Category Archives: Gündem Dışı

El âlem ne der?

Hep aynı terane…”Etrafın ne düşündüğünü umursama, canın ne istiyorsa onu yap, bu senin hayatın, 3 günlük dünya, kendini sev, el  âlem ne der diye düşünme” ve daha nice içi boşaltılmış tavsiye.

Kandırma kendini… Dünyanın en açık görüşlü, en rahat ve vurdumduymaz insanı olsan da, asla ve kata birilerinin ne düşüneceğini umursamadan yaşayamazsın… Öyle yaşıyorum zannetsen bile, mutlaka bir parçanı yönetir “ne derler hakkımda” paranoyası.

Ön yargıyı, ayrıştırmayı, tipine bakıp insan harcamayı çok severiz. Yılların sabit fikirleri bunlar, kolay değişmez…İtiraf et, tüm insancıllığına ve “hepimiz eşitiz” öğretilerine rağmen içindeki yargılama, kınama ve sınıflandırma dürtüne engel olamıyorsun bazen. Dile getirmesen bile kafandan geçiriyorsun, mahcup ola ola.

Farzımuhal kadın –miniyi geçtim– döpiyes eteğinin altına ince topuklu giyip, kalçasını da azıcık savurarak yürüyorsa ya teşhircidir ya aranıyordur. Hele bir de kısacık eteğiyle, şortuyla ortalıkla dolaşırsa, ya suratına tekme yer ya da “orospu gibi giyinme” diye azarlanır. (Orospu kelimesinin Farsça ru (yüz) ve sepid (ak), sözcüklerinden oluştuğunu ve esasında “yüzü ak kadın” anlamına geldiğini biliyor musunuz?)

Birbirimizin hayatlarına bu kadar karışıp, milletin ahlak bekçisi kesilmemize rağmen,  kimsenin kimseyi gerçekten umursamaması ne garip…

Zannediyorsun ki özgürsün… Değilsin. Tolstoy yüzyıl önce açığa kavuşturmuş bu konuyu ve demiş ki “Hareket etmezsen zincirlerini fark edemezsin.” Biraz debelenip ilerlemeye veya gerilemeye çalışsak, olduğumuz yerde çakılır kalırız ve işin boktan tarafı bu kötülüğü en çok kendi kendimize yaparız.

Bakmayın o “İşi gücü bıraktı, Mozambik’e yerleşti” türü haberlere bunca methiye düzülmesine, aslında her şeyin kitabına ve yazılı olmayan toplum kurallarına uygun olması beklenir. İçten içe, bilinçaltında ve bazen de üstünde…

Doğ, emekle, oku, ama öyle sanat, sepet falan sayılmaz; cübbe giy, T cetveli taşı, gökdelen dik. Okuma imkanın olmadı mı; at kapağı bir şirkete, okumuş ama
insanlığını unutmuş birinin azarlamaları eşliğinde akşama kadar çalış. Asker ocağı, yüksek yüksek tepeler derken aileni kur, araba al, ev al, kredi borçları içinde uğraş dur. Senede 2 kere tatile git, onlarda da aklında hep iş/güç olsun.

Farklı bir şeyler yapmak istediğini söylediğinde, kafanı biraz çıkarmaya çalıştığında hemen vururlar görünmez tokmaklarla ve sonra bir bakmışsın, yavaş yavaş ısınan kurbağa hikayesinde başrol olmuşsun.

Havasını, tınısını sevdiğim Eylül de bitti. Ömür geçiyor farkında mıyız?

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar

 

İnsanların dediklerine takılma; çünkü onlar yaptıklarının iyi olup olmadığına değil, kendilerine bir yararı olup olmadığına bakarlar.

T.S. Eliot

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Duvar Yazıları

  • Son yıllarda kitapçılarda yaşadığım moral bozukluğundan bahsedebilir miyim? Okunması gereken binlerce kitap olduğunu görünce yaşadığım eksiklik duygusundan, ‘bu kadar bilgiyi nasıl öğreneceğim‘ korkusundan, ‘millet her şeyi yalayıp yutmuş, geride kaldım‘ kompleksimden…Örneğin Oğuz Atay’ın bir söyleşisinde öykündüğü yazarların adı geçiyor, çoğunu hiç bilmediğimi fark edip telaşla isimlerini ve eserlerini aratıyorum. ‘En azından hangi tarihlerde yaşamışlar onu bileyim‘ diyorum…Sonra çoğunu unutuyorum…Sevdiğimi iddia ettiğim bazı yazarların sadece bir kitabını fi tarihinde okuduğumu görüp utanıyorum… Kendimi kitapların içine gömüp, gerçek dünyanın pisliklerinden uzaklaşsam diyorum, o da olmuyor. Metrobüste hayatta kalma savaşı sırasında ısrarla kitap okuyabilen insanlar var mesela. Oysa ben karşımda ağlayarak annesinin ömrünü törpüleyen bebeği incelemeyi veya yanımdakinin telefonundan yazışmalarını gizlice dikizlemeyi daha eğlenceli buluyorum.
  • Telefonları gönül rahatlığıyla kapatabildiğimiz tek yer ‘uçak’ sanırım. Aksi takdirde hep cevap vermek zorundasın arayanlara… Çalıyorsa ve açmıyorsan ayrı dert, kafa dinlemek isteyip “ulaşılamıyor” olsan ayrı. Evet; “cep telefonu olmadan ne yapıyorduk” kısmı doğru, ama modern pranga olduğu gerçeğini yadsıyamam.
  • Çatalı ağır çekimde ağzına götüren, dudaklarını kibarca kapatmak suretiyle lokmasını dili ve damağı arasında kaydıran zarif insanları gördükçe, kendimi elindeki eti ağzıyla parçalayan,”kımız getir bana hancı” diyen Tarkan gibi hissediyorum.
  • Ölmek size de tuhaf gelmiyor mu? Niye bunu konuşmuyoruz hiç?  Tabut denen tüyler ürpertici daracık tahta parçası içinde toprağın altına gireceğimizi düşününce aklınız çıkmıyor mu?  “Doğmak” kelimesi için sadece ‘dünyaya gelmek’ tabirini kullanıyorken, “ölmek” için 50’den fazla söz grubu olması dikkatinizi çekmiş miydi?  (vefat etmek, rahmetli olmak, gebermek, Hakk’ın rahmetine kavuşmak, can vermek, merhum/e olmak, dünyadan göçmek, nalları dikmek, cavlağı çekmek, gözlerini kapamak, mevta olmak…)
  • Seneler evvel beni çok üzen bir konu vardı ve ben bunu yazarak hafifletmek istemiştim. Ama o kağıdın bulunmasından o kadar korkmuştum ki, kelimelerin sadece baş harflerini yazarak sayfaları doldurmuştum. Dünyanın tüm şifre çözücüleri gelse çözemezdi yani. Ameliyattan önce anesteziste de 10 defa “lütfen beni ayılmadan önce kimseyle görüştürmeyin” diye tutturmuştum. Sanki dünyanın en önemli sırlarını saklıyormuşum ve herkes benim boktan bilinçaltımın peşindeymiş gibi…Neden kendimizi ve olaylarımızı bu kadar önemsiyoruz acaba?
  • Ödüllü bir filmin baş karakteri olan nobel ödüllü yazar diyor ki: “Yazılarımın beğenilmesi gururumu okşadı, ama akademisyenlerin, kralın ve uzmanların onayladığı konfor alanında olmak beni bitirdi.”  Özetle bahsettiği şu; yazar dediğin aktivist olmalı, anarşist olmalı, dünyayla ters düşmeli, herkes tarafından beğenilmemeli, yanlışlıkları söylemeli… Yazar değil de ‘yazan’ biri olarak şunu düşündüm: Dünyadaki yanlışları, puştlukları söylemek kolay da, kendi yanlışlarımı nasıl itiraf ederim? Sevilmeme, beğenilmeme ve onaylanmama korkusu ile nasıl baş ederim?
  • “Sevmek” karşılıksız bir eylem…Sevişmek deyince çift taraflı işteş fiil oluyor. “Bakmak – bakışmak” gibi. Bakmadan bakışamazsın, ama sevmeden sevişebilirsin. (Cinsel felsefe diye bir dal varsa eğer, ben şu an    –üstüme vazife olmayarak– oradayım.) Bu arada; beyin sevişmesi diye bir şey var. Konuşarak, bakışarak iç içe geçmek olarak tanımlayabiliriz belki. Tarifi güç. Hem biz şarkılarda “sevişmek” kelimesine gelince sesini kısan bir nesiliz. Böyle şeyler uluorta konuşulmaz…

 

4 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Sadakatli İhanetler

İki insan birbirini seviyorsa, buna mutlu bir son yoktur” gibi ağır ve umut kırıcı bir sözle girizgah yaptığım bir yazıdan ne bekleyebilirim? Acaba sayfalarca aşk meşk üzerine yazsam, Hemingway’in bu heves baltalayan savını çürütebilir miyim?

Hiç aşk üzerine yazmamışım bugüne kadar, ne burada ne de kendime ayırdığım yazılarda. O kadar takıntılı ve klişe bir mevzu ki, neresinden tutacağımı bilemediğim için teşebbüs etmemişim. Uğruna imparatorlukların çöktüğü bu saplantılı ruh halinin beyinde ne gibi hasarlara yol açtığı malum. Benim merak ettiğim kısım daha başka…

Hormonlar nasıl tepetaklak oluyor da; bir dakika daha fazla görmek için canını dişine taktığın kadına 1 saniye daha tahammül edemez hale geliyorsun? Neden öpmek, koklamak için fırsat kolladığın adama bir süre sonra dokunmak bile istemiyorsun? Ve nasıl oluyor da divane olduğun sevgilini birazcık adrenalin için aldatıyorsun?

İngiltere’de yapılan bir araştırmada, aldatan kişilerin %41’inin rock müzik, %16’sının da pop müzik tercih ettiğini tespit etmişler. İstatistiğin mantıksızlığını görmezden gelip, okumaya devam ettim makaleyi. Bin yıllık analizi yinelemişler: Erkekler genellikle cinsel, kadınlar duygusal boşluklarını doldurmak için aldatırmış.

Amerika’daki Rutgers Üniversitesi de bu konuda boş durmamış, aldatan erkeklerin %56’sının; kadınların ise %34’ünün esas ilişkilerinde mutlu olduklarını ve ayrılmayı düşünmediklerini ortaya koymuş. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz basmakalıp bilgiler.

UCLA Üniversitesi; kadınların regl döngüsünde, -yumurtlama döneminden hemen önce-, başka erkeklere daha fazla ilgi duyduklarını ve doğurganlık döneminde kendilerini daha seksi hissettiklerini kanıtlamış. (Böyle bir bilgiye nasıl ulaşılır, araştırmaya katılan kadınlar kendilerini daha seksi hissettiği dönemi nasıl bu kadar net ayırt eder, hiç bilmiyorum)

İnsan beyni o kadar karmaşık ki; birini çok severken, hatta belki aşıkken bile başkasını arzulayabiliyor. Aldatan insanlar gerçekten bu kadar doyumsuz mu? Yoksa sadece hormon seviyeleri düzensiz olduğu için mi tek eşli duramıyorlar?

Bilim insanlarının bu konuda ortak görüşe vardığı bir nokta var, o da oksitosin hormonu yüksek seviyede olan kişilerin sadık olmaya daha meyilli olduğu…

Brown Üniversitesi’nin enteresan bir savına göre; aldatan erkeklerin bir kısmı bilinçaltında yakalanmak istediği için, farkında olmaksızın kanıtlar bırakırlarmış..Açık unutulan bir e-posta veya ruj lekesi gibi… (Bunca film ve dizi sahnesinden sonra, hala yakasında kırmızı rujla yakalanan var mı sahiden?)  Araştırmacılar bu hareketleri bir nevi yakarış olarak kabul ediyorlar: “Lütfen yardım et bana, aldatma illetinden kurtulmak istiyorum, yakala, ifşa et, kız, bağır ve durdur beni!

Aranızdaki sevgiyi güçlendirmenin 10 yolu” temalı haberlerde çarşaf çarşaf yazılan bir kural var: Sevdiğiniz kişiye sarılın, temas edin, dokunun. Sarıldığınız zaman oksitosin seviyeniz yükselir, stresiniz azalır, kan basıncınız normale döner ve kalp krizi geçirme riskiniz önemli ölçüde düşer… Acılı bir yakınımıza, aşık olduğumuz kişiye, annemize, ağlayan çocuğumuza veya dostlarımıza sarılmamız hep bundan.

Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak.

Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak…

Can Yücel

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Evlat

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak‘ konusunda takıntılarım var… Bir konu hakkında yorum yapmadan önce mutlaka öğrenmem, araştırmam ve sindirmem gerekli diye düşünürüm çoğunlukla. Bilgisizlikten çok utanırım, halbuki ayıp değil demiş atalar yüz yıllar evvel. Sanırım bir nevi kompleksliyim bu hususta… Daha 13 yaşındaydım, teneffüste Che Guevara’dan bahsedilirken sadece “Che” denmişti ve ben bir anda uyanamayıp “Che kim” diye sormuştum. Sınıf arkadaşımın bana “Atatürk kim” sorusu yöneltmişim gibi bakışını, dalga geçişini hala hatırlarım… Halbuki o yaşta Che kısaltmasını bilsen ne olur bilmesen ne olur…Ama yok… Her haltı bilmem gerekiyor ya, utancımdan parkelerin altına giresim gelmişti…

Fakat bugün yazmak istediğim konu, öncesinde fikir sahibi olunacak, araştırılacak bir konu değil, zira çocuk sahibi olmaktan bahsetmek istiyorum. Tabi yapım aşamalarını anlatmayacağım, okuyunca hayal kırıklığı olmasın.

Bir canlının vücut sıvısının, başka bir canlının içinde döllenmesini takiben, dişi olanın içinde yeni can oluşmasının nasıl çılgınca bir mucize olduğuna ve işin felsefik/varoluşçuluk boyutuna hiç değinmeyeceğim; çünkü benim aklım bunun hakkını tam olarak veremez. Adı üstünde, mucize…

Evlat dediğin, vajinadan veya karından çıktığı, hatta rahme düştüğü andan itibaren tüm ailenin göz bebeği, neşesi, ilgi odağı…Anne ve babasının ciğerparesi, aile büyüklerinin kıymetlisi…Ne ‘serseri ruh‘ kalır çocuğun dünyaya gelmesiyle bünyede, ne özgürlüğüne düşkünlük, ne de bencillik…Hayatının odağı çocuğun olur, haliyle.

Bütün bu anlattıklarım –ben de dahil– ağzında altın kaşıkla doğan çocukları kapsıyor aslında. Bir hastanede, klinikte veya evde; imkanlara/hevese göre çeşitli kutlama objeleri, süsler, lohusa şerbetleri eşliğinde doğan, daha doğmadan odası envaiçeşit oyuncakla döşenen, kakasının rengi normale dönsün diye türlü taklalar atılan çocukları…

Maalesef bunların hiçbirini yaşayamayan binlerce bebek geliyor dünyaya. Kader mi şans mı bunu bilemeyiz, ama belki durumları bir nebze düzeltmek adına adım atabiliriz. Gönüllü olarak bir kuruluşta çalışmak isteyen veya sadece maddi yardımda bulunmayı düşünen, ama ne yapacağını bilemeyenler için, elimden geldiğince araştırdığım kuruluş ve dernekleri sıralıyorum:

1- Koruncuk Vakfı : Anne-babası olmayan veya olmasına rağmen cinsel istismar, madde bağımlılığı, suça meyil gibi sorunlar sebebiyle korunmaya muhtaç halde yaşayan çocuklar için kurulmuş bir vakıf… http://www.koruncuk.org/

2- Umut Çocukları Derneği : Sokaklarda yaşayan, madde bağımlısı, suça karışmış, istismara uğramış çocukları korumaya yönelik bir dernek…  http://www.umutcocuklari.org.tr 

3- İçerde Çocuk Var : Anneleri hapiste olan 0-6 yaş arası çocukların eğitim ve yaşam koşullarını iyileştirmek için uğraşan bir dernek…                         http://www.icerdecocukvar.com     (Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı ile birlikte proje yürütüyorlar. http://www.tcyov.org/

4- Mika-Der : Çocuk yuvaları ve rehabilitasyon merkezlerinin koşullarını iyileştirmek, buralarda yaşayan çocukların imkanlarını arttırmak için kurulmuş bir dernek… http://mikader.org.tr

5- TOÇEV :  Bugüne kadar 5 milyon çocuğa eğitim vermiş bir kuruluş. https://www.tocev.org.tr     Kurucusu Ebru Uygun’un röportajını okumanızı tavsiye ederim…Etkileyici…

Bunların haricinde, LÖSEV (Lösemili Çocuklar Vakfı – http://www.losev.org.tr), KAÇUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı – http://www.kacuv.org), BEDD (Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği – http://www.bedd.org.tr), TOHUM OTİZM VAKFI  (http://www.tohumotizm.org.tr), SERÇEV (Serebral Palsili Çocuklar Derneği – http://sercev.org.tr), KASDER (Türkiye Kas Hastalıkları Derneği – http://kasder.org.tr),      ZİÇEV (Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı https://www.zicev.org.tr), ROBOTEL (Protez Kol/El Uzuvları sağlayan bir kuruluş – http://www.robotel.org) ve TEGV (Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı – https://tegv.org) gibi; erken teşhisin çok önemli olduğu hastalıklar ve eğitim üzerine çalışan dernek ve vakıflar da mevcut.  Ayrıca “yetim ve öksüz çocuklar derneği” olarak arama yaptığınızda, çeşitli illerden irili ufaklı dernekler karşınıza çıkıyor.

Bu derneklerde; bağış, sertifika düzenleme (örneğin Anneler Günü’nde bağış yapıp, anneniz adına bir sertifika hazırlatabilirsiniz) veya gönüllülük gibi yardım seçenekleri mevcut. Ayrıca isterseniz, nikah şekeri yerine düğün davetlileri adına bu derneklere bağış yapıp, herkese birer sertifika dağıtabilirsiniz.

Burada yazdığım hiçbir kuruluşla bir bağım, bağlantım yok. Sadece zaman zaman “faydasızlık”  korkum depreşir…”Yapabileceğimiz pek çok şey varken, niye bu pasifliğimiz” diye dertlenirim. Öyle günlerimden birindeyim herhalde yine. İşbu sebeple paylaşmak istedim…  Çocuk esirgeme kurumlarından “dayak”, “tecavüz”, “işkence” haberlerini duymayacağımız günler diliyorum.

Anne gezindiğin bağ,

Baba yasladığın dağdır.

Ömrünün en güzel çağı,

Annen ve babanla olandır…

 

Ataol Behramoğlu

 

 

3 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Mutlu musunuz?

Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya eşyalara değil.  Albert Einstein

Hayattaki en büyük mutluluk sevildiğimize ikna olmaktır. Victor Hugo

Mutluluğu sende bulan senindir. Ötesi misafirdir. Hz. Mevlana

Bunca bilimsel gelişmeye, teknolojiye rağmen esrarını koruyan insan beyni, bin yıldır mutluluğun nasıl elde edileceğini tartışıyor. Ne ironik….Kendi salgıladığımız hormonlar ile yarattığımız kavramı, yine o çözemediğimiz beynimiz ile anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Mutluluk, üzüntü, kızgınlık gibi insani hislerin tamamen hormonal ve kimyasal reaksiyonlar olduğu nicedir biliniyor. Pek şiirsel gelmiyor kulağa tabi, zaten yıllardır işlenmiş kodlarımıza “kalbinin sesini dinle, yüreğinin götürdüğü yere git” sözleri.  İnsan kabullenmek istemiyor önce…O kadar aşıksın ki mesela, sırf sana biraz gülsün ya da dokunsun diye atmadığın takla kalmıyor. Kalbin çok hızlı çarptığı için zannediyorsun ki sol göğsünün altından bir şeyler salgılanıyor.  Öpüştün, heyecanlandın, seviştin, zevk aldın, sandın ki göğün yedinci katındasın. Değilsin. Oksitosin normal seviyeye inince kendine gelirsin. O oksitosin ki, doğum esnasında rahmin kasılmasını veya emzirme döneminde süt gelmesini sağlıyor, cinsel uyarılmayı, cömertliği arttırıyor, sosyal iletişimi kuvvetlendiriyor. Ve araştırmalar gösteriyor ki, annesiyle ilişkisi iyi olan erkeklerin anıları da daha canlı oluyor.

Söz gelimi çok heyecanlısın, enerjiksin, dünyayı yerinden oynatırım zannediyorsun, uçuyorsun, kaçıyorsun..Endorfin ve serotonin mucizesi…Edip Cansever’in “Ve mutluluk bir kibrit çöpü, artık ne kadar yanarsa” dediği kadar var. O kadar saman alevi, o denli uçucu.

Charlie Chaplin’in “Kahkahasız geçen bir gün, harcanmış bir gündür” sözünü oldum olası sevmişimdir. Gülmenin ne muhteşem bir şey olduğunu keşfedememiş bir milletiz. Çok gülünce başına bir şey geleceğini düşünen, kahkaha atan kadını “hafif” diye yaftalayan, keza çok gülen adama da “karı gibi gülme” diyen, ters ters bakan insanlar var bu topraklarda. Yazık. Halbuki bir bilseler güldükleri anda hastalıkla savaşma esnasında salgılanan hormonların devreye girdiğini..İyileştiriyor, güzelleştiriyor, gerginliği azaltıyor. Nietzsche; “İnsan bu dünyada o kadar ıstırap çeker ki, bütün canlı yaratıklar arasında yalnız o gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır” der.  Ve “Kahkahanın, iki insan arasındaki en yakın mesafe olduğunu” söyler Victor Hugo.  Ne şahane gözlem.. Bazı insanlara kızamıyorsunuz mesela, çok garip. Kırgınsın, üzgünsün ama bir geliyorsun göz göze, duramıyorsun. Gülümsüyorsun ve dağılıyor aranızdaki duman.

Kimi insanların ağlayamadığını hayretle dinliyorum, “rahatlamak istiyorum ama gözümden yaş gelmiyor” diyordu bir arkadaşım. Biliyorum ki duygusuz ya da ruhsuz biri değil, muhtemelen sadece prolaktin seviyesi epey düşük…Soğanın içindeki enzim ile yakınımızı kaybetmenin fiziksel olarak aynı sonuca yol açması bana mı enteresan geliyor sadece?

Can Yücel demiş ki:

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, neden hiç ağlamadığını anladım…Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş…Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım…

Konunun merkezinden saptım yine galiba..Ama bir dakika burası benim sayfam, istediğim gibi yazarım…

Yazamazsın. Ne kadar özgür yazdığını zannetsen de içindeki sınırlardan, kısıtlamalardan, öğrenilmiş çaresizliklerden tam olarak kurtulamazsın.

Kendi kendine konuşmak yetmedi, bir de kendi kendine yazmaya mı başladın?

“Yazmak zaten münferit bir eylem değil midir albayım” yazacaktım, son anda vazgeçtim. Oğuz Atay’a öykünmeye mi çalışıyorum acaba ?

Ben sana gelemem ki yaram var diye…Yaram sensin benim” cümlesini yazan insan her kimse, gıpta ettim, hatta belki biraz kıskandım.  Sanki okuyunca içimdeki görünmeyen tellerden biri koptu. O kadar naif ve vurucu ki. Anlatamam. Anlayamazsın.

Yine karalama tahtasına döndürdüm burayı. Biraz noradrenalin, biraz dopamin. Hepsi bu aslında.

Dökmeye niyetim yok içimi,

Zor sığdırdım zaten…

Cemal Süreya

12 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Şuursuz

Bugün içimden çok yazmak geliyor, ama öyle memleket meselelerini, iç karartıcı gündemi değil.
Blogun sloganıyla müsemma, içimden geldiği gibi yazsam, paragrafları hiçbir yere bağlamasam, kıssadan hisse vermesem, kim okur da hakkımda ne düşünür gibi fikirlere kapılmasam?

Konuşarak kendimi ifade etmekte zorlandığımı keşfedeli uzun zaman oldu. Nasıl ifade edeceğim ki?
Ne haber” soru kalıbına “İyi ne olsun, koşturmaca” sakız cevabı yerine “Pek iyi değilim, dünyaya uyum sağlamaya ve endişelerimi yok saymaya çalışıyorum. Bütün bunları yaparken kendimi ve sevdiklerimi korumaya, iyi bir insan olmaya, boşa yaşamamaya uğraşıyorum” desem, karşımdaki ‘ne diyorsun değişik’ der gibi bakmaz mi bana?

“Günlerce kanayıp da ölmeyen bir insan türüne güvenmeyin” esprisi vardı bir ara. Hesapta kadınlardan her şeyin beklenebileceğini ima eden bir söz. Ha bu arada, yer yüzündeki onlarca memelinin her ay yaşadığı “adet” (en sinir tabiriyle) nedense alemin en büyük tabuları arasındaki yerini hala koruyor. Ne kadar açık vizyonlu olursan ol, gönül rahatlığıyla “regl oldum” diyemezsin. Orta okulda bir donem bizim fırlama (!) ergen erkeklerimiz kızların çantasından pedleri çıkarıp maytap geçerlerdi. Bilinçaltlarımıza, üstlerimize, her yerimize nasıl kodlandıysa bu negatif vurgular, dünyanın en doğal olaylarından utanır çekinir hale gelmişiz.
Dünyaya gelme yöntemimiz en ağır küfürlerin kaynağı mesela. Memleketin hassas damarı, namus, ar, haysiyet ölçütü. Sanki pislikleri halının altına süpürür gibi şuur altımıza itelemişiz, buz dağının görünen kısımlarıyla övünüyoruz.

Neyse ne diyordum?

Her el yıkamasında bir kalıp sabun bitiriyormuş adam ve bir sure sonra muhakeme yeteneğini kaybedip “Ne kadar sürüyor sizin el yıkamanız” diye saga sola soruyormuş, o kadar uzaklaşmış yani gerçeklikten.
Freud’un dediği gibi mi acaba hakikaten? İnsanin bütün karakteri anal, oral ve fallik dönemlerde mi şekilleniyor? Yani 5 yaşına kadar ne girdiyse beynindeki halının altına, onlar mi idare ediyor senin yaşamını?

“Descartes, düşündükçe var olduğunu söylüyordu. Oysa ben düşündükçe yok oluyorum”

Oğuz Atay

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Gökçeada

Çocukluk yıllarımın yaz dönemlerini Çanakkale’de geçirmiş olmama, hala her sene oradaki dostlarımızı ziyaret etmemize ve şehrin pek çok ilçesini görmüş olmama rağmen, Gökçeada’ya bir türlü denk gelememiştik.

Nihayet güneşli bir Mart hafta sonunda, yavaş şehir (cittaslow) ünvanını almaya hak kazanmış bu güzide adanın havasını solumak kısmet oldu.

Kabatepe iskelesinden başlayan yaklaşık 1.5 saatlik feribot yolculuğundan sonra adaya iniş pek hayal ettiğiniz gibi olmayabilir, zira Çanakkale’nin yeşil-mavi doğasına burada rastlamak mümkün değil. Ada ilk bakışta çorak, çıplak tepelerden oluşan, fazlasıyla boş ve sessiz bir yer gibi gelebilir gözünüze..Zaten eğer hareketli bir tatil beldesi ve gece hayatıysa aradığınız, Gökçeada size göre değil.

Ege Denizi’nin kuzeyindeki Gökçeada, ülkenin en büyük adası olmakla birlikte, sokaklarda kalabalık göremeyeceğiniz, toplu taşımanın da pek yaygın olmadığı bir yer.. Merkezinden başlayayım anlatmaya.. Meşhur Efi Badem Pastanesi’ne illa uğrana, kurabiyesinden alına ve her derde deva el yapımı doğal zeytinyağı kremi denene…Ama en önemlisi; yazarken bile ağzımı sulandıran, mis gibi süt kokan, tazecik “sakızlı muhallebi”den iki-üç tabak yenile..

Ada’da en sevdiğim yerler listesinde birinci sırada tabi ki Yakamoz Meyhanesi… Eski bir Rum köyü olan Yukarı Kaleköy’de, taş bina Yakamoz Motel’e bağlı, müthiş manzaralı, ortasından soba geçen, yıllardır hayalini kurduğum meyhane. Lokum gibi kalamar ve Rum böreği, ağızda dağılan kılıç şiş ve acaip yetenekli keman-klarnet-darbuka üçlüsü. Bir oynuyorum oturduğum yerde, bir gözüm doluyor, çünkü öyle bir çalıyorlar ki klarneti, kemanı, can dayanmaz. Hiç çıkmak istemedim o meyhaneden. Sanki bıraksalar günlerce orada oturabilirdim.

Listemin ikinci sırası; yine Kaleköy’de konuşlanmış Mustafa’nın Kayfesi. Bir kahve insana nasıl bu kadar huzur verir, içini açar, bilmiyorum. Dönüş feribotuna yetişeceğimiz için acele tarafından Dibek kahvesini içtik (güzeldi) fakat tam tadını çıkarmadım oranın telaştan..Bir dahaki gidişimizde meşhur sabah kahvaltısını denemeyi ve uzun uzun karşımızdaki dağ manzarasına bakıp sakinleşmeyi planlıyorum.

 

Mustafa’nın Kayfesi’nin hemen yanında şahane bir sabun atölyesi var. Klasik hikaye; karı-koca İstanbul keşmekeşinden sıkılıp yıllar önce Ada’ya yerleşiyor, acaip sempatik bu atölyeyi kuruyor ve el yapımı sabun, zeytinyağı, kolonya satışına başlıyor. Keçi sütlü sabun ve limon çiçeği kolonyası tavsiye olunur…

Zeytinli Köyü’nün taş evleri ve sokakları arasında dolanmanızı, sevimli kafelerinde sakızlı kahve ve muhallebi denemenizi ve zeytinliklerin arasındaki Rum köyü Tepeköy kahvesinde oturmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Aşağıda kahvenin fotoğrafı var, tam biz gittiğimizde şık şık giyinmiş insanlar kutlama yapıyorlardı, hayırdır dedik, meğer Rumların özel bir günüymüş. Bir keyif şarapları, kahveleri içiyorlardı. Bizi de aralarına aldılar, yarı Türkçe yarı Rumca, sanki yıllardır biz de o köydenmişiz de ahbaplık ediyormuşuz gibi konuşmaya başladık, güldük, eğlendik. Rum aksanını zaten oldu bitti pek severim..Yaşlı amcalar, hoşsohbet teyzeler bize oradaki hayatlarını, torunlarını anlattılar. Böyle sahneler beni niye bu kadar hüzünlendiriyor bilmiyorum. Yazdım aklıma…

Tepeköy kahvesinin biraz aşağısında Barba Yorgo meyhanesi var, lakin sezon açılmadığından buradaki yemek faslını bir sonraki gidişimize bırakmak durumunda kaldık. Ama tabi ki Yorgo Amca’yı bulduk, meyhanin yanındaki arsasında yetiştirdiği üzümlerden yapılma çam sakızı şarabını aldık. Yorgo bize tatlı tatlı yıllardır bu işi yaptığını, kayınpederi Taki’den öğrendiğini anlattı. Hatta Taki’nin 50-60 yıllık şarapları da meyhanenin bir köşesinde sergileniyordu. Onları asla satmazmış Yorgo…

Ada’dan alınabilecek pek çok şey var; Eski Bademli Köyü’ndeki Gökhan’ın Bal Çiftliği’nden bal, merkezdeki Ada Rüzgarı’ndan teneke ve sepet peyniri, dağ kekiği, karadut reçeli ve keçi sütlü sabun ilk aklıma gelenler.

Gökçeada’nın tek dezavantajı, arabasız bu saydıklarımın epey zor yapılacak olması. Başta da belirttiğim gibi; ortalarda minibüs, otobüs pek göremiyorsunuz, taksi de nadir. Saydığım köyler arasında yürüyerek dolaşmak imkansız denebilir. Bu da ziyaretçilere bir hatırlatma olsun…

Sabun Atölyesi

Kefaloz sahilinde denize girip çamur banyosu yapmayı, Barba Yorgo’da sirtaki eşliğinde coşmayı,  Eski Bademli Köyü’ndeki Son Vapur Oteli’nde karadut şurubu içmeyi ve yine Yakamoz’da (bu sefer güneş batmadan) demlenmeyi bekliyorum.

 

Bu gemi ne zamandır burada

Çoktan boşaltmış yükünü

Gece de olmuş, rıhtım da bomboş

Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa

Arkada, güvertede

Ah, neresinden baksam sessizlik gene.

 

Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye

İçerde üç beş kişi

Yalnızlık üç beş kişi

Bir kadeh rakı söylerim kendime

Bir kadeh rakı  daha söylerim kendime

-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi

-Denizin değil hüznün üstünde.

 

Belki yarın gidecek

Bir anı gelecek bir başka anının yerine.

 

İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.

Edip Cansever

 

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Enteresan Deneyimler, Gündem Dışı, Tadı Damağımda Kalanlar