Category Archives: Gündem Dışı

Mutabakat

En son ne zaman kendinizle yüzleştiniz?

Berbat özelliklerinizi, can sıkıcı huylarınızı itiraf edebiliyor musunuz kendinize? Yoksa siz de en kötü özelliği “mükemmeliyetçiliği” olanlardan mısınız?

“Ben sadece sevdiklerimi üzmemek için beyaz yalanlar söylerim” diyerek fazla dürüstlüğünden yakınanlardansınız belki de.

Çok zor insanın kendi içiyle yüzleşmesi. Torpil geçer insan kendine, kimseye göstermediği yüzünü ustaca saklar, toz kondurmaz kişiliğine.

Yalan söylüyorum ben zaman zaman. Gerçeklerden kaçmak için, ‘doğrusu’ canımı sıktığı için, “öyle gerektiği” için…

Çok güçsüz, çok korkak zamanlarım var; elimin kolumun tutmadığı, her halttan korktuğum, kendimi yalnız hissettiğim.

Aldatıldığım da olmuştur elbet, aldattığım da. İlla aşk meşk gelmesin aklınıza, insan bazen –hatta en koyu– kendini aldatır. Koca bir ömrü sahtekarca yaşar, sevmediği kadınla hayat geçirir, olmadığı biri gibi davranır, giremediği kalıplara kendini sokar durur.  Ve öyle inandırır ki kendini bu kurguya, uyandırmaya kıyamazsınız.

Beceriksizliklerim, tembelliklerim var benim. Aklımın bir türlü yetmediği konular, bön bön baktığım ama anlamadığımı itiraf edemeyip anlamış gibi kafa salladığım mevzular var.

Vicdan azaplarım var.

Yanlışlarım, hatalarım, aklıma geldiğinde gözlerimi dolduran hasarlarım var, hem verdiğim, hem aldığım.

En çok hak edenlere sevgimi gösteremediğim, “nasılsa o benim kalem, yıkılmaz” dediğim saçma sapan ihmallerim var. Ederinden fazla değer biçtiğim pespayeler de var elbet, zararın bir yerlerinden dönmeyi akıl ettiğim.

Sinirlendiğimde küfür ederim bazen ağız dolusu. Bilimsel olarak kanıtlanmış hem küfrün acıyı azalttığı, ama toplum hoş karşılamaz “eline, beline, diline” hakim olmamayı.    D e l i r m e y e c e k s i n.   Zıvanadan çıkmayacaksın.  Bu kara düzende aklına, ağzına mukayyet olacaksın. Çünkü mazrufa değil, zarfa bakarlar.  Sana küfrettiren sebebi değil de, senin ağzından çıkan kelimeleri ayıplarlar. “Gırtlak dokuz boğum, sekizini yut, birini söyle” derler.  Seni bir güzel sindirirler. Susar oturursun.

Sıkı sıkıya bağlandığım öğrenilmiş çaresizliklerim var . Kavanozun üstü açılmış olsa da hala kapak varmışçasına kendine engel yaratan meşhur pire deneyindeki gibi, görünmez bariyerlerim var, kendi elimle çizdiğim.

Otobüste “arka kapıyı açar mısınız” diye bağırıp da duyulmadığın o an gibi özgüvensizliklerim var, kimseye anlatamadığım.

Limonun çekirdeğini salataya düşürmeyenlerden olamadım belki ama köpüğü az olan kahveyi hep kendime aldım.

Mutabıkım.

Kendimle.

Yüzleştim.

 

 

10 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

El âlem ne der?

Hep aynı terane…”Etrafın ne düşündüğünü umursama, canın ne istiyorsa onu yap, bu senin hayatın, 3 günlük dünya, kendini sev, el  âlem ne der diye düşünme” ve daha nice içi boşaltılmış tavsiye.

Kandırma kendini… Dünyanın en açık görüşlü, en rahat ve vurdumduymaz insanı olsan da, asla ve kata birilerinin ne düşüneceğini umursamadan yaşayamazsın… Öyle yaşıyorum zannetsen bile, mutlaka bir parçanı yönetir “ne derler hakkımda” paranoyası.

Ön yargıyı, ayrıştırmayı, tipine bakıp insan harcamayı çok severiz. Yılların sabit fikirleri bunlar, kolay değişmez…İtiraf et, tüm insancıllığına ve “hepimiz eşitiz” öğretilerine rağmen içindeki yargılama, kınama ve sınıflandırma dürtüne engel olamıyorsun bazen. Dile getirmesen bile kafandan geçiriyorsun, mahcup ola ola.

Farzımuhal kadın –miniyi geçtim– döpiyes eteğinin altına ince topuklu giyip, kalçasını da azıcık savurarak yürüyorsa ya teşhircidir ya aranıyordur. Hele bir de kısacık eteğiyle, şortuyla ortalıkla dolaşırsa, ya suratına tekme yer ya da “orospu gibi giyinme” diye azarlanır. (Orospu kelimesinin Farsça ru (yüz) ve sepid (ak), sözcüklerinden oluştuğunu ve esasında “yüzü ak kadın” anlamına geldiğini biliyor musunuz?)

Birbirimizin hayatlarına bu kadar karışıp, milletin ahlak bekçisi kesilmemize rağmen,  kimsenin kimseyi gerçekten umursamaması ne garip…

Zannediyorsun ki özgürsün… Değilsin. Tolstoy yüzyıl önce açığa kavuşturmuş bu konuyu ve demiş ki “Hareket etmezsen zincirlerini fark edemezsin.” Biraz debelenip ilerlemeye veya gerilemeye çalışsak, olduğumuz yerde çakılır kalırız ve işin boktan tarafı bu kötülüğü en çok kendi kendimize yaparız.

Bakmayın o “İşi gücü bıraktı, Mozambik’e yerleşti” türü haberlere bunca methiye düzülmesine, aslında her şeyin kitabına ve yazılı olmayan toplum kurallarına uygun olması beklenir. İçten içe, bilinçaltında ve bazen de üstünde…

Doğ, emekle, oku, ama öyle sanat, sepet falan sayılmaz; cübbe giy, T cetveli taşı, gökdelen dik. Okuma imkanın olmadı mı; at kapağı bir şirkete, okumuş ama
insanlığını unutmuş birinin azarlamaları eşliğinde akşama kadar çalış. Asker ocağı, yüksek yüksek tepeler derken aileni kur, araba al, ev al, kredi borçları içinde uğraş dur. Senede 2 kere tatile git, onlarda da aklında hep iş/güç olsun.

Farklı bir şeyler yapmak istediğini söylediğinde, kafanı biraz çıkarmaya çalıştığında hemen vururlar görünmez tokmaklarla ve sonra bir bakmışsın, yavaş yavaş ısınan kurbağa hikayesinde başrol olmuşsun.

Havasını, tınısını sevdiğim Eylül de bitti. Ömür geçiyor farkında mıyız?

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar

 

İnsanların dediklerine takılma; çünkü onlar yaptıklarının iyi olup olmadığına değil, kendilerine bir yararı olup olmadığına bakarlar.

T.S. Eliot

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Duvar Yazıları

  • Son yıllarda kitapçılarda yaşadığım moral bozukluğundan bahsedebilir miyim? Okunması gereken binlerce kitap olduğunu görünce yaşadığım eksiklik duygusundan, ‘bu kadar bilgiyi nasıl öğreneceğim‘ korkusundan, ‘millet her şeyi yalayıp yutmuş, geride kaldım‘ kompleksimden…Örneğin Oğuz Atay’ın bir söyleşisinde öykündüğü yazarların adı geçiyor, çoğunu hiç bilmediğimi fark edip telaşla isimlerini ve eserlerini aratıyorum. ‘En azından hangi tarihlerde yaşamışlar onu bileyim‘ diyorum…Sonra çoğunu unutuyorum…Sevdiğimi iddia ettiğim bazı yazarların sadece bir kitabını fi tarihinde okuduğumu görüp utanıyorum… Kendimi kitapların içine gömüp, gerçek dünyanın pisliklerinden uzaklaşsam diyorum, o da olmuyor. Metrobüste hayatta kalma savaşı sırasında ısrarla kitap okuyabilen insanlar var mesela. Oysa ben karşımda ağlayarak annesinin ömrünü törpüleyen bebeği incelemeyi veya yanımdakinin telefonundan yazışmalarını gizlice dikizlemeyi daha eğlenceli buluyorum.
  • Telefonları gönül rahatlığıyla kapatabildiğimiz tek yer ‘uçak’ sanırım. Aksi takdirde hep cevap vermek zorundasın arayanlara… Çalıyorsa ve açmıyorsan ayrı dert, kafa dinlemek isteyip “ulaşılamıyor” olsan ayrı. Evet; “cep telefonu olmadan ne yapıyorduk” kısmı doğru, ama modern pranga olduğu gerçeğini yadsıyamam.
  • Çatalı ağır çekimde ağzına götüren, dudaklarını kibarca kapatmak suretiyle lokmasını dili ve damağı arasında kaydıran zarif insanları gördükçe, kendimi elindeki eti ağzıyla parçalayan,”kımız getir bana hancı” diyen Tarkan gibi hissediyorum.
  • Ölmek size de tuhaf gelmiyor mu? Niye bunu konuşmuyoruz hiç?  Tabut denen tüyler ürpertici daracık tahta parçası içinde toprağın altına gireceğimizi düşününce aklınız çıkmıyor mu?  “Doğmak” kelimesi için sadece ‘dünyaya gelmek’ tabirini kullanıyorken, “ölmek” için 50’den fazla söz grubu olması dikkatinizi çekmiş miydi?  (vefat etmek, rahmetli olmak, gebermek, Hakk’ın rahmetine kavuşmak, can vermek, merhum/e olmak, dünyadan göçmek, nalları dikmek, cavlağı çekmek, gözlerini kapamak, mevta olmak…)
  • Seneler evvel beni çok üzen bir konu vardı ve ben bunu yazarak hafifletmek istemiştim. Ama o kağıdın bulunmasından o kadar korkmuştum ki, kelimelerin sadece baş harflerini yazarak sayfaları doldurmuştum. Dünyanın tüm şifre çözücüleri gelse çözemezdi yani. Ameliyattan önce anesteziste de 10 defa “lütfen beni ayılmadan önce kimseyle görüştürmeyin” diye tutturmuştum. Sanki dünyanın en önemli sırlarını saklıyormuşum ve herkes benim boktan bilinçaltımın peşindeymiş gibi…Neden kendimizi ve olaylarımızı bu kadar önemsiyoruz acaba?
  • Ödüllü bir filmin baş karakteri olan nobel ödüllü yazar diyor ki: “Yazılarımın beğenilmesi gururumu okşadı, ama akademisyenlerin, kralın ve uzmanların onayladığı konfor alanında olmak beni bitirdi.”  Özetle bahsettiği şu; yazar dediğin aktivist olmalı, anarşist olmalı, dünyayla ters düşmeli, herkes tarafından beğenilmemeli, yanlışlıkları söylemeli… Yazar değil de ‘yazan’ biri olarak şunu düşündüm: Dünyadaki yanlışları, puştlukları söylemek kolay da, kendi yanlışlarımı nasıl itiraf ederim? Sevilmeme, beğenilmeme ve onaylanmama korkusu ile nasıl baş ederim?
  • “Sevmek” karşılıksız bir eylem…Sevişmek deyince çift taraflı işteş fiil oluyor. “Bakmak – bakışmak” gibi. Bakmadan bakışamazsın, ama sevmeden sevişebilirsin. (Cinsel felsefe diye bir dal varsa eğer, ben şu an    –üstüme vazife olmayarak– oradayım.) Bu arada; beyin sevişmesi diye bir şey var. Konuşarak, bakışarak iç içe geçmek olarak tanımlayabiliriz belki. Tarifi güç. Hem biz şarkılarda “sevişmek” kelimesine gelince sesini kısan bir nesiliz. Böyle şeyler uluorta konuşulmaz…

 

4 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Sadakatli İhanetler

İki insan birbirini seviyorsa, buna mutlu bir son yoktur” gibi ağır ve umut kırıcı bir sözle girizgah yaptığım bir yazıdan ne bekleyebilirim? Acaba sayfalarca aşk meşk üzerine yazsam, Hemingway’in bu heves baltalayan savını çürütebilir miyim?

Hiç aşk üzerine yazmamışım bugüne kadar, ne burada ne de kendime ayırdığım yazılarda. O kadar takıntılı ve klişe bir mevzu ki, neresinden tutacağımı bilemediğim için teşebbüs etmemişim. Uğruna imparatorlukların çöktüğü bu saplantılı ruh halinin beyinde ne gibi hasarlara yol açtığı malum. Benim merak ettiğim kısım daha başka…

Hormonlar nasıl tepetaklak oluyor da; bir dakika daha fazla görmek için canını dişine taktığın kadına 1 saniye daha tahammül edemez hale geliyorsun? Neden öpmek, koklamak için fırsat kolladığın adama bir süre sonra dokunmak bile istemiyorsun? Ve nasıl oluyor da divane olduğun sevgilini birazcık adrenalin için aldatıyorsun?

İngiltere’de yapılan bir araştırmada, aldatan kişilerin %41’inin rock müzik, %16’sının da pop müzik tercih ettiğini tespit etmişler. İstatistiğin mantıksızlığını görmezden gelip, okumaya devam ettim makaleyi. Bin yıllık analizi yinelemişler: Erkekler genellikle cinsel, kadınlar duygusal boşluklarını doldurmak için aldatırmış.

Amerika’daki Rutgers Üniversitesi de bu konuda boş durmamış, aldatan erkeklerin %56’sının; kadınların ise %34’ünün esas ilişkilerinde mutlu olduklarını ve ayrılmayı düşünmediklerini ortaya koymuş. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz basmakalıp bilgiler.

UCLA Üniversitesi; kadınların regl döngüsünde, -yumurtlama döneminden hemen önce-, başka erkeklere daha fazla ilgi duyduklarını ve doğurganlık döneminde kendilerini daha seksi hissettiklerini kanıtlamış. (Böyle bir bilgiye nasıl ulaşılır, araştırmaya katılan kadınlar kendilerini daha seksi hissettiği dönemi nasıl bu kadar net ayırt eder, hiç bilmiyorum)

İnsan beyni o kadar karmaşık ki; birini çok severken, hatta belki aşıkken bile başkasını arzulayabiliyor. Aldatan insanlar gerçekten bu kadar doyumsuz mu? Yoksa sadece hormon seviyeleri düzensiz olduğu için mi tek eşli duramıyorlar?

Bilim insanlarının bu konuda ortak görüşe vardığı bir nokta var, o da oksitosin hormonu yüksek seviyede olan kişilerin sadık olmaya daha meyilli olduğu…

Brown Üniversitesi’nin enteresan bir savına göre; aldatan erkeklerin bir kısmı bilinçaltında yakalanmak istediği için, farkında olmaksızın kanıtlar bırakırlarmış..Açık unutulan bir e-posta veya ruj lekesi gibi… (Bunca film ve dizi sahnesinden sonra, hala yakasında kırmızı rujla yakalanan var mı sahiden?)  Araştırmacılar bu hareketleri bir nevi yakarış olarak kabul ediyorlar: “Lütfen yardım et bana, aldatma illetinden kurtulmak istiyorum, yakala, ifşa et, kız, bağır ve durdur beni!

Aranızdaki sevgiyi güçlendirmenin 10 yolu” temalı haberlerde çarşaf çarşaf yazılan bir kural var: Sevdiğiniz kişiye sarılın, temas edin, dokunun. Sarıldığınız zaman oksitosin seviyeniz yükselir, stresiniz azalır, kan basıncınız normale döner ve kalp krizi geçirme riskiniz önemli ölçüde düşer… Acılı bir yakınımıza, aşık olduğumuz kişiye, annemize, ağlayan çocuğumuza veya dostlarımıza sarılmamız hep bundan.

Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak.

Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak…

Can Yücel

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Evlat

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak‘ konusunda takıntılarım var… Bir konu hakkında yorum yapmadan önce mutlaka öğrenmem, araştırmam ve sindirmem gerekli diye düşünürüm çoğunlukla. Bilgisizlikten çok utanırım, halbuki ayıp değil demiş atalar yüz yıllar evvel. Sanırım bir nevi kompleksliyim bu hususta… Daha 13 yaşındaydım, teneffüste Che Guevara’dan bahsedilirken sadece “Che” denmişti ve ben bir anda uyanamayıp “Che kim” diye sormuştum. Sınıf arkadaşımın bana “Atatürk kim” sorusu yöneltmişim gibi bakışını, dalga geçişini hala hatırlarım… Halbuki o yaşta Che kısaltmasını bilsen ne olur bilmesen ne olur…Ama yok… Her haltı bilmem gerekiyor ya, utancımdan parkelerin altına giresim gelmişti…

Fakat bugün yazmak istediğim konu, öncesinde fikir sahibi olunacak, araştırılacak bir konu değil, zira çocuk sahibi olmaktan bahsetmek istiyorum. Tabi yapım aşamalarını anlatmayacağım, okuyunca hayal kırıklığı olmasın.

Bir canlının vücut sıvısının, başka bir canlının içinde döllenmesini takiben, dişi olanın içinde yeni can oluşmasının nasıl çılgınca bir mucize olduğuna ve işin felsefik/varoluşçuluk boyutuna hiç değinmeyeceğim; çünkü benim aklım bunun hakkını tam olarak veremez. Adı üstünde, mucize…

Evlat dediğin, vajinadan veya karından çıktığı, hatta rahme düştüğü andan itibaren tüm ailenin göz bebeği, neşesi, ilgi odağı…Anne ve babasının ciğerparesi, aile büyüklerinin kıymetlisi…Ne ‘serseri ruh‘ kalır çocuğun dünyaya gelmesiyle bünyede, ne özgürlüğüne düşkünlük, ne de bencillik…Hayatının odağı çocuğun olur, haliyle.

Bütün bu anlattıklarım –ben de dahil– ağzında altın kaşıkla doğan çocukları kapsıyor aslında. Bir hastanede, klinikte veya evde; imkanlara/hevese göre çeşitli kutlama objeleri, süsler, lohusa şerbetleri eşliğinde doğan, daha doğmadan odası envaiçeşit oyuncakla döşenen, kakasının rengi normale dönsün diye türlü taklalar atılan çocukları…

Maalesef bunların hiçbirini yaşayamayan binlerce bebek geliyor dünyaya. Kader mi şans mı bunu bilemeyiz, ama belki durumları bir nebze düzeltmek adına adım atabiliriz. Gönüllü olarak bir kuruluşta çalışmak isteyen veya sadece maddi yardımda bulunmayı düşünen, ama ne yapacağını bilemeyenler için, elimden geldiğince araştırdığım kuruluş ve dernekleri sıralıyorum:

1- Koruncuk Vakfı : Anne-babası olmayan veya olmasına rağmen cinsel istismar, madde bağımlılığı, suça meyil gibi sorunlar sebebiyle korunmaya muhtaç halde yaşayan çocuklar için kurulmuş bir vakıf… http://www.koruncuk.org/

2- Umut Çocukları Derneği : Sokaklarda yaşayan, madde bağımlısı, suça karışmış, istismara uğramış çocukları korumaya yönelik bir dernek…  http://www.umutcocuklari.org.tr 

3- İçerde Çocuk Var : Anneleri hapiste olan 0-6 yaş arası çocukların eğitim ve yaşam koşullarını iyileştirmek için uğraşan bir dernek…                         http://www.icerdecocukvar.com     (Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı ile birlikte proje yürütüyorlar. http://www.tcyov.org/

4- Mika-Der : Çocuk yuvaları ve rehabilitasyon merkezlerinin koşullarını iyileştirmek, buralarda yaşayan çocukların imkanlarını arttırmak için kurulmuş bir dernek… http://mikader.org.tr

5- TOÇEV :  Bugüne kadar 5 milyon çocuğa eğitim vermiş bir kuruluş. https://www.tocev.org.tr     Kurucusu Ebru Uygun’un röportajını okumanızı tavsiye ederim…Etkileyici…

Bunların haricinde, LÖSEV (Lösemili Çocuklar Vakfı – http://www.losev.org.tr), KAÇUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı – http://www.kacuv.org), BEDD (Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği – http://www.bedd.org.tr), TOHUM OTİZM VAKFI  (http://www.tohumotizm.org.tr), SERÇEV (Serebral Palsili Çocuklar Derneği – http://sercev.org.tr), KASDER (Türkiye Kas Hastalıkları Derneği – http://kasder.org.tr),      ZİÇEV (Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı https://www.zicev.org.tr), ROBOTEL (Protez Kol/El Uzuvları sağlayan bir kuruluş – http://www.robotel.org) ve TEGV (Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı – https://tegv.org) gibi; erken teşhisin çok önemli olduğu hastalıklar ve eğitim üzerine çalışan dernek ve vakıflar da mevcut.  Ayrıca “yetim ve öksüz çocuklar derneği” olarak arama yaptığınızda, çeşitli illerden irili ufaklı dernekler karşınıza çıkıyor.

Bu derneklerde; bağış, sertifika düzenleme (örneğin Anneler Günü’nde bağış yapıp, anneniz adına bir sertifika hazırlatabilirsiniz) veya gönüllülük gibi yardım seçenekleri mevcut. Ayrıca isterseniz, nikah şekeri yerine düğün davetlileri adına bu derneklere bağış yapıp, herkese birer sertifika dağıtabilirsiniz.

Burada yazdığım hiçbir kuruluşla bir bağım, bağlantım yok. Sadece zaman zaman “faydasızlık”  korkum depreşir…”Yapabileceğimiz pek çok şey varken, niye bu pasifliğimiz” diye dertlenirim. Öyle günlerimden birindeyim herhalde yine. İşbu sebeple paylaşmak istedim…  Çocuk esirgeme kurumlarından “dayak”, “tecavüz”, “işkence” haberlerini duymayacağımız günler diliyorum.

Anne gezindiğin bağ,

Baba yasladığın dağdır.

Ömrünün en güzel çağı,

Annen ve babanla olandır…

 

Ataol Behramoğlu

 

 

3 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Mutlu musunuz?

Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya eşyalara değil.  Albert Einstein

Hayattaki en büyük mutluluk sevildiğimize ikna olmaktır. Victor Hugo

Mutluluğu sende bulan senindir. Ötesi misafirdir. Hz. Mevlana

Bunca bilimsel gelişmeye, teknolojiye rağmen esrarını koruyan insan beyni, bin yıldır mutluluğun nasıl elde edileceğini tartışıyor. Ne ironik….Kendi salgıladığımız hormonlar ile yarattığımız kavramı, yine o çözemediğimiz beynimiz ile anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Mutluluk, üzüntü, kızgınlık gibi insani hislerin tamamen hormonal ve kimyasal reaksiyonlar olduğu nicedir biliniyor. Pek şiirsel gelmiyor kulağa tabi, zaten yıllardır işlenmiş kodlarımıza “kalbinin sesini dinle, yüreğinin götürdüğü yere git” sözleri.  İnsan kabullenmek istemiyor önce…O kadar aşıksın ki mesela, sırf sana biraz gülsün ya da dokunsun diye atmadığın takla kalmıyor. Kalbin çok hızlı çarptığı için zannediyorsun ki sol göğsünün altından bir şeyler salgılanıyor.  Öpüştün, heyecanlandın, seviştin, zevk aldın, sandın ki göğün yedinci katındasın. Değilsin. Oksitosin normal seviyeye inince kendine gelirsin. O oksitosin ki, doğum esnasında rahmin kasılmasını veya emzirme döneminde süt gelmesini sağlıyor, cinsel uyarılmayı, cömertliği arttırıyor, sosyal iletişimi kuvvetlendiriyor. Ve araştırmalar gösteriyor ki, annesiyle ilişkisi iyi olan erkeklerin anıları da daha canlı oluyor.

Söz gelimi çok heyecanlısın, enerjiksin, dünyayı yerinden oynatırım zannediyorsun, uçuyorsun, kaçıyorsun..Endorfin ve serotonin mucizesi…Edip Cansever’in “Ve mutluluk bir kibrit çöpü, artık ne kadar yanarsa” dediği kadar var. O kadar saman alevi, o denli uçucu.

Charlie Chaplin’in “Kahkahasız geçen bir gün, harcanmış bir gündür” sözünü oldum olası sevmişimdir. Gülmenin ne muhteşem bir şey olduğunu keşfedememiş bir milletiz. Çok gülünce başına bir şey geleceğini düşünen, kahkaha atan kadını “hafif” diye yaftalayan, keza çok gülen adama da “karı gibi gülme” diyen, ters ters bakan insanlar var bu topraklarda. Yazık. Halbuki bir bilseler güldükleri anda hastalıkla savaşma esnasında salgılanan hormonların devreye girdiğini..İyileştiriyor, güzelleştiriyor, gerginliği azaltıyor. Nietzsche; “İnsan bu dünyada o kadar ıstırap çeker ki, bütün canlı yaratıklar arasında yalnız o gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır” der.  Ve “Kahkahanın, iki insan arasındaki en yakın mesafe olduğunu” söyler Victor Hugo.  Ne şahane gözlem.. Bazı insanlara kızamıyorsunuz mesela, çok garip. Kırgınsın, üzgünsün ama bir geliyorsun göz göze, duramıyorsun. Gülümsüyorsun ve dağılıyor aranızdaki duman.

Kimi insanların ağlayamadığını hayretle dinliyorum, “rahatlamak istiyorum ama gözümden yaş gelmiyor” diyordu bir arkadaşım. Biliyorum ki duygusuz ya da ruhsuz biri değil, muhtemelen sadece prolaktin seviyesi epey düşük…Soğanın içindeki enzim ile yakınımızı kaybetmenin fiziksel olarak aynı sonuca yol açması bana mı enteresan geliyor sadece?

Can Yücel demiş ki:

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, neden hiç ağlamadığını anladım…Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş…Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım…

Konunun merkezinden saptım yine galiba..Ama bir dakika burası benim sayfam, istediğim gibi yazarım…

Yazamazsın. Ne kadar özgür yazdığını zannetsen de içindeki sınırlardan, kısıtlamalardan, öğrenilmiş çaresizliklerden tam olarak kurtulamazsın.

Kendi kendine konuşmak yetmedi, bir de kendi kendine yazmaya mı başladın?

“Yazmak zaten münferit bir eylem değil midir albayım” yazacaktım, son anda vazgeçtim. Oğuz Atay’a öykünmeye mi çalışıyorum acaba ?

Ben sana gelemem ki yaram var diye…Yaram sensin benim” cümlesini yazan insan her kimse, gıpta ettim, hatta belki biraz kıskandım.  Sanki okuyunca içimdeki görünmeyen tellerden biri koptu. O kadar naif ve vurucu ki. Anlatamam. Anlayamazsın.

Yine karalama tahtasına döndürdüm burayı. Biraz noradrenalin, biraz dopamin. Hepsi bu aslında.

Dökmeye niyetim yok içimi,

Zor sığdırdım zaten…

Cemal Süreya

12 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Şuursuz

Bugün içimden çok yazmak geliyor, ama öyle memleket meselelerini, iç karartıcı gündemi değil.
Blogun sloganıyla müsemma, içimden geldiği gibi yazsam, paragrafları hiçbir yere bağlamasam, kıssadan hisse vermesem, kim okur da hakkımda ne düşünür gibi fikirlere kapılmasam?

Konuşarak kendimi ifade etmekte zorlandığımı keşfedeli uzun zaman oldu. Nasıl ifade edeceğim ki?
Ne haber” soru kalıbına “İyi ne olsun, koşturmaca” sakız cevabı yerine “Pek iyi değilim, dünyaya uyum sağlamaya ve endişelerimi yok saymaya çalışıyorum. Bütün bunları yaparken kendimi ve sevdiklerimi korumaya, iyi bir insan olmaya, boşa yaşamamaya uğraşıyorum” desem, karşımdaki ‘ne diyorsun değişik’ der gibi bakmaz mi bana?

“Günlerce kanayıp da ölmeyen bir insan türüne güvenmeyin” esprisi vardı bir ara. Hesapta kadınlardan her şeyin beklenebileceğini ima eden bir söz. Ha bu arada, yer yüzündeki onlarca memelinin her ay yaşadığı “adet” (en sinir tabiriyle) nedense alemin en büyük tabuları arasındaki yerini hala koruyor. Ne kadar açık vizyonlu olursan ol, gönül rahatlığıyla “regl oldum” diyemezsin. Orta okulda bir donem bizim fırlama (!) ergen erkeklerimiz kızların çantasından pedleri çıkarıp maytap geçerlerdi. Bilinçaltlarımıza, üstlerimize, her yerimize nasıl kodlandıysa bu negatif vurgular, dünyanın en doğal olaylarından utanır çekinir hale gelmişiz.
Dünyaya gelme yöntemimiz en ağır küfürlerin kaynağı mesela. Memleketin hassas damarı, namus, ar, haysiyet ölçütü. Sanki pislikleri halının altına süpürür gibi şuur altımıza itelemişiz, buz dağının görünen kısımlarıyla övünüyoruz.

Neyse ne diyordum?

Her el yıkamasında bir kalıp sabun bitiriyormuş adam ve bir sure sonra muhakeme yeteneğini kaybedip “Ne kadar sürüyor sizin el yıkamanız” diye saga sola soruyormuş, o kadar uzaklaşmış yani gerçeklikten.
Freud’un dediği gibi mi acaba hakikaten? İnsanin bütün karakteri anal, oral ve fallik dönemlerde mi şekilleniyor? Yani 5 yaşına kadar ne girdiyse beynindeki halının altına, onlar mi idare ediyor senin yaşamını?

“Descartes, düşündükçe var olduğunu söylüyordu. Oysa ben düşündükçe yok oluyorum”

Oğuz Atay

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi