Category Archives: Gündem Dışı

Tesadüf

Yaşam rastlantılarla dolu bir balondur ve ölümünüz; ağaca tırmanmış bir kediden kaçan güvercinin, gagasıyla o balonu patlatma ihtimali kadar yakındır.

O kedi ağaca; bahçede kudurmuş gibi havlayan, ağzı salyalı, zifiri siyah köpekten kaçmak için çıkmıştır.

Köpek; o gün sinirli bir sabaha uyanmış olan, asabi sahibinin pataklamalarından korktuğu için deli gibi ulumaktadır.

Asabi sahip neden sinirli uyanmıştır?

Rüyasında, çocukluğunda işlediği –her veledin huyu olan türden– masum, dikkate değmez bir kabahat işlemiştir.  Lâkin annesi onu kızgın yağ ile haşlamak suretiyle cezalandırmıştır.

Sahip, kolundaki yangını beyninin sol lobundaki tüm nöronlarda hissederek uyanmıştır. (Sağ lobunun tamamı; saçma bir aşk ile bağlı olduğu, kendisinden haberdar bile olmayan o meluna tahsis edilmiş olduğu için, devre dışıdır.)

Vücudunun sağ tarafı yanarken, iç çamaşırı (terden) sırılsıklam halde uyanır, rahmetli annesini hatırlayarak ağlamaya koyulur.

Onun canhıraş ağlamasını duyan zifiri siyah köpek delirir, vaveylayı duyan kedi korku içinde 9 metrelik ağaca tırmanır, güvercin can havliyle pike yaparak kanat çırpar ve BUM!

En güzel seyrinizdeyken, ölürsünüz.


Geçenlerde, robotların çocuk doğurma yetisine ne zaman sahip olabileceğine dair felsefi ve boğucu bir sohbet yürüttükten yaklaşık 1 saat sonra izlediğim animasyonda, bebek doğuran seks robotlarının yaşadığı ütopik bir galaksinin anlatıldığını şaşkınlıkla seyretmem sizce tesadüf mü?

Yoksa benim o filmi izleyeceğimi bilen “kader”, zihnime bu fikri mi yerleştirdi?

Acaba bu yazıyı yazarak, okuyan birinin yaşayacağı tesadüfe zemin mi hazırlıyorum?

 

“Kainatta, tesadüfe tesadüf edilmez.”

Socrates

 

 

8 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Sevdiğim Kitapları Sordular

Bugüne kadar seni en çok etkileyen 4 kitabı yazar mısın?” denildiğinde, insan önce afallıyor. Zihnini biraz çalkalıyor, çocukluğunu düşünüyor; sonra alt raflardan bir kitabı çekiyor, bu sefer üsttekiler üzerine devriliyor.

Marie Claire dergisi bu soruyu bana yöneltip hemen yanıtlamamı isteseydi, muhtemelen gülerek “ay çok zor bir soru” der ve süre isterdim.

Neyse ki onlar peşin peşin 1-2 gün vererek, düşünmeme imkan tanıdılar.

Uzun lafın kısası; Marie Claire dergisinin Şubat sayısında arz-ı endam ediyorum.

Eline geçiren, 78. sayfaya bakabilir.

🙂

Sevgiler.

 

 

 

11 Yorum

Filed under Enteresan Deneyimler, Gündem Dışı

Susma

Dünyanın kaç bucak olduğunu

Yedi Tepeli İstanbul’u

Pi sayısının sonsuzluğunu

En sevdiğim hüzzam besteyi

Sırat köprüsünü nasıl geçeceğimi

İki ile ikinin hiçbir şey etmediğini

Yok olmanın, var olmayan hafifliğini

Mevsiminde makbul olan balığı

Gezegenin yedi harikasını

Socrates ile Eflatun’un yakınlığını

Ve ölümden sonraki hayatımı

Senin

Sesinden

Dinlemek istiyorum.

                                                                           

                                                                                                  Zeynep Albaraz Gençer


Her zaman düz yazı olmuyor. Bazen vites 3’te kalmışken yokuş çıkmaya çalışıyorum. O zaman anlıyorum ki “mısra” paklayacak halimi.

Şair olmadan şiir yazmak da ayrı meşakkat. Araf gibi.


 

23 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Gurur

Gri, eski bir apartmanın 4. katında, koridorun ortasında karşılıklı duruyorlardı.
Adamın kadına söylemek istediği yığınla söz vardı.
Eğer cesaret edebilseydi, gurur meretinden kendini kurtarabilseydi, anlatacaktı.
Yapamadı.
Onun yerine sağ gözünü kısarak, yumuşacık baktı.
Hırpalamalarım, çocukluklarım, öpemediklerim, fevriliklerim ve sana doya doya sarılamadığım tüm zamanlar için özür dilerim” der gibi baktı.
Kadın, bu bakışın manasını anladı. Kelimeleri bulup konuşabilseydi, karşılık verecekti.
Bulamadı.
Onun yerine “Sana veremediğim hayatlar ve hayaller için beni bağışla” der gibi sağ gözünden bir damlacık yaş akıttı.
Adam, bu yaşın manasını anladı.
Kadın adamın iki elini birden tuttu, avucunun içini öptü, kokladı.
Adam kadını öpmedi. Zira o son öpücük, işleri çok zorlaştırırdı.
Sessizce, kadının merdiven dönemecinde gözden kaybolmasını bekledi.
Arkasını döndü.
7 adımda binanın ön cephesine bakan pencereye ulaştı. Asfalt ile buluşması ise iki saniye sürdü.
Sağ gözünden düşen tek damla yaş, başından akan kana karıştı, kayboldu.
Kadın kimselere görünmemek için arka çıkıştan çıkmıştı. Huzursuzca bekleyen çocuğuna
sarıldı, yürümeye başladı.
Ömrü boyunca üzerine titrediği adamın öldüğünü hiçbir zaman öğrenmeyecekti.
(mutsuz) -son- 
—————————————————————————————————————————————————-
Yazı-yorum dergi Mayıs sayısının 56. sayfasında yer alan mini öykümü okudunuz.
Teşekkürler.
—————————————————————————————————————————————————–
Zeynep Albaraz Gençer

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Deliliğe (s)Övgü

Tuhaf, garip ve münasebetsiz düşünceler geçiyor kafamdan.
Acaba başkalarının zihninde de benzerleri cirit atıyor mu”  ya da “Doya doya dışa vursam, dışlanır mıyım toplumdan?” dedirten cinsten…Cins cins, türlü-türsüz fikirler.
Ben en iyisi kendime saklayayım, neme lazım 3 günlük dünya hayatını da “deli bu, uçmuş” damgası yiyerek, yapayalnız geçirmeyeyim. Malum toplum pek sever damga damga yaftalamayı ve dahi bayrak gibi sallandırmayı.
Albert Camus’un*; “Bazılarının, sadece normal olmak için ne büyük çaba sarf ettiğini kimse bilmiyor” sözünü sevdiğimi söylerken, aslında gizli gizli övünüyorum bulunmaz sıra dışılığım (!) ile.
Çünkü ‘normal‘; normlara uygun anlamına geliyor ve ben kimden peydahlandığı belli olmayan standartlara uymuyor olduğuma kendimi inandırmayı pek afili buluyorum.
İç ses: [Böyle böyle kendini kandırmazsan nasıl geçer bu ömür?]
Belki de ‘başarılı olanlar, fark yaratanlardır‘ öğretisine inanıyorum derinlerde bir yerde.
İç ses: [Hadsiz! Kimin hayatında ne fark yarattın? Dünyanın hangi çivisini yerine taktın?]
“Fark yaratma” dürtüsü, nevi şahsına münhasır olma isteği, pek çoğumuzun bilinçaltında var sanki.
Bu dünyadan geçen-göçen 100 milyar insan arasından hatırlayabildiklerimiz hep o “fark yaratanlar” değil mi?

Bazen; Goethe, Nietzsche, Dostoyevski, Oğuz Atay, Zweig, Virginia Woolf, Reşat Nuri Güntekin, Marie Curie bizim devirde yaşasaydı nasıl olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Dostoyevski’nin kitap pasajlarını Facebook’ta paylaştığı, Marie Curie’nin radyoaktivite deneylerini Instagram’dan duyurduğu ve Mozart’ın Youtube üzerinden konçerto dinlettiği fantastik bir dönem hayal ediyorum.
Neden olmasın? Belki paralel evren diye bir yer vardır ve buna benzer olaylar yaşanıyordur.
İç ses: [Buraya yazılanları bir sonuca bağlamak zorunda mıydık? Yoksa istediğimiz gibi at koşturabiliyor muyduk?]
Karşı iç ses: [Hani standartlar, normlar, klişeler seni ırgalamıyordu?  Her şey illa giriş-gelişme-sonuç örüntüsünde mi ilerlemeli? Yaz işte istediğin gibi.]
Öyle olmuyor.
Yazamıyorsun. Söyleyemiyorsun. Çizemiyorsun.
Her aklına eseni yapamıyorsun.
Bildiğimiz, ispatlanmış bir tane hayatımız var; onda da çoğu şeyi “öyle gerektiği için” uyguluyorsun.
*   ‘Albert Camus’ isminden sonra gelen eklerin nasıl ayrılması gerektiğine karar verilememiş edebiyat camiasında. Okunuşu Kamü olduğu için “Camus’nün” yazan var, Camus’nun diyen var. Olası tenkitleri savuşturmak için koydum yanına o yıldızı. Bu da böyle biline. 
SON.

14 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Sayıklamalar

“Nasıl yazıyorsun?” sorusuna verdiğim bazı klişe yanıtlar var:
“Sessiz sakin bir köşede”
“Tek başımayken”
“Kafam bozukken”
“İçim doluyken”
gibi…
“Neden yazıyorsun?” diye soran olmadı bugüne kadar ama eğer olursa verebileceğim yanıtlar muhtelif.
“Dünyaya uyum sağlayabilmek için”
“Delirmemek için”
“Akıl ve ruh sağlığımı korumak için”
“Gerçeklerden kaçmak için”
“Kaçmaya çalıştığım gerçeklere yaklaşabilmek için”
“İçimi dökmek için”
“Umursamamak için”
“Uyuşmak için”
“Unutmak için”
“Hatırlamak için”
Hem yazmak suç, ayıp ve günah kategorilerine girmiyor. (en azından şimdilik) Nefsi müdafaa yapıyorum bir yerde. Kendimi savunmasız bırakmamaya çalışıyorum.
Gülmek istiyorum. Kahkaha atarken beyinde salgılanan hormonların eşi benzeri yok başka hiçbir eylemde.
Güldürebilmek bambaşka bir mutluluk, apayrı bir zevk.
Bir insan size kahkahalarla gülüyorsa, –tabii yere düşerek kendinizi gülünç duruma düşürmenizden bahsetmiyorum-, onu tamamen ele geçirmişsiniz, benliğine sızmışsınız demektir.
Çünkü karşılıklı gülenler arasında görünmez köprüler kurulur.
Ben birlikte güldüğüm insanlara kıymet veririm ve fark ettirmeden onları kalbimin ayrı bir odacığında misafir ederim.
Benim kalbimde 4 odacıktan fazlası var. 🙂
Ayrıca evet, bu yazı derinliksiz, konusuz, ölçeksiz ve biraz da mesnetsiz.
Bu seferlik böyle olsun.
…..
“içimden geldiği gibi”
…..

“Beraber gülmediğiniz bir insan ile mutlu olamazsınız”

Fyodor Dostoyevski

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Ruh Temizliği

Su testisi su yolunda bile kırılsa üzülürüm ben.

Hak etti, buldu belasını” demem, diyemem çoğu zaman. “Keşke o yola girmeseymiş” derim.

İyilik meleği olduğumdan değil.

Ben de en az herkes kadar kötüyüm.

Sadece hepimizin bir gün “her yola” girebilme riski olduğuna inandığımdan ötekileştiremem, yadırgayamam. Kınamaktan korkarım o meşhur sözden ötürü.

Kıskançlık gibi zehirli duygular var nüvemizde; ne öğütücü, ne mahvedici ve de yakıcı bir his.

Çocukken annenle baban başka bir çocuğu veya kardeşini sevdiğinde için burulmuştur.

Ya da dokunmak için yandığın adam, başka kadına gözlerinin içi gülerek baktığında kalbin oyulmuştur.

Bunlar sevgi temalı kıskançlıklar…Bir de bunun “başkasının sahip olduklarına haset etme” versiyonu mevcut ki en korktuklarımdan biridir.

Almanların “Schadenfreude” olarak terimleştirdiği, “diğerinin acısından mutlu olma” hissiyatına sahip mahluktan çekinirim ben. Sen üzgünken acıyan gözlerle “ah-vah” eden, arkasını dönünce için için sevinen –tabiri caizse– yavşaklardan olabildiğince kaçarım.

Kötü gününde yanında olan dost bulmak kolaydır denir. Ölüm, iflas, ayrılık gibi evrensel kabul gören ortak acıları yaşadığınızda etrafınızdakiler sizinle empati yapar, çoğu da gerçekten üzülür ve sizi teselli etmek ister.

Ama bunun tam tersi zamanlarda, örneğin terfi ettiğinizde, hayalinizi gerçekleştirdiğinizde, tutkulu bir aşk yaşadığınızda sizinle birlikte sevinen, ama gerçekten içinden coşarak sevinen az insan vardır.

Zaaflardan, zayıflıklardan, kıskançlıklardan arınmak öyle güzel hafifletir ki ruhunuzu, gökte süzülen kuşlara dönersiniz adeta.

Dünyevi geçici hırslarınıza yenik düşmediğinizde, maddi zevklerden kurtulup insanlığa fayda sağlamak istediğinizde mutlu olma ihtimaliniz artar.

Mevlana der ki; “İstediğin şey oluyorsa bir, olmuyorsa bin hayır ara

Sizde yoksa eğer, elbet bir sebebi vardır.

Olanla yetinin.

Ruhunuzu hafifletin.


 

Not: “Bu kadar uzun yazıları okuyamam, bana kısa cümleler lazım” diyenler için Instagram hesabı açtım. 🙂  @zeynepalbarazgencer

 

 

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi