Açıklama

Bundan yaklaşık 2 ay önce, İçimdeki Kaktüs adlı kitabımın Tara Kitap Yayınevi’nden  çıktığını muştulamış, sevincimi paylaşmıştım.

Duygularım sadece “sevinç” ile sınırlı olmadığından, “mutluluk, endişe, heyecan, korku, şaşkınlık, hüzün, gurur, mahcubiyet, tedirginlik ve coşku” hislerimi de ayrıca not düşmüştüm.

Kitabın ilk baskısının; 1 hafta gibi uçuk bir sürede tükenmesi yetmezmiş gibi, şu sıralar 2. baskının bitmesine de sayılı adet kaldığı haberi geldi.

Şimdi vereceğim bilgiyi paylaşmak genelde ayıp karşılanır. Ama bunu söylememek, kitabı alan yüzlerce insana haksızlık olacaktır:

Satılan tüm kitapların yazar gelirinin KAÇUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı) bağışı tamamlandı.

Başlarda, elimde olmayan sebeplerden ötürü; yalnızca Tara Kitap internet sayfası üzerinden yapılacak alımlar için geçerliydi bu bağış. Ancak Tara Kitap ne yaptı etti, D&R, Idefix ve Kidega satışlarındaki yazar gelirini de KAÇUV’a bağışlamanın bir yolunu buldu.

Şükürler saymakla bitmez. Ne kadar yazarsam yazayım; yanımda duran, vesile olan, kitabı alan, okuyan, destekleyen ve beni uçuran kişilere teşekkürlerimi eksiksiz ifade edemem.

Sağ olun.

Var olun.

www.tarakitap.com

www.dr.com.tr

www.idefix.com

www.kidega.com

 

 

8 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

İçimdeki Kaktüs

Esasında uzun uzun, ballandırarak anlatmak istediğim çok şey var.

Gönlüm; 10 sene önce blogu ilk açtığım zamandan girip, son yıllardaki harıl harıl yazma maceralarımdan çıkmak istiyor. Ama lafı uzatmayıp, sadede geleceğim:

Yazdıklarım birleşti, kitap halini aldı ve Tara Yayınları’ndan çıktı.      Adı, “İçimdeki Kaktüs”.

Satışa sunulduğu mecralar:

www.tarakitap.com

www.dr.com.tr

www.idefix.com

www.kidega.com

Mutluluk, endişe, heyecan, korku, sevinç, şaşkınlık, hüzün, gurur, mahcubiyet, tedirginlik ve coşku. Hissettiklerim bunlar.

Bugüne kadar yazdıklarımı okuduğunuz, beğendiğiniz, desteklediğiniz için çok teşekkür ediyorum.

 

38 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Tabut Güncesi

Toprağın altından yazıyorum size bunları. Hemen ekşitmeyin yüzünüzü, daha 3 gün oldu gömüleli, hala son gördüğünüz gibi yüzüm ve ellerim.

Hayatımın muhasebesini yapmak için epey vaktim oldu, zira burada düşünmekten ve yazmaktan başka hiçbir işim yok.

Sizi izliyorum; oradan oraya koşturuyorsunuz telaşlı karıncalar misali, tıpkı 4 gün öncesine kadar benim de yaptığım gibi.

Burayı size nasıl tarif etsem; kuş olup uçmanın bile hafif kalacağı bir özgürlük.

Sınır yok, kısıtlama yok, baskı yok; hep için için hayal ettiğiniz gibi.

Aklınızdan geçenleri yapmakta zorlanıyorsunuz hâlâ, görüyorum. Oğuz Atay’ın “Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım. Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım”  cümlelerine ilk rastladığımda 23 yaşındaydım. Kendimi yokladım önce, “yok canım, ben bugüne kadar ne istediysem yaptım” dedim cılız bir sesle.

Aynı satırları ikinci kez okuduğumda bu sefer otuzlu yaşları devirmiştim. “Ah” dedim içimin en dip köşesinden…”Bu benim işte…!”

Ebediyetten gönül rahatlığıyla bildiriyorum şimdi size: Hangi resmi asmak istiyorsanız asın, kimi sevmek istiyorsa gönlünüz, çılgınca sevin ve hayatınızı nasıl geçirmek istiyorsanız öyle geçirin.

En kötü ne olabilir ki? Olsa olsa beğenilmeyen bir resim asmış olursunuz. Hem diğerlerinin sizin yaptıklarınızı onaylaması veya takdir etmesi neden önemli olsun ki? Kim için yaşıyorsunuz, neye heba ediyorsunuz tek ömrünüzü?

Tuzu kuru bir hayalet olduğum için belki de fazla hayalperest buluyorsunuz bu söylediklerimi. Size burada “hayat çok kısa, dilediğinizi yapın” edebiyatı yaptığım için alay ediyorsunuz belki de benimle içinizden.

Hem zaten ben her istenenin yapıldığı bir hayata hiç denk gelmedim…

Filmlerde bile izlemedim. Çünkü insan hep sonraki adımlarını, başkalarını, olası sonuçları düşünür, kuruntular içinde beynini kemirir durur.

Ama ben sizi gördüm! Üzerime toprak atarken kocaman şehirde kaybolmuş bir bebek gibi çaresiz ve korku doluydu gözleriniz. Ölümden korkuyordunuz, kaybetmekten, yok olmaktan deli gibi korkuyordunuz!

Çünkü insan yaşamaktan korkar, ölmekten korkar, sevmekten korkar. Hele ağır bedeller ödemekten ödü patlar.

Her yaptığımızın bir bedeli olmak zorunda mı sanki?

Oysa bir yol seçip pişman olduktan sonra dönüp kaldığımız yerden devam edebilsek ne kolay olurdu her şey.

Ben ipe sapa gelmez konuşmalara başladım, biraz ayarsız öldüm galiba!

Yaşarken ayarını bilememiştim ki, bu boşlukta nasıl bileceğim.

Görünmez zincirlerinizi, ellerinizi bağlayan halatları çözün, koparın, kırın. Çok geç olmadan yapın üstelik.

Yaşanamayanların pişmanlığı; gelip geçmişlerden daha keskin.

Çok acıtıyor.

Yaşadım, oradan biliyorum.

 

16 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Paradoks

Hiçbir şeyi tam manasıyla kavrayıp çözemeden öleceğim.

Tahammül edemediğim, korktuğum, anlamadığım onca olayı içime sindiremeden, kendimi bulamadan, içimdekileri dökemeden, sevgimi gösteremeden, endişelerimi dile getiremeden, doya doya ağlayamadan, yeteri kadar gülemeden.

Yeşil cenaze arabası trafikte önüme çıktığında hissettiğim o derin sessizlik ve ürkütücü huzur duygusunu tarif edemeden.

“Bak bütün dertleri bitmiş, terk-i diyar eylemiş” ile “Ah kim bilir ne hayalleri vardı kursağında kalan” arasında mahcubiyet duyarak.

Ambulans sireni ciğer yırtar gibi inliyorken; aklımdan geçen merhamet, acıma, “şükür benim yakınım değil” bencilliğini iliklerime kadar hissederek.

Bir felaket haberini okuyup ah vah ettikten 3 dakika sonra, hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilecek vurdumduymazlığa ulaşamadan.

En mutlu anımda “ona bir şey olursa” korkusu içinde gözlerim dolarak.

İnsanlığa, kendime faydalı bir eylemde bulunmak için yanıp tutuşurken, parmağımı bile oynatacak gücü bulamadan.

Neden doğduk diye sorgularken, toprağın altına girmekten deli gibi korkarak.

Ve içim dışım bir gibiyken, aslında görünenin zıttı olarak.

 

13 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Bir Varmış, Bir Yokmuş

Ben şimdi biraz felsefe yapacağım. İşin açıkçası, evcilik oynar gibi filozofçuluk oynayacağım. Kafamda kurduğum ipe sapa gelmez, boş düşünceleri yazıya dökeceğim. “Ben böyle şeylere inanmam, sorgulama sevmem, anı yaşarım, olan bitenin değişimiyle, geçmişiyle ilgilenmem” diye düşünenler, okumamalı bence. Ya da ayıracak birkaç dakikaları varsa, buyursunlar. Zaten genelde düşündüklerimin %10’unu yazıyorum, o yüzden kısa sürecek.

Mağarada duvara resimler çizen insan soyu, kendini birden bankaların, parlamentoların, heyula gibi gökdelenlerin içinde buldu, garip değil mi?

Aradan binlerce yıl geçmiş olması, bu dönüşümün ansızınlığını değiştirmiyor; üstelik zamanın göreceliliği bunca ayyuka çıkmışken. (Ayyuk kelimesinin, gökyüzündeki parlak yıldızlardan birini tarif ettiğini yeni öğrendim. Sürekli kullandığımız, kalıplaşmış deyimlerin kelime anlamını bulmayı seviyorum. Peki bu sizi ilgilendirir mi? Zannetmiyorum.)

Ya her şey bir sanrı ise? Ya o klişe felsefe söylemi doğru ise?

Şu an elimde tuttuğum kalem (evet yazıyı önce defterime yazdım),  içindeki 0.7 ucun üretildiği karbon, madeni paralar, koyunlar, çarşaflar, portakal ağaçları, kitap ayraçları, füzeler, Babil’in Asma Bahçeleri, petroller, öpüşmeler, diş dolguları, yalanlarımız, babaannemin anlattığı semaver…Var mıyız gerçekten?

Bu fuzuli konuya niye bu kadar tutunuyorum acaba‘ diye düşündüm, sonunda buldum. Galiba içimden, gizli gizli, bu “sanrı” olayına inanmayı arzu ediyorum.

Bütün her şey bir hayalden ibaret olsun, yaşayacağımız esas dünya bu olmasın istiyorum. Haydi biraz da edebi atıfta bulunayım; Can Yücel’in şiiri gibi; “Başka Türlü Bir Şey” diliyorum.

Okurken saçma geliyor, değil mi? Halbuki düşünürken hiç de öyle gelmemişti. Zaten ezelden beri düşündüklerimi hakkıyla aktarmakta zorluk çekmişimdir.

(İşte tam bu noktada, beni tanıyanların bir kısmı, “Yok canım, sen her zaman güzel ifade edersin kafandakileri” derken, hatırı sayılır bir grup da “Ne anlatıyorsun sen, hiç anlamıyoruz” diyecektir.)

Dememiş miydim? İnsanı en yakınındakiler bile tam manasıyla an-la-ya-mı-yor. Beni, bunun aksine inandıracak bir olay henüz vuku bulmadı.

Madem sohbet havasında geçiyor bu yazı, şunu da itiraf edeyim de bitsin bu vasıfsız iç dökme: Öleceğimiz tarihi hiç bilmememize rağmen, ayaklarımızı bu denli sağlam basarak gelecek planlaması yapmamız beni aşırı hayrete düşürüyor.

Ne yapalım yani, her an yarına çıkmayacakmış gibi mi yaşayalım” diyecek olanlara cevabım yok.  (Aslında var ama bütün bildiklerimi paylaşamam.)

Son bir edebiyat, son bir gayretle bu konuyu toparlayan en güzel dizeleri paylaşayım o zaman:

Kimsenin öldüğü yok, 

Yaşadığı da.

Herkes biraz var, o kadar

Edip Cansever

 

 

 

 

15 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Gurur

Gri, eski bir apartmanın 4. katında, koridorun ortasında karşılıklı duruyorlardı.
Adamın kadına söylemek istediği yığınla söz vardı.
Eğer cesaret edebilseydi, gurur meretinden kendini kurtarabilseydi, anlatacaktı.
Yapamadı.
Onun yerine sağ gözünü kısarak, yumuşacık baktı.
Hırpalamalarım, çocukluklarım, öpemediklerim, fevriliklerim ve sana doya doya sarılamadığım tüm zamanlar için özür dilerim” der gibi baktı.
Kadın, bu bakışın manasını anladı. Kelimeleri bulup konuşabilseydi, karşılık verecekti.
Bulamadı.
Onun yerine “Sana veremediğim hayatlar ve hayaller için beni bağışla” der gibi sağ gözünden bir damlacık yaş akıttı.
Adam, bu yaşın manasını anladı.
Kadın adamın iki elini birden tuttu, avucunun içini öptü, kokladı.
Adam kadını öpmedi. Zira o son öpücük, işleri çok zorlaştırırdı.
Sessizce, kadının merdiven dönemecinde gözden kaybolmasını bekledi.
Arkasını döndü.
7 adımda binanın ön cephesine bakan pencereye ulaştı. Asfalt ile buluşması ise iki saniye sürdü.
Sağ gözünden düşen tek damla yaş, başından akan kana karıştı, kayboldu.
Kadın kimselere görünmemek için arka çıkıştan çıkmıştı. Huzursuzca bekleyen çocuğuna
sarıldı, yürümeye başladı.
Ömrü boyunca üzerine titrediği adamın öldüğünü hiçbir zaman öğrenmeyecekti.
(mutsuz) -son- 
—————————————————————————————————————————————————-
Yazı-yorum dergi Mayıs sayısının 56. sayfasında yer alan mini öykümü okudunuz.
Teşekkürler.
—————————————————————————————————————————————————–
Zeynep Albaraz Gençer

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İnleyen Nağmeler

Dünyanın iki yüzü var,

İnsanın olmuş, çok mu?

Yer ile gök arasında ince bir çizgi,

Ölüm ile hayat arasında da.

Örtülmeyen kusurları kapatmaya yetmiyor sevgim.

Lav misali döküldük yuvadan,

Ve bıçak sırtında gezerken,

Toz olduk, un olduk, ufalandık.

Sûr üflendi, yer-gök birleşti.

Ellerim hâlâ uyuşuk, kırışık ve soğuk,

Bir gün lâl, bir gün avaz,

Ayazında buz keserken,

Sesim çıkmadı, bağıramadım.

İçim inledi en derinden,

Ne nağme anladı, ne martı.




Hayatı karmaşık hale getiren biz miyiz acaba? Bu basit sorunun yanıtını arıyorum uzun zamandır. Yazılmamış kurallar, ahlaki boyutlar ve öğrenilmiş çaresizlikler arasında gidip geliyoruz ve haberimiz mi yok? Belki de var ve böylesi hoşumuza gidiyor. ‘Keşke 500 yıl sonraki toplumları gözlemleyebilme imkanım olsaydı‘ diyorum bazen. Sonra vazgeçiyorum hemen. Çünkü ne kadar az bilirsem o kadar iyi.

Hayatımın ilk şiir denemesiydi yukarıdaki. Pardon, ilkokuldayken yazdığım “İlkbahar” ve “Arkadaş” şiirleri müstesna.  Hem “manzume” insanı değilim ki ben, “nesir” severim, uzun cümleler kurmayı bilirim.

Bazen de meramımı anlatmak için sadece susarım, karşımdakinin gözünün içine bakarım. Bağırıp çağırmadan anlaşılmak isterim.

Çoğu zaman anlamazlar. Nadiren sezecek gibi olan biri çıkar, o da korkup vazgeçer.

Çünkü “Suçlamak, anlamaktan daha kolaydır, anlarsan değişmen gerekir.” (*)


(*) Peyami Safa

17 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi