Monthly Archives: Ağustos 2017

Duvar Yazıları

  • Son yıllarda kitapçılarda yaşadığım moral bozukluğundan bahsedebilir miyim? Okunması gereken binlerce kitap olduğunu görünce yaşadığım eksiklik duygusundan, ‘bu kadar bilgiyi nasıl öğreneceğim‘ korkusundan, ‘millet her şeyi yalayıp yutmuş, geride kaldım‘ kompleksimden…Örneğin Oğuz Atay’ın bir söyleşisinde öykündüğü yazarların adı geçiyor, çoğunu hiç bilmediğimi fark edip telaşla isimlerini ve eserlerini aratıyorum. ‘En azından hangi tarihlerde yaşamışlar onu bileyim‘ diyorum…Sonra çoğunu unutuyorum…Sevdiğimi iddia ettiğim bazı yazarların sadece bir kitabını fi tarihinde okuduğumu görüp utanıyorum… Kendimi kitapların içine gömüp, gerçek dünyanın pisliklerinden uzaklaşsam diyorum, o da olmuyor. Metrobüste hayatta kalma savaşı sırasında ısrarla kitap okuyabilen insanlar var mesela. Oysa ben karşımda ağlayarak annesinin ömrünü törpüleyen bebeği incelemeyi veya yanımdakinin telefonundan yazışmalarını gizlice dikizlemeyi daha eğlenceli buluyorum.
  • Telefonları gönül rahatlığıyla kapatabildiğimiz tek yer ‘uçak’ sanırım. Aksi takdirde hep cevap vermek zorundasın arayanlara… Çalıyorsa ve açmıyorsan ayrı dert, kafa dinlemek isteyip “ulaşılamıyor” olsan ayrı. Evet; “cep telefonu olmadan ne yapıyorduk” kısmı doğru, ama modern pranga olduğu gerçeğini yadsıyamam.
  • Çatalı ağır çekimde ağzına götüren, dudaklarını kibarca kapatmak suretiyle lokmasını dili ve damağı arasında kaydıran zarif insanları gördükçe, kendimi elindeki eti ağzıyla parçalayan,”kımız getir bana hancı” diyen Tarkan gibi hissediyorum.
  • Ölmek size de tuhaf gelmiyor mu? Niye bunu konuşmuyoruz hiç?  Tabut denen tüyler ürpertici daracık tahta parçası içinde toprağın altına gireceğimizi düşününce aklınız çıkmıyor mu?  “Doğmak” kelimesi için sadece ‘dünyaya gelmek’ tabirini kullanıyorken, “ölmek” için 50’den fazla söz grubu olması dikkatinizi çekmiş miydi?  (vefat etmek, rahmetli olmak, gebermek, Hakk’ın rahmetine kavuşmak, can vermek, merhum/e olmak, dünyadan göçmek, nalları dikmek, cavlağı çekmek, gözlerini kapamak, mevta olmak…)
  • Seneler evvel beni çok üzen bir konu vardı ve ben bunu yazarak hafifletmek istemiştim. Ama o kağıdın bulunmasından o kadar korkmuştum ki, kelimelerin sadece baş harflerini yazarak sayfaları doldurmuştum. Dünyanın tüm şifre çözücüleri gelse çözemezdi yani. Ameliyattan önce anesteziste de 10 defa “lütfen beni ayılmadan önce kimseyle görüştürmeyin” diye tutturmuştum. Sanki dünyanın en önemli sırlarını saklıyormuşum ve herkes benim boktan bilinçaltımın peşindeymiş gibi…Neden kendimizi ve olaylarımızı bu kadar önemsiyoruz acaba?
  • Ödüllü bir filmin baş karakteri olan nobel ödüllü yazar diyor ki: “Yazılarımın beğenilmesi gururumu okşadı, ama akademisyenlerin, kralın ve uzmanların onayladığı konfor alanında olmak beni bitirdi.”  Özetle bahsettiği şu; yazar dediğin aktivist olmalı, anarşist olmalı, dünyayla ters düşmeli, herkes tarafından beğenilmemeli, yanlışlıkları söylemeli… Yazar değil de ‘yazan’ biri olarak şunu düşündüm: Dünyadaki yanlışları, puştlukları söylemek kolay da, kendi yanlışlarımı nasıl itiraf ederim? Sevilmeme, beğenilmeme ve onaylanmama korkusu ile nasıl baş ederim?
  • “Sevmek” karşılıksız bir eylem…Sevişmek deyince çift taraflı işteş fiil oluyor. “Bakmak – bakışmak” gibi. Bakmadan bakışamazsın, ama sevmeden sevişebilirsin. (Cinsel felsefe diye bir dal varsa eğer, ben şu an    –üstüme vazife olmayarak– oradayım.) Bu arada; beyin sevişmesi diye bir şey var. Konuşarak, bakışarak iç içe geçmek olarak tanımlayabiliriz belki. Tarifi güç. Hem biz şarkılarda “sevişmek” kelimesine gelince sesini kısan bir nesiliz. Böyle şeyler uluorta konuşulmaz…

 

4 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Mektup

Anne,

Sana söylemek istediğim, ama sadece yazarak edebileceğim teşekkürlerim var:

  • Lafın gelişi, öylesine değil. Ne olursa olsun sadece beni düşündüğün, benim mutluluğumu istediğin ve beni bu dünyada en çok seven insan olduğun için,
  • Hayatın boyunca hiçbir zaman el âlemin ne dediğini umursamadığın, bana da bunu aşıladığın  için,
  • Kavga etsek bile, biraz durulduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi “canım nasılsın” diye beni aradığın için,
  • Dünyevi hırslara hiç kapılmadığın ve bana hep iyi insan olmanın önemini öğretmeye çalıştığın için,
  • Organik beslenme mevzuatı henüz günlük hayatımıza girmemişken, taze otları kursağıma, katkısız yemeklerin önemini beynime işlediğin için,
  • Kimse için değil, kendim için yaşamamı öğrettiğin için,
  • Dostluğun önemini öğretip; güzel kalabalıklarda büyümemi sağladığın için,
  • Bilmemenin değil, kötü niyetin ayıp olduğunu öğrettiğin için,
  • Kendimi sevmem ve dünyayla barışmam adına sürekli beni telkin ettiğin için,
  • Annelik kurumu elverdiğince, sana hep doğruları söylememe olanak sağladığın için, (bazı şeyler söylenmez)
  • Aranın iyi olmadığı,  hayatın boyunca düpedüz canını sıkmış kişilere karşı beni kışkırtmadığın; aksine ben sinirlendiğimde bile “saygımı korumamı” öğütlediğin, hatta onları sevmemi sağladığın için,
  • Ruhsal dalgalanmalarıma anlam veremediğin zaman bile bana saygı gösterdiğin için,
  • Merhametli ve vicdanlı olmayı öğrettiğin için,
  • Her türlü sofranın keyfini çıkarttığın, ama hiçbir zaman suyunu çıkartmadığın için,
  • Ailemizi bozmadığın için,
  • Ciçeklerle konuşup mutlu olmak veya ağaçtan topladığın meyveleri yediğinde dünyalar kadar sevinmek gibi benim tam anlayamadığım duyguları yılmadan bana da hissettirmeye çalıştığın için,
  • Makyajını temizlemeden yatma” diye beni uyardığın için,
  • İncelik yapmanın, hatır bilmenin, cömert olmanın güzelliğini öğrettiğin için,
  • Uykusuz kaldığımda, bir yerim ağrıdığında için cız ettiği için,
  • Ben ders çalışayım diye senelerce başımda beklediğinde aklın hiç dışarıda kalmadığı için,
  • Hayatında hiç hazır çorba yapmadığın için

Ve beni dünyandaki her şeyden daha fazla sevdiğin için,

Teşekkür ediyorum.


 

Baba,

Sana söylemek istediğim, ama sadece yazarak edebileceğim teşekkürlerim var:

  • Beni fanusta saklamadan, sıkmadan kolladığın ve doğduğumdan beri güldürebilen tek erkek olduğun için,
  • Babalar günü öncesinde resmedilen klasik baba figürünü tepetaklak ettiğin için,
  • Üzüntüden ve ağlamaktan kolum uyuştuğunda sabaha kadar kolumu ovduğun için,
  • Hatalarına rağmen gönlümü aldığın ve tüm kırılıp dökülmelere rağmen annemin hala seni sevmesini sağladığın için,
  • Her zaman en yetenekli dans eşim olduğun ve cümle alemin ağzını açık bıraktığın için,
  • İlginç küfür ve argo dağarcığının bir insana nasıl yakışabileceğini gösterdiğin için,
  • “Karizmatik ve komik baba” olarak; ben küçükken arkadaşlarımın hayranlığını kazandığın için,
  • “Babana bile güvenme” sözünün ne kadar yanlış ve bazen de doğru olduğunu gösterdiğin için,
  • Özel günlerde sabahın kör kandilinde yürüyüşe çıkıp, dönüşte çiçek aldığın için,
  • Hiçbir şeyi ciddiye almıyor gibi görünmene rağmen, aslında her şeyi ciddiye aldığın için,
  • Her şeyi ciddiye almana rağmen, ağzını yamultarak “salla gitsin” mimiğinle ve “her şey düzelir” tavrınla bana güç verdiğin için,
  • “Feleğin çemberinden geçmiş” haline rağmen aslında gözlerin hep çocuk gibi baktığı için,
  • Aylar süren küslüğümüzden sonra bir şekilde işleri yoluna koyduğun için,
  • Hassas konularla bile inceden dalganı geçip, “yok bu halde gülemez” dediğim insanları dahi güldürebildiğin, puslu havayı doğal yoldan dağıttığın için,
  • Çocukluğumu kaçırmandan dolayı duyduğun pişmanlığı artık dile getirebildiğin için,
  • Eskiden kabul etmememe rağmen; “merhametten maraz doğar” sözünün doğru olduğunu bana öğrettiğin için,
  • Teatral taklitlerin için,
  • Kimsenin aklına gelmeyen inceliklerinle, birden yıldız olabildiğin için,

Ve hayatım boyunca gururla senin kızın olduğumu söylememi sağladığın için,

Teşekkür ediyorum.

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi