Category Archives: Gündem Dışı

Uluslararası ilk yazım…

“Karantina bana ne öğretti” başlıklı yazım, Köln/Almanya Kliteratur dergisinde yayımlandı.

12 senelik yazı maceramda, beni ziyadesiyle mutlu eden olaylardan birini sizlerle de paylaşmak istedim.

Nicelerine…Sağlık ve huzurla…

(Sayfaya bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.)

https://kliteratur.de/2021/06/03/3271/#more-3271

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Dengesizliğin Dayanılmaz Ağırlığı

Kanepemden, işimden, kahveden, kavgalarımdan, dostlarımdan, diş taşlarımdan, gülmekten, iç çamaşırlarımdan, doğmuş olmaktan, ölecek olmaktan, adaletsiz dünyadan, pırasadan, anti-depresanlardan, ataletimden, enerjimden, fotoğraflardaki gülen yüzümden, çamaşır makinesinden, mezar taşlarındaki yazılardan, şarkılardan, fotosentezden, dopaminden, yargılamaktan, yadırgamaktan, ahmakıslatan yağmurdan, çift şeritli yollardan ve dönüşü olmayan yıllardan usandım!

Ne sebeple dünyaya geldiğimi bulmam gerekiyor. Bütün bu ızdırabın bir nedeni olmalı!

Zihnimden en keskin cümle dökülüyor usulca:

“Keşke hiç doğmasaydım.”

…………

Kalemleri, enginarları, kaybolan kitap ayraçlarını, aile bağlarını, aylaklıklarımı, kahverengi bot giymeyen tırtıllarımı, turunç reçelini, palmiyeleri, Gogol portresini, kemiklerimi, kahve çekirdeğini, sarılarak nefes kesmeyi, onun kirpiklerini, övülmeyi, sandıkta bekleyenleri, adrenalini, doğum günlerimi ve seni nasıl seviyorum!

Ne sebeple bunca güzelliğin bana bahşedildiğini bulmam gerekiyor. Bütün bu sonsuz mutluluğun bir nedeni olmalı!

Zihnimden en yumuşak cümle dökülüyor usulca:

“İyi ki gelmişim bu gezegene!”

&-&-&

(‘Tutunangiller’ fanzininde yayımlanan yazımdan alıntıdır.)

8 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Makinist Perişan

Eski yazılarımdan birinde şöyle demişim:

Her zaman düz yazı olmuyor. Bazen vites 3’te kalmışken yokuş çıkmaya çalışıyorum. O zaman anlıyorum ki ‘mısra’ paklayacak halimi. Şair olmadan şiir yazmak da ayrı meşakkat. Araf gibi.

İşte o “mısra ile paklanmayı” seçtiklerimden “Makinist”; sevdiğim dergilerden “Edebiyatist” Ocak/Şubat sayısına konuk oldu. Bir ‘kuple’ paylaşıyorum aşağıda.

Sağlıklı, edebiyatlı ve huzurlu günler temenni ederim.

(…)

“Kompartımanda gri saçlı bir adam

Kravatının boğumu sağa kaymış

Ağlamaklı bakan kadının işaret parmağını öperken

Midesine bir bıçak saplanıyor

-İnsan bir ömür içinde bıçakla yaşayabilir-

(…)

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Duyuru

Sevdiğim edebiyat dergilerinden Kitap Eki‘nin Aralık sayısına misafir oldum.

Dergiye ulaşmak isteyenler için satış noktaları: Burada ve şurada

Olabildiğince– mutlu, sağlıklı, huzurlu, bol yazmalı ve okumalı bir yeni sene temenni ediyorum herkese.

Not: İlk fotoğrafı Kitap Eki Instagram sayfasından aldım. (@kitapeki_info)

2 Yorum

Filed under Gündem, Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Korkuyorum

Bu dünya iflah olmaz” demişim kitabımın 38. sayfasında. Sevmiyorum dünyayı ben. Niye sevmiyorum? Halbuki ne güzel okyanuslar, kiraz dalları, taç yaprakları filan var.


Ama benim milyarlarca yıl önce, nefis şekilde oluşmuş gezegenin kendisiyle derdim yok ki zaten.
Binlerce yıldır savaş diye bir saçmalık var. Kılıçtan geçirenler, ‘düşmanın’ derisini yüzenler, yakarak öldürenler, insanların kafasını kesenler var.


Sonra mesela 2 yaşında bebeğe, cinsel organını sokarak öldürenler var. 14 yaşında çocuğa şehrin ileri(!) gelen yavşaklarının (bit yavrularını tenzih ederim) aylarca tecavüz etmesi ve hiç ceza almadan hayata devam etmeleri gibi milyonlarca olay var. Kendi kızına tecavüz ederek hamile bırakan, sonra da yıllarca hem kızını hem de doğurduklarını evinin bodrumunda hapseden baba var.


Kölelik var mesela, ten rengi farklı diye bir insana yapılmış, okumaktan bile imtina edeceğimiz işkence yöntemleri var.
Para için eroin üreterek/satarak çoluk çocuk öldürenler, hayvanlara akla hayale gelmeyen eziyetleri yapanlar, biriyle birlikte oldu diye kendi çocuğunu canlı canlı gömenler, biraz daha zenginleşmek için sürüyle insanı açlıktan ölmeye mahkum edenler, deprem yardımına giden tırları yağmalayanlar, enkaz altında görünen kollardan yüzük çalanlar var.


– “Bunları niye okuyorsun? Niye didikliyorsun? Hayatın güzelliklerini görsene!” (Ben okumayınca yok olmuyor ki bunlar.)

Niye yazdım bunları? Beğeni almak için mi? Bilakis, en az beğeni bu tarz nevrotik yazılara geliyor. Kimse sevmiyor böyle negatiflikleri okumayı.

İçimi döktüm sadece. Bir halta yaramaz.

Yaşamak sağlığa zararlı mıdır acaba?

Uyanıp Dünya ile yüzleşmem lazım.


11 Yorum

Filed under Gündem, Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İtiraflar

Bugün edebi yazı yok.

Kelime oyunları, tecahül-ü arifler, teşbihler, süslü tasvirler yok.

Bu sayfayı açtığım vakitte, yani 11 sene önce, sloganı “veni, vidi, vici – içimden geldiği gibi” idi.

Gezdiğim yerleri, izlediklerimi, okuduklarımı anlatarak başlamıştım ve kendimce Julius Sezar’ın “geldim, gördüm, yendim” sözünün çok yaratıcı  olduğunu düşünmüştüm. Sonraları açılan gezi sayfalarının yarısında aynı deyişi gördükçe, sıradanlığın kekremsi tadını ağzımda hissetmiştim. (Kekremsi tat? Metafor yok demiştik ama!)

Başlığın yarattığı beklentiyi boşa çıkarmamak adına ufak bir itirafla başlamak istiyorum: Sıra dışı, yaratıcı, aykırı olmak, toplumun genelgeçer kabullerine karşı durmak, nev-i şahsına münhasır biri olarak anılmak istiyorum.

Öldükten sonra yüzyıllar boyunca saygıyla hatırlanmaya değecek işler yapayım, kimse beni unutmasın; kitabımın, yazdıklarımın değeri ben hayattayken çokça bilinsin, göçtükten sonra ise şaha kalksın. Beni çok seven bir yakınım, gün yüzüne çıkmayan müsveddelerimi bulsun, kitap haline getirsin. Bu benim bilmem kaçıncı eserim olmuş olsun. Sonraki kuşaklar, yazdıklarımı bulup “ne kadar zeki, duyarlı, dünyaya katkısı bol, farklı bir insan” desinler.

Bütün bunların ne anlamı var? Yazarken bile içimdeki ses “kendini ne kadar ciddiye alıyorsun” diyor. Fakat neden almayayım ki? İnsanın kendini önemsemesinin tuhaf karşılanmasını anlamıyorum. Evet biliyorum, evren ölçeğinde yok hükmündeyiz, kum zerresinden beter haldeyiz, biz kimiz? Ama ben içinde yaşadığım bedeni, ruhu tanıdığım için, onlarla ilgili hayal kurabiliyorum. Ha, insanlar tarafından kendi istediğim sıfatlarla anılmak, dünyada çok faydalı işler yapmış olmak neden bu kadar önemli?  Elbet var bir psikolojik sebebi, lakin ben bilmiyorum.

Şimdilerde bana bu sıklıkta kitap okumayı nasıl becerdiğimi soranlar, gayretimi takdir edenler oluyor. Uzunca bir süre, rahatsız edici bir obsesyonum vardı.  Kitapta yer alan bir cümleyi asla tek sefer okumayla bırakmıyordum. Anlamadığım vehmine kapılarak, defalarca başa alarak aynı sayfada takılı kalıyordum. Canım sıkıldı, bir müddet hiçbir kitabı elime dahi alamadım. Okumaktan soğudum. Çocukluğumda, ilk gençlik yıllarında bir gecede bitirdiğim kitapları özledim. 3,5 yaşında okumayı öğrendiğimden beri en büyük keyiflerimden biri olan eylemi çok uzun bir süre yapamadım.

Sonra, ‘obsesyon’ deyince daha havalı duran bu takıntımı başka çeşitleri takip etti. Yaşamayanın empati kuramayacağı düşünce girdapları diyebiliriz bunlara.

Beynin ne tür çılgınlıklara açık olduğunu kanıtlayan, dehşet verici psikolojik vakalar okudum. “Ya benimkiler de bu raddeye varırsa” diye korktum. Mücadele ettim. Yaşadıklarımı, düşüncelerimi kitap haline getirmek istedim.  İnsanların “deli” gözüyle bakmasından, dışlamasından çekindim. Malum; insanın ruhunu, zaaflarını, tuhaflıklarını bu derece masaya sermesi sorun çıkarır. Tam da anlattığı yerlerden vurulur.

Şimdi niye yazıyorum? Çünkü artık pek umrumda değil. Bu yazıyı yüzlerce kişi okuyacak. Kimileri –henüz hiçbir şey anlatmadığım halde– türlü yaftalar yapıştıracak. Bazıları açık sözlülüğüme gıpta edecek. Birileri neden bahsettiğimi anlamak için kafasını dahi yormayacak.

Fakat benzer duyguları yaşayan birinin göğsündeki sıkışmanın biraz rahatlaması, atlatma ihtimalini düşünmesi, yalnız değilim hissi; bunlardan daha önemli.

Rast gele.

 

 

 

14 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Uykuluk

Kaldırımda tek başına beklerken yaya geçiş düğmesine basmaya çekinen kişi ile, yolda rastladığı kavgayı ayırmak için cansiparane atılan aynı insan aslında biliyor muydunuz?

Ve bu zat; kaldırıma bir yaya daha geldiğinde kendini güçlü hisseder, çünkü bir gruba dahil olmuştur ve artık “bir kişi için trafiği durduran düşüncesiz, bencil” olarak anılma riski ortadan kalkmıştır.

Ruhumuzda korkaklık-cesaret, liderlik-çekingenlik, sadakat-hainlik gibi karşıt duyguları aynı anda barındırıyoruz. (Liderlik kelimesine tam anlamıyla zıt bir sözcük bulamadığımı itiraf etmeliyim. Kelimelerle düşündüğüm ölçüde oynayamıyor olabilirim.)

Biri arkadaşlarıyla oturduğu masada ne yenileceğine karar veriyor ya da stadyumda tezahüratı başlatıyor diye ona “lider ruhlu” diyemeyiz, üstelik bu sadece demode iş ilanlarında kalan bir tanım artık.

Çok karmaşığız, ne istediğimizi, gerçekte nasıl biri olduğumuzu bilmiyoruz. (yardımsever, bencil, fedakar, tembel, gayretli, “iyi”, “kötü”, ahlaklı, uçarı, sıkıcı, seksi, fırlama, duyarsız, bayağı, zeki, sinir bozucu?)

Sahip olduğumuz şartlar altında pozitif özelliklerle anılıyor olsak bile, elimize fırsat geçerse veya menfaatlerimiz zarar görürse ne kadar “alçalabiliriz” haberimiz yok.

Olmasın da zaten. Negatif özelliklerimle yüzleşmeye hiç mecalim yok.

Bu zamana kadar (Tesla’nın bobini icat ettiği yaştayım) “gece yaşamayı seven” biri zannetiler beni. Oysa “baykuş tipi uyku düzenini” benimsememin tek sebebi, uyuma safhasını mümkün olduğunca geciktirmekti.

Bilimsel açıklamasını henüz öğrenemedim, lakin bebeklerin uykusu geldiğinde ağlama sebeplerinin “bilmedikleri boyuta geçme endişeleri” olduğunu düşünüyorum. Kendimde de benzer bir saçmalık olduğunu zannediyorum.

Gecelerin zor olduğunu, ‘katran karalığını’ ve bilumum romantik özelliğini yazmış şairler asırlardır.

Yaşamışsınızdır; yüreğinizi sıkıştıran mengeneler, siz yatağa girince (uyumak için) baskıyı arttırmaktan zevk alırlar. Adeta yastığından, yorganından, başucundaki su bardağından bile nefret ettirirler. Durumun vahametine ve meşrebine göre ağlarsın, seneler önce öğrendiğin ama bir işe yaramayan uyuma tekniklerini denersin, olmadı kalkar bir tane yakarsın.

(Güçlükle uykuya daldıktan sonraki -çoğunlukla- korkutucu diğer aşamayı, yani paralel alemdeki hayatımız olan rüyaları es geçiyorum. Anlatmak istemiyorum.)

Sonra uyanırsın.

Kısa bir duraksama ve dünyaya alışma evresinden sonra (bir nevi doğum), geceki mengene çenelerinin rahatladığını fark edersin.

Yeni bir gün, yeni umutlar” klişesine inanırsın. (Ya da inanmaya başlasan iyi edersin.)

Lanet olsun bu boktan güne” diyerek uyanma seçeneğimiz de var tabii.

Ama “bakalım Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki yeni dönüşü bana neler getirecek” diye düşünerek ayılmak sanki biraz daha keyifli.

 

Mutlu rüyalar.

 

 

 

 

 

 

 

7 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Tesadüf

Yaşam rastlantılarla dolu bir balondur ve ölümünüz; ağaca tırmanmış bir kediden kaçan güvercinin, gagasıyla o balonu patlatma ihtimali kadar yakındır.

O kedi ağaca; bahçede kudurmuş gibi havlayan, ağzı salyalı, zifiri siyah köpekten kaçmak için çıkmıştır.

Köpek; o gün sinirli bir sabaha uyanmış olan, asabi sahibinin pataklamalarından korktuğu için deli gibi ulumaktadır.

Asabi sahip neden sinirli uyanmıştır?

Rüyasında, çocukluğunda işlediği –her veledin huyu olan türden– masum, dikkate değmez bir kabahat işlemiştir.  Lâkin annesi onu kızgın yağ ile haşlamak suretiyle cezalandırmıştır.

Sahip, kolundaki yangını beyninin sol lobundaki tüm nöronlarda hissederek uyanmıştır. (Sağ lobunun tamamı; saçma bir aşk ile bağlı olduğu, kendisinden haberdar bile olmayan o meluna tahsis edilmiş olduğu için, devre dışıdır.)

Vücudunun sağ tarafı yanarken, iç çamaşırı (terden) sırılsıklam halde uyanır, rahmetli annesini hatırlayarak ağlamaya koyulur.

Onun canhıraş ağlamasını duyan zifiri siyah köpek delirir, vaveylayı duyan kedi korku içinde 9 metrelik ağaca tırmanır, güvercin can havliyle pike yaparak kanat çırpar ve BUM!

En güzel seyrinizdeyken, ölürsünüz.


Geçenlerde, robotların çocuk doğurma yetisine ne zaman sahip olabileceğine dair felsefi ve boğucu bir sohbet yürüttükten yaklaşık 1 saat sonra izlediğim animasyonda, bebek doğuran seks robotlarının yaşadığı ütopik bir galaksinin anlatıldığını şaşkınlıkla seyretmem sizce tesadüf mü?

Yoksa benim o filmi izleyeceğimi bilen “kader”, zihnime bu fikri mi yerleştirdi?

Acaba bu yazıyı yazarak, okuyan birinin yaşayacağı tesadüfe zemin mi hazırlıyorum?

 

“Kainatta, tesadüfe tesadüf edilmez.”

Socrates

 

 

13 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Sevdiğim Kitapları Sordular

Bugüne kadar seni en çok etkileyen 4 kitabı yazar mısın?” denildiğinde, insan önce afallıyor. Zihnini biraz çalkalıyor, çocukluğunu düşünüyor; sonra alt raflardan bir kitabı çekiyor, bu sefer üsttekiler üzerine devriliyor.

Marie Claire dergisi bu soruyu bana yöneltip hemen yanıtlamamı isteseydi, muhtemelen gülerek “ay çok zor bir soru” der ve süre isterdim.

Neyse ki onlar peşin peşin 1-2 gün vererek, düşünmeme imkan tanıdılar.

Uzun lafın kısası; Marie Claire dergisinin Şubat sayısında arz-ı endam ediyorum.

Eline geçiren, 78. sayfaya bakabilir.

🙂

Sevgiler.

 

 

 

11 Yorum

Filed under Enteresan Deneyimler, Gündem Dışı

Susma

Dünyanın kaç bucak olduğunu

Yedi Tepeli İstanbul’u

Pi sayısının sonsuzluğunu

En sevdiğim hüzzam besteyi

Sırat köprüsünü nasıl geçeceğimi

İki ile ikinin hiçbir şey etmediğini

Yok olmanın, var olmayan hafifliğini

Mevsiminde makbul olan balığı

Gezegenin yedi harikasını

Socrates ile Eflatun’un yakınlığını

Ve ölümden sonraki hayatımı

Senin

Sesinden

Dinlemek istiyorum.

                                                                           

                                                                                                  Zeynep Albaraz Gençer


Her zaman düz yazı olmuyor. Bazen vites 3’te kalmışken yokuş çıkmaya çalışıyorum. O zaman anlıyorum ki “mısra” paklayacak halimi.

Şair olmadan şiir yazmak da ayrı meşakkat. Araf gibi.


 

23 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat