveyle birlikte afiyetle yiyorsunuz..

7 Yorum

Filed under Gündem Dışı

Film Setinde Zombilerden Kaçtım !

Başlığa aldanıp da oyunculukla bir ilgim olduğunu sanmayın sakın..Yaptığım işin, örgün eğitim hayatımın ve de mesleğimin görsel herhangi bir sanatla uzaktan yakından ilgisi olmasa da; sanatın insanın içinde olduğuna inanmayı tercih ettim ve şu hayatta bir de oyunculuk deneyimim olsun istedim:)

Başa sarayım..Bundan 2 ay önce bir köşe yazısında şöyle bir haber okudum: “Gönüllü Zombiler aranıyor! Aralıkta vizyona girecek ilk Türk korku filmi Ada’nın çekimlerine Büyükada’da başlandı.. Filmde zombi olarak rol almak isteyen gönüllü arkadaşların e-mail yoluyla başvurması mümkündür”…

O anda beynimde çakan şimşeğin şiddetini nasıl anlatayım bilmiyorum:) Sanki yıllardır bu anı beklemişim de fırsat ayağıma gelmişçesine, bu haberi okuyunca sevinçten zıpladım:)

Haftalar süren yazışmalar sonucu en uygun çekim tarihini belirledik..Ama o gün zombilerden kaçan kalabalığı oynayabileceğimizi söylediler..Biraz burulsak da kaderimize razı olup 3 hafta önce bir cumartesi akşamı çekim mekanı Büyükada’ya doğru yollandık..

Bilmiyorum aranızda sette bulunmuş olan var mı ama hakikaten çok eğlenceli ve merak uyandırıcıydı benim için.. Yönetmen her “motor” diye bağırdığında sanki baş rol oyuncusuymuşcasına kalp çarpıntılarına gark oldum:)

Biz sadece belli bir sahnede bizi kovalayan zombilerden koşarak ve avaz avaz bağırarak kaçacağımızı sanarken, o gece çekilecek olan düğün sahnesindeki davetli kalabalığını da canlandıracağımızı öğrendik..Çekimler sabaha kadar sürecek, tam benlik, tabii pürneşe sahne sıramın gelmesini bekliyorum:)

Düğünde dans sahnesi..Yönetmen yardımcısı bağırıyor; “Arnavut Dansı’nı bilenler gelsin, halay sahnesini çekiyoruz” Son günlerde her düğünde çalınan, Damat Halayı olarak da bilinen bu dansı pek sevdiğimden; koşa koşa ortaya çıkıyorum.. Fakat o da ne? Benden başka gelen yok ! “Bu dansı başka bilen yok mu” diyorum, yönetmen yardımcısı hatun “bilmeyenler de gelsin öğrenirler” gibi bir şeyler söylüyor..

Bunun üzerine toplaşan yaklaşık 15 kişiye figürleri öğretiyorum, ödül olarak da “sen ekip başı ol” komutunu kapıyorum yönetmenden 🙂 Her plan 15 kere tekrar ediliyor, sevdiğim danstan bıkar hale geliyorum, çemberdeki insanlar “ne güzel dans ediyorsun, iyi ki gelmişsin valla sete, yoksa nasıl çekilecekmiş bu kısım ve hatta ‘Makedon filan mısın’ türünden pek çok övgü aldıktan sonra o sahneyi bitiriyoruz.. Ben tabi pek gururluyum, ben olmasam film çekilemeyecek, o derece !  :))

zom-bi

Son sahne; saat sabah 05:00.. Yönetmen avazı çıktığı kadar bağırıyor “Zombilerden kaçacaksınız, demir parmaklığın orada 30 saniye can pazarı yaşanacak, herkes birbirini ezerek, maç kalabalığı gibi kapıdan çıkmaya çalışsın ! ”  .. Aşağı yukarı 70 kişiyiz.

Yönetmen yardımcısı hatun bana diyor ki; sen şu taraftan koşarak gel, sendeler gibi yap ve arkadaşın elinden tutsun, koşmaya devam edin..

O kadar ciddiye alıyorum ki rolümü, sanırsın film festivaline aday olacak filmin kilit oyuncusuyum..2 plan sorunsuz çekiliyor.. Son planda atlamam gereken küçük yükseltiden büyük bir şiddetle betona çakılıyorum.. Arkadaşım kalabalığın arasından bana ulaşmaya çalışıyor, ne yazık ki arkamdan 30 kişi canhıraş koşarak kapıya doğru geliyor ve tabii ki çekim devam ediyor !

Son anda solumda bir adam görüyorum, iki elimden beni tutup çekiyor, ben artık filmi filan boşverdim, acı içinde seke seke kapıya koşuyorum ve çıkıştaki ilk kaldırıma çöküyorum dizim-kolum kan içinde :))

O sırada güneş doğuyor, çekim bitiyor.. “Nazar değdi ekip başımıza” diyor herkes,  oturtuyorlar bir kenara.. Arkadaşım buz olmadığı için soğuk domates ve etleri dizime koyuyor, ağrıyı alsın diye..

Bunlar bile hevesimi kıramıyor ve mutlu mesut bir halde; ilerde çok gülerek anacağımı bildiğim bir gece yaşamış olmanın keyfiyle ada vapuruna yollanıyorum..

Bu arada film 11 Aralık’ta vizyona giriyor.. Sahnelerimizin çoğunu keseceklerini ve bizi 1-2 saniye göstereceklerini bilsem de heyecanlanıyorum, ne de olsa  “aa bak dans ettiğimiz sahne, bak bak burası da düştüğüm yer”  yorumları eşliğinde izleyeceğiz filmi:)

7 Yorum

Filed under Enteresan Deneyimler

Derenin İntikamı..

İnanmak istemiyorum..İnsanların ellerinden 1.5 yaşındaki bebekleri kayıp sele kapılırken; nereden geldiklerini anlayamadıkları çamurlu sularla boğuşup can havliyle etrafa tutunmaya çalışırken, haysiyetsizlerin sırıta sırıta silah seçtiklerini görüyorum, kanım donuyor.

Afet sonrası abuk subuk beyanatlar, ipe sapa gelmez laflar yakınlarını kaybedenlerin acısını ikiye katlıyor..

“Derenin intikamı ağır olur” diyor.. “Islah olması gereken, ancak edilmemiş derenin” olmasın o sakın?  Sonra bir de “Bu yapılan yağma değil” savını yumurtlayan vali var.. Ne peki?

İçim buruluyor, yapacak bir şey yok..

yağma rezaleti

 

 

 

 

 

 

 

sel

1 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Münih,Köln,Bamberg,Bad Kissingen..

Bugüne kadar en çok seyahat ettiğim ülke;  Almanya..”Ay Almanya’da ilginç bir yer yok, oraya gezmeye mi gidilir”  dense de; resimlerimi görünce fikirlerini değiştireceklerini sanıyorum:)

Sene 2000;  ufacık tefecik bir orta okul çocuğuyken; aileden bağımsız ilk yalnız seyahatimi Hausach adında ülkenin en güneyinde bir şehre yapıyorum. Öğrenci değişimi programı kapsamında; okuldan 15 kişi; 15 farklı aileye dağılıyoruz ve o 2 haftada -çocukluğun da verdiği şevkle- öyle bir kaynaşıyoruz ve eğleniyoruz ki; ben İstanbul’a döndüğüm gece evde ağlamaklı vaziyette oturuyorum:)

Sonraki gezi biraz daha büyüyünce; 16-17 yaşlarında; bu sefer annemin ve arkadaşlarımın da içinde bulunduğu 4-5 aile birlikte Münih’e gidiyoruz.. Münih’e gitmişken  Olimpiyat Stadına, BMW binasına, meşhur İngiliz Bahçesi’ne ve en civcivli yeri olan Marienplatz’a uğramadan dönmüyoruz tabii.. Hatta otobüsle günübirlik Zürih’e bile geçiyoruz..

Burada etkileyici kısım Münih-Zürih arasında dağların arasından geçerek ilerlediğimiz yollar.. Bir an Heidi’nin dedesi elinde süt tasıyla gelecek sanmıştım, o kadar büyüleyiciydi ( orada çektiğim resimleri bulamıyorummm )

Bir dolu şehrini gezmemi sağlayan esas olaysa; 3 sene önce SKF firmasının Schweinfurt (evet domuz geçidi anlamına geliyor:)  şubesinde yaptığım 1.5 aylık stajdı.. Bu sayede Bamberg ve Bad Kissingen gibi aslında pek de bilinmeyen ama şahane güzellikler barındıran şehirleri ve Heidelberg’i de rotama ilave etmiş oldum:)

Almanya’ya yaptığım son seyahat işle ilgiliydi; ama orada da boş durmadım ve Köln, Dortmund ve Düsseldorf’u -ateş alır gibi hızlıca da olsa- elden geçiriverdim:)

Oralarda merak ettiğim 2 şehir kaldı; Hamburg ve Berlin.. Onları da bir sıraya koyacağım umarım:)

 

8 Yorum

Filed under Almanya

Amerikan Rüyası..Mı?

Henüz çeyrek asıra yeni ulaşmış; kısacık ömrüme 2 Amerika seyahati sığdırabilmemin sebeplerinden biri; kuzenim Ayça’nın bundan 13 sene önce Nevada Eyaleti’ndeki Reno adlı şehirde yaşıyor oluşuydu..2. sebep ise yakın arkadaşım Can denen insanın saymaya üşendiğim kadar uzun yıllardır ABD’yi mesken tutmasıydı.

1996’da Reno, Los Angeles ve San Francisco’yu kapsayan seyahatimden aklımda kalan en güzel anı kuşkusuz Los Angeles’da (Yazıda 2. kez geçiyor, L.A desem daha havalı dururdu aslında:) bulunan Disneyland‘di..

O çocuk aklımda öyle bir yer etmiş, beni o kadar heyecanlandırmıştı ki bindiğim aletler, o gün bugündür Lunaparkvari her yeri çok severim.. Hatta gittiğim seyahatlerde özellikle ararım oranın atlı karıncalarını:)  O resimleri bulursam mutlaka koyacağım buraya..

Gelelim 3 sene önce yaptığım Seattle-Las Vegas seyahatine..Acaip sorunlu-rötarlı-hava şartlı, 1 gece New York JFK havaalanı koltuklarında süründüğüm rezil bir seyahatten sonra Seattle’a kapağı attık.. (Dip not; Delta Havayolları yemeyip içmeyip ettiğim şikayetlerden sonra gidiş-dönüş Avrupa seyahati hediye etmek durumunda kalmıştı, hatta blogda yer alan İtalya seyahatime bu biletle çıkmıştım)

Seattle senenin 3/4’ünde yağmur alan; suyu ve yeşili bol, Avrupa kentlerini andıran Washington eyaletinde yer alan düzenli bir şehir.. Boeing gibi büyük bir firmaya da sahip ayrıca.. Arkadaşımın evi Redmond adında; Seattle’a çok yakın ufak bir şehirdeydi, bu şehri önemli kılan etkenlerden biri Microsoft’un burada yer alması..

Benim koskoca Amerika’da en beğendiğim yer neresi dersiniz?? Cevabım Las Vegas.. “Ama orada yaşanmaz ki, sadece 3 günlük bir eğlence” diyor herkes.. Herhalde benim de dünya üzerinde yaşamak için tercih edeceğim en son yer olurdu, ama turistik açıdan hakikaten enfes bir yer.. Tamamı şov üzerine kurulmuş, acaip renkli, hiç uyumayan,  devasa otelleri ve kumarhaneleriyle insanın ağzını açık bırakan bir şehir..

Yine olsa yine giderim..Amerika taraflarına yolu düşenlere de mutlaka öneririm.. Tabi eğlenceyi ve hareketi seviyorsanız.

1 Yorum

Filed under Amerika

Amsterdam-Rotterdam-Delft

Veee geldik beni en çok etkileyen şehirlerden birine.. Amsterdam ! .. Bir turist için görülebilecek en etkileyici şehirlerden biri.. İrili ufaklı yüzlerce enteresan müze var; Hollanda’lı ressam Van Gogh’un resimlerini, Rembrandt’ın eserlerini veya Anne Frank’ın Nazilerden saklandığı evi görebileceğiniz gibi; seksin ve işkencenin tarihçesini acaip objelerle anlatan müzeleri de gezebilirsiniz..  Kurabiye görünümlü, kanalların etrafına konuşlanmış şeker gibi evleri seyretmeye doyamadım.. Tabi Red Light’ı görmeden Amsterdam’dan dönmek olmazdı, ama ot kokan daracık sokaklarda vitrinlerin arkasındaki kadınları görünce bir hatun olarak içim ürperdi.. Neyse bu apayrı bir konu..

Delft tam anlamıyla bir üniversite şehri diyebilirim, gençlerin ağırlıkta olduğu ufak bir şehir, görülebilecek pek fazla enteresanlık yok.. TU Delft (Technische Universitaet Delft) Hollanda’nın en iyi teknik üniversitesi olarak anılıyor..

Rotterdam Avrupa’nın en büyük limanını bünyesinde barındıran bir şehir olması sebebiyle Hollanda’nın ticari kalbi diyebilirim.. Orada pek fazla vakit geçiremediğim için hakkında çok fazla yorum yapamayacağım; kaldığım 3-4 saat boyunca şakır şakır yağmur yağdığından alel acele bir yemek, şehir merkezinde kısa bir tur ve ardından Erasmus Köprüsü’ne kısa bir bakıştan sonra Delft’e geri döndüm.. Bir dahaki sefere sindire sindire gezerim umarım:)

2 Yorum

Filed under Hollanda