İçim Dışım Sobe

Canım hiçbir şey yazmak istemiyor.

“Ne işin var o zaman burada?” diyorsunuz.

Annesinden dayak yediği halde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur aşk” cümlesi harika anlatır durumu aslında. Yazmak, konuşmak, sızlanmak istemesem de, yine soluğu burada alıyorum. Günlüğüm burası benim, oyun alanım, kuytu köşem, mağaram, yer altım, okyanus dibinden oksijene çıktığım katmanım. Ayda bir yazdığım için ‘aylığım’ demek daha doğru belki.

‘Blog’ kelimesi nereden geliyor biliyor musunuz?

‘Weblog’ yani “internet günlüğü” teriminin kısaltılmışı. (Böyle bilgiler insanın iç sıkıntısını bir anda dağıtıverir. )

Üç gün sonra buz gibi betonlar arasından çıkan, şaşkın, ağlamayı aklına bile getiremeyen kuzu insanı hem ağlatır, hem güldürür. Onu çıkarırken ağlayan koca koca insanlar burun direğini acıtır, boğazdaki yumruyu sağlamlaştırır.

Güzel sarıyoruz yaraları, ona şüphe yok.

Giden yardımları yağmalayan birkaç soysuza, hırsıza da aldırmıyoruz. Her yerde çıkar çürük ruhlar.

Müthiş destek, müthiş birlik.

Peki sonra?

Sonra ne olacak?

Binaların kolonlarını kesenler, çürük raporu sunulmasına, hasar tespiti istenmesine rağmen ses çıkarmayan ‘ileri (!) gelenler‘, kafasını kuma gömenler, utanmayanlar…

Hiçbir şeyin değişmeyeceğini biliyoruz.

Bir sonraki afete kadar sırasıyla kahrolma, alışma, sabır dileme, dua etme, korku, kanıksama, tevekkül, unutma.

Boş alanlara, toplanma bölgelerine –ağaçlar yerine– korkunç betonarmeler dikmeye devam.

Ölürsen, öldüğünle kalmaya devam.

Yazmak istediğim, aklımda dönüp duran çok konu; dünyada da bir o kadar acı var. Ucundan bulaştığın her acı, ruhunda bir iz bırakıyor; sen unuttum sanıyorsun, ama esasında kaybolmuyor.

Dünya, Güneş etrafında dönmeye devam ettikçe (sevimsiz tabirle yaş aldıkça), geçtiğin her yoldan bir toz konuyor üzerine.

Bazen silkiniyorsun, yere atıyorsun tozları. Sonra yenisi geliyor. Vazgeçmiyorsun. Yine toparlanıyorsun.

Bir daha.

Bir daha.

(Kapanış paragrafına, deprem tedbirlerinin okunmasını, çocuklara anlatılmasını, oturulan binaların kontrol edilmesini salık veren, yardım etmenin, birliğin, dayanışmanın kıymetini vurgulayan, ‘hayat cidden kısa, keyfini çıkarın’ temalı, umut aşılayan cümleler gelmeli. Lakin şu an pek gücüm yok.)

https://www.afad.gov.tr/deprem-oncesi-ani-ve-sonrasi-alabileceginiz-onlemleri-biliyor-musunuz

4 Yorum

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Korkuyorum

Bu dünya iflah olmaz” demişim kitabımın 38. sayfasında. Sevmiyorum dünyayı ben. Niye sevmiyorum? Halbuki ne güzel okyanuslar, kiraz dalları, taç yaprakları filan var.


Ama benim milyarlarca yıl önce, nefis şekilde oluşmuş gezegenin kendisiyle derdim yok ki zaten.
Binlerce yıldır savaş diye bir saçmalık var. Kılıçtan geçirenler, ‘düşmanın’ derisini yüzenler, yakarak öldürenler, insanların kafasını kesenler var.


Sonra mesela 2 yaşında bebeğe, cinsel organını sokarak öldürenler var. 14 yaşında çocuğa şehrin ileri(!) gelen yavşaklarının (bit yavrularını tenzih ederim) aylarca tecavüz etmesi ve hiç ceza almadan hayata devam etmeleri gibi milyonlarca olay var. Kendi kızına tecavüz ederek hamile bırakan, sonra da yıllarca hem kızını hem de doğurduklarını evinin bodrumunda hapseden baba var.


Kölelik var mesela, ten rengi farklı diye bir insana yapılmış, okumaktan bile imtina edeceğimiz işkence yöntemleri var.
Para için eroin üreterek/satarak çoluk çocuk öldürenler, hayvanlara akla hayale gelmeyen eziyetleri yapanlar, biriyle birlikte oldu diye kendi çocuğunu canlı canlı gömenler, biraz daha zenginleşmek için sürüyle insanı açlıktan ölmeye mahkum edenler, deprem yardımına giden tırları yağmalayanlar, enkaz altında görünen kollardan yüzük çalanlar var.


– “Bunları niye okuyorsun? Niye didikliyorsun? Hayatın güzelliklerini görsene!” (Ben okumayınca yok olmuyor ki bunlar.)

Niye yazdım bunları? Beğeni almak için mi? Bilakis, en az beğeni bu tarz nevrotik yazılara geliyor. Kimse sevmiyor böyle negatiflikleri okumayı.

İçimi döktüm sadece. Bir halta yaramaz.

Yaşamak sağlığa zararlı mıdır acaba?

Uyanıp Dünya ile yüzleşmem lazım.


11 Yorum

Filed under Gündem, Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İtiraflar

Bugün edebi yazı yok.

Kelime oyunları, tecahül-ü arifler, teşbihler, süslü tasvirler yok.

Bu sayfayı açtığım vakitte, yani 11 sene önce, sloganı “veni, vidi, vici – içimden geldiği gibi” idi.

Gezdiğim yerleri, izlediklerimi, okuduklarımı anlatarak başlamıştım ve kendimce Julius Sezar’ın “geldim, gördüm, yendim” sözünün çok yaratıcı  olduğunu düşünmüştüm. Sonraları açılan gezi sayfalarının yarısında aynı deyişi gördükçe, sıradanlığın kekremsi tadını ağzımda hissetmiştim. (Kekremsi tat? Metafor yok demiştik ama!)

Başlığın yarattığı beklentiyi boşa çıkarmamak adına ufak bir itirafla başlamak istiyorum: Sıra dışı, yaratıcı, aykırı olmak, toplumun genelgeçer kabullerine karşı durmak, nev-i şahsına münhasır biri olarak anılmak istiyorum.

Öldükten sonra yüzyıllar boyunca saygıyla hatırlanmaya değecek işler yapayım, kimse beni unutmasın; kitabımın, yazdıklarımın değeri ben hayattayken çokça bilinsin, göçtükten sonra ise şaha kalksın. Beni çok seven bir yakınım, gün yüzüne çıkmayan müsveddelerimi bulsun, kitap haline getirsin. Bu benim bilmem kaçıncı eserim olmuş olsun. Sonraki kuşaklar, yazdıklarımı bulup “ne kadar zeki, duyarlı, dünyaya katkısı bol, farklı bir insan” desinler.

Bütün bunların ne anlamı var? Yazarken bile içimdeki ses “kendini ne kadar ciddiye alıyorsun” diyor. Fakat neden almayayım ki? İnsanın kendini önemsemesinin tuhaf karşılanmasını anlamıyorum. Evet biliyorum, evren ölçeğinde yok hükmündeyiz, kum zerresinden beter haldeyiz, biz kimiz? Ama ben içinde yaşadığım bedeni, ruhu tanıdığım için, onlarla ilgili hayal kurabiliyorum. Ha, insanlar tarafından kendi istediğim sıfatlarla anılmak, dünyada çok faydalı işler yapmış olmak neden bu kadar önemli?  Elbet var bir psikolojik sebebi, lakin ben bilmiyorum.

Şimdilerde bana bu sıklıkta kitap okumayı nasıl becerdiğimi soranlar, gayretimi takdir edenler oluyor. Uzunca bir süre, rahatsız edici bir obsesyonum vardı.  Kitapta yer alan bir cümleyi asla tek sefer okumayla bırakmıyordum. Anlamadığım vehmine kapılarak, defalarca başa alarak aynı sayfada takılı kalıyordum. Canım sıkıldı, bir müddet hiçbir kitabı elime dahi alamadım. Okumaktan soğudum. Çocukluğumda, ilk gençlik yıllarında bir gecede bitirdiğim kitapları özledim. 3,5 yaşında okumayı öğrendiğimden beri en büyük keyiflerimden biri olan eylemi çok uzun bir süre yapamadım.

Sonra, ‘obsesyon’ deyince daha havalı duran bu takıntımı başka çeşitleri takip etti. Yaşamayanın empati kuramayacağı düşünce girdapları diyebiliriz bunlara.

Beynin ne tür çılgınlıklara açık olduğunu kanıtlayan, dehşet verici psikolojik vakalar okudum. “Ya benimkiler de bu raddeye varırsa” diye korktum. Mücadele ettim. Yaşadıklarımı, düşüncelerimi kitap haline getirmek istedim.  İnsanların “deli” gözüyle bakmasından, dışlamasından çekindim. Malum; insanın ruhunu, zaaflarını, tuhaflıklarını bu derece masaya sermesi sorun çıkarır. Tam da anlattığı yerlerden vurulur.

Şimdi niye yazıyorum? Çünkü artık pek umrumda değil. Bu yazıyı yüzlerce kişi okuyacak. Kimileri –henüz hiçbir şey anlatmadığım halde– türlü yaftalar yapıştıracak. Bazıları açık sözlülüğüme gıpta edecek. Birileri neden bahsettiğimi anlamak için kafasını dahi yormayacak.

Fakat benzer duyguları yaşayan birinin göğsündeki sıkışmanın biraz rahatlaması, atlatma ihtimalini düşünmesi, yalnız değilim hissi; bunlardan daha önemli.

Rast gele.

 

 

 

14 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Uykuluk

Kaldırımda tek başına beklerken yaya geçiş düğmesine basmaya çekinen kişi ile, yolda rastladığı kavgayı ayırmak için cansiparane atılan aynı insan aslında biliyor muydunuz?

Ve bu zat; kaldırıma bir yaya daha geldiğinde kendini güçlü hisseder, çünkü bir gruba dahil olmuştur ve artık “bir kişi için trafiği durduran düşüncesiz, bencil” olarak anılma riski ortadan kalkmıştır.

Ruhumuzda korkaklık-cesaret, liderlik-çekingenlik, sadakat-hainlik gibi karşıt duyguları aynı anda barındırıyoruz. (Liderlik kelimesine tam anlamıyla zıt bir sözcük bulamadığımı itiraf etmeliyim. Kelimelerle düşündüğüm ölçüde oynayamıyor olabilirim.)

Biri arkadaşlarıyla oturduğu masada ne yenileceğine karar veriyor ya da stadyumda tezahüratı başlatıyor diye ona “lider ruhlu” diyemeyiz, üstelik bu sadece demode iş ilanlarında kalan bir tanım artık.

Çok karmaşığız, ne istediğimizi, gerçekte nasıl biri olduğumuzu bilmiyoruz. (yardımsever, bencil, fedakar, tembel, gayretli, “iyi”, “kötü”, ahlaklı, uçarı, sıkıcı, seksi, fırlama, duyarsız, bayağı, zeki, sinir bozucu?)

Sahip olduğumuz şartlar altında pozitif özelliklerle anılıyor olsak bile, elimize fırsat geçerse veya menfaatlerimiz zarar görürse ne kadar “alçalabiliriz” haberimiz yok.

Olmasın da zaten. Negatif özelliklerimle yüzleşmeye hiç mecalim yok.

Bu zamana kadar (Tesla’nın bobini icat ettiği yaştayım) “gece yaşamayı seven” biri zannetiler beni. Oysa “baykuş tipi uyku düzenini” benimsememin tek sebebi, uyuma safhasını mümkün olduğunca geciktirmekti.

Bilimsel açıklamasını henüz öğrenemedim, lakin bebeklerin uykusu geldiğinde ağlama sebeplerinin “bilmedikleri boyuta geçme endişeleri” olduğunu düşünüyorum. Kendimde de benzer bir saçmalık olduğunu zannediyorum.

Gecelerin zor olduğunu, ‘katran karalığını’ ve bilumum romantik özelliğini yazmış şairler asırlardır.

Yaşamışsınızdır; yüreğinizi sıkıştıran mengeneler, siz yatağa girince (uyumak için) baskıyı arttırmaktan zevk alırlar. Adeta yastığından, yorganından, başucundaki su bardağından bile nefret ettirirler. Durumun vahametine ve meşrebine göre ağlarsın, seneler önce öğrendiğin ama bir işe yaramayan uyuma tekniklerini denersin, olmadı kalkar bir tane yakarsın.

(Güçlükle uykuya daldıktan sonraki -çoğunlukla- korkutucu diğer aşamayı, yani paralel alemdeki hayatımız olan rüyaları es geçiyorum. Anlatmak istemiyorum.)

Sonra uyanırsın.

Kısa bir duraksama ve dünyaya alışma evresinden sonra (bir nevi doğum), geceki mengene çenelerinin rahatladığını fark edersin.

Yeni bir gün, yeni umutlar” klişesine inanırsın. (Ya da inanmaya başlasan iyi edersin.)

Lanet olsun bu boktan güne” diyerek uyanma seçeneğimiz de var tabii.

Ama “bakalım Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki yeni dönüşü bana neler getirecek” diye düşünerek ayılmak sanki biraz daha keyifli.

 

Mutlu rüyalar.

 

 

 

 

 

 

 

7 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İyimser Karantina

Salgın, pandemi, ‘evdeki mutluluk’, karantina sözcüklerini içeren bir metin daha okuyacak gücü ve sabrı olanları, yayınevim Tara Kitap’ın sitesindeki son yazıma davet etmek isterim.

https://www.tarakitap.com/blog/karantina-bana-ne-ogretti-zeynep-albaraz-gencer

Herhangi bir dönemde aydınlanmak, bilinçlenmek, ermek mecburiyetinde değiliz elbette.

Berbat hissedebiliriz, geriye gidebiliriz, geçmişte boğulabilir veya kaygılarımızın beyin hücrelerimizi darp etmesine izin verebiliriz.

Tercih tamamen bize ait.

Ben bu kez kendimi hırpalamamayı, dağarcığımı doldurmayı ve öğrenmeyi tercih ettim.

 

Mutlu günler…

 

7 Yorum

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Tesadüf

Yaşam rastlantılarla dolu bir balondur ve ölümünüz; ağaca tırmanmış bir kediden kaçan güvercinin, gagasıyla o balonu patlatma ihtimali kadar yakındır.

O kedi ağaca; bahçede kudurmuş gibi havlayan, ağzı salyalı, zifiri siyah köpekten kaçmak için çıkmıştır.

Köpek; o gün sinirli bir sabaha uyanmış olan, asabi sahibinin pataklamalarından korktuğu için deli gibi ulumaktadır.

Asabi sahip neden sinirli uyanmıştır?

Rüyasında, çocukluğunda işlediği –her veledin huyu olan türden– masum, dikkate değmez bir kabahat işlemiştir.  Lâkin annesi onu kızgın yağ ile haşlamak suretiyle cezalandırmıştır.

Sahip, kolundaki yangını beyninin sol lobundaki tüm nöronlarda hissederek uyanmıştır. (Sağ lobunun tamamı; saçma bir aşk ile bağlı olduğu, kendisinden haberdar bile olmayan o meluna tahsis edilmiş olduğu için, devre dışıdır.)

Vücudunun sağ tarafı yanarken, iç çamaşırı (terden) sırılsıklam halde uyanır, rahmetli annesini hatırlayarak ağlamaya koyulur.

Onun canhıraş ağlamasını duyan zifiri siyah köpek delirir, vaveylayı duyan kedi korku içinde 9 metrelik ağaca tırmanır, güvercin can havliyle pike yaparak kanat çırpar ve BUM!

En güzel seyrinizdeyken, ölürsünüz.


Geçenlerde, robotların çocuk doğurma yetisine ne zaman sahip olabileceğine dair felsefi ve boğucu bir sohbet yürüttükten yaklaşık 1 saat sonra izlediğim animasyonda, bebek doğuran seks robotlarının yaşadığı ütopik bir galaksinin anlatıldığını şaşkınlıkla seyretmem sizce tesadüf mü?

Yoksa benim o filmi izleyeceğimi bilen “kader”, zihnime bu fikri mi yerleştirdi?

Acaba bu yazıyı yazarak, okuyan birinin yaşayacağı tesadüfe zemin mi hazırlıyorum?

 

“Kainatta, tesadüfe tesadüf edilmez.”

Socrates

 

 

13 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Korona Güncesi – Tarihe bir not

“Öyle garip bir dünya.

Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur.

“Düşmem” dersin düşersin, “Şaşmam” dersin şaşarsın.

En garibi de budur ya; “Öldüm” der durur, yine de yaşarsın.”

Mevlana

 

Mevlana’nın bu dizelerini nicedir şiar edinmiştim edinmesine de, bu felsefenin tüm gezegene uyarlanabileceğini, sanıyorum hayal edememiştim.

Başlıkta “tarihe bir not” yazdım ama külliyen yalan. Yine kendi ölümsüzlüğümün peşindeyim herkes gibi.

120 yıl sonra birisi -internet hâlâ günümüz metodlarıyla  kullanılacaksa-, arama motoruna “korona” yazdığında bulunmak istedim. Zaten koskoca, anlı şanlı dünya tarihinin, benim günceme ihtiyacı olduğunu da sanmıyorum.

İnanması/alışması güç, her sabah uyandığımda “yine o sürreal rüyalarımdan mı gördüm” dedirten, gün sonunda “vaka sayısı” açıklaması beklediğim, insanların öldüğü ve adı-sanı olmayan birer istatistiğe dönüştüğü, “ellerinizi yıkayın” gibi tuhaf uyarıların yapıldığı, kimseye sarılamadığım, sokakta maskeli/eldivenli, birbirini şüpheyle süzen insanların peydahlandığı, işimi, sıradan özgürlüklerimi özlediğim absürt günler… (gerekliliği tartışılır bilgi: Absürt kelimesi, Latince “absurdum” sözcüğünden geliyor.)

Şimdi ben kendi hayatımı nasıl irdelemeliyim? Pandemi öncesinde dert edindiğim, canımı sıkan, gönlümü yoran konuların “aslında ne kadar önemsiz olduğunu” düşünüp, “her şeyin başı sağlık” düsturuyla mı hareket etmeliyim?

Yoksa tam tersi; “Korona’dan darbe yemezsek depremde, olmadı meteorda, bir hastalık veya kazada, o da tutmazsa ecelimle ölüp gideceğim. Uzun yaşasam bile, her gece “ölmesinler” diye dua ettiklerimin gidişini izleyeceğim. Hep söylüyorum sana, şu uçsuz bucaksız gibi görünüp, her nasılsa 3 günlük olabilen ömrü istediğin gibi yaşa be kızım” diye kendime diklenmeli miyim?

‘Normal’ zamanda bile ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi karıştırırken; hepimiz için sıra dışı olan bu günleri öğrenmeye, düşünmeye, okumaya ve üretmeye mi ayırmalıyım? Peki kuyrukları birbirine değmeyen tilkilerim ne olacak? Kim yardım edecek bana? Psikologlar mı? Anti-depresanlar mı? (“Onlar da terk ederdi, olmasa param” mırıldanmasıyla kendimi güldürdüm  şu aşamada.)

Kimsenin içimizdekileri bilmediği bir dünyada, yaşamaya çalışıyoruz anlaşılmak umuduyla” cümlesini daha 1 sene önce sen yazmadın mı Zeynep? Niye hala anlaşılmak, onaylanmak, hissedilmek peşindesin? Akıllan artık, bak dünya ikinci rönesansı yaşıyor!

Bu kadar laf salatası yetişir, “karantina günlerinde yapılacaklar” listelerine bir yenisini de ben ekleyeyim. Hep savunduğum gibi; “Bir kişinin bile gününü güzelleştirirse, amacına ulaşmış olur.”

1- Yüzlerce kez yazılan maddeyi tekrarlamazsam olmaz: Evde birikmiş, “boş zamanımda okurum” dediğiniz kitapları, ilgilendiğiniz konulardaki internet makalelerini; bilim/moda/teknoloji/edebiyat dergilerini, ders kitaplarınızı ve ufkunuzu genişletecek yazıları okuyun.

 

2- Hayatınızda değiştirmek istediğiniz konuları, nefret ettiklerinizi, ayıplanma ve dışlanma korkusuyla kimseye söyleyemediklerinizi, karaciğerinizi delen aşkınızı, çocukluk acınızı ve gelecek kaygılarınızı yazın. Eğer evde bunu didikleyip karıştıracak kimse yoksa, her gün yazın ve saklayın. Aksi durumda yırtın, yakın. (veya kitaplaştırın, herkes okusun – mahlas kullanabilirsiniz.)

 

3- İdealist ve çalışkan iseniz, eğitim sitelerinden ilgi alanınıza dair bir şeyler öğrenin. Şu iki bağlantıda örneklerini bulabilirsiniz:

https://toptalent.co/dunyanin-en-iyi-14-ucretsiz-online-egitim-sitesi

https://blog.youthall.com/ucretsiz-online-egitim-alabileceginiz-en-iyi-7-web-sitesi

 

4- On yıldır açmadığınız çekmeceleri karıştırıp eski fotoğrafları, kıymet verdiğiniz ama kimden kaldığını bile hatırlamadığınız anıları bulmak suretiyle hüzünlenin ve hızlıca toparlanıp size ağırlık veren her türlü objeyi bertaraf edin. (işe yarayacakları, giymediğiniz kıyafetleri ve kullanılabilir durumdaki aletleri, karantina sonrasında ihtiyacı olanlara vermek üzere istifleyin. (Başka insanları umursamıyor olsanız bile, evdeki kalabalıktan kurtulmak için)

 

5- Bağış yapın. Hesabınızı sarsmadan, yerinizden bile kalkmadan birine ‘iyilik’ yapabilmenin hazzını yaşayın.  Aşağıdaki bağlantıda, 3 yıl önce buraya sonrasında kitabıma koyduğum “Evlat” yazısı mevcut. Yardım yapabileceğiniz bazı dernekleri sıralı olarak görebilirsiniz. Veya bunlar dışında, münferit yardım bekleyen, güvenilir kişilerin paylaştığı ihtiyaç sahiplerini takip edebilirsiniz.

https://albaraz.com/2017/07/05/evlat/

 

6- Film, belgesel, dizi ve tiyatro kayıtları izleyip, gerçek dünyanın biraz dışına çıkın.

 

7- Hayatınızdaki (veya artık hayatta olmayan) kişilerden birini seçin ve ona hitaben mektup yazın. Saçma mı geldi? Yazdıktan sonra yaşadığınız ruh karmaşası esnasında bunu bir kez daha düşünün. Sansürlemeden yazın.  Senelerdir içinizde tuttuğunuz bir duyguyu detaylıca anlatın. Kardeşinizle ilgili kendinize bile itiraf edemediğiniz hisleri, annenize haykırmak istediklerinizi, çocuğunuza duyduğunuz kocaman sevgiyi ve ona öğretmek istediklerinizi, can yakan aşkınızdan haberdar bile olmayan kişiye duyduğunuz korkunç özlemi veya sizi anlıyormuş gibi hissettiğiniz yazara olan empatinizi yazın.

Kimse okumayacak. Kimse bilmeyecek. Tüm çıplaklığıyla yazmaya cesaret edebilirseniz, keyifli oyun. Sonunda ağlasanız bile.

 

Bu salgın günleri geçecek, her şey düzelecek” gibi cümleler kuramıyorum ben. Salgın tek derdimiz değil ki bu gezegende. Sonrasında da sıkıntılarımız olacak, bazen çok güleceğiz, bazen öleceğiz, ama onlar da geçecek. Toplam insan sayısı kadar hüzün ve mutluluk olmaya devam edecek. Korona pandemisini yaşayan insanların hiçbiri 120 yıl sonra toprak üzerinde olmayacak, her şey unutulacak.

İşte o yüzden yazdım bu yazıyı.

120 yıl sonra herkes gittiğinde, birileri beni bulsun ve “anlasın” diye.

 

 

18 Yorum

Filed under Enteresan Deneyimler, Gündem, içimden geldiği gibi

Sevdiğim Kitapları Sordular

Bugüne kadar seni en çok etkileyen 4 kitabı yazar mısın?” denildiğinde, insan önce afallıyor. Zihnini biraz çalkalıyor, çocukluğunu düşünüyor; sonra alt raflardan bir kitabı çekiyor, bu sefer üsttekiler üzerine devriliyor.

Marie Claire dergisi bu soruyu bana yöneltip hemen yanıtlamamı isteseydi, muhtemelen gülerek “ay çok zor bir soru” der ve süre isterdim.

Neyse ki onlar peşin peşin 1-2 gün vererek, düşünmeme imkan tanıdılar.

Uzun lafın kısası; Marie Claire dergisinin Şubat sayısında arz-ı endam ediyorum.

Eline geçiren, 78. sayfaya bakabilir.

🙂

Sevgiler.

 

 

 

11 Yorum

Filed under Enteresan Deneyimler, Gündem Dışı

Susma

Dünyanın kaç bucak olduğunu

Yedi Tepeli İstanbul’u

Pi sayısının sonsuzluğunu

En sevdiğim hüzzam besteyi

Sırat köprüsünü nasıl geçeceğimi

İki ile ikinin hiçbir şey etmediğini

Yok olmanın, var olmayan hafifliğini

Mevsiminde makbul olan balığı

Gezegenin yedi harikasını

Socrates ile Eflatun’un yakınlığını

Ve ölümden sonraki hayatımı

Senin

Sesinden

Dinlemek istiyorum.

                                                                           

                                                                                                  Zeynep Albaraz Gençer


Her zaman düz yazı olmuyor. Bazen vites 3’te kalmışken yokuş çıkmaya çalışıyorum. O zaman anlıyorum ki “mısra” paklayacak halimi.

Şair olmadan şiir yazmak da ayrı meşakkat. Araf gibi.


 

23 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Yeni Sene Temennileri

Yaklaşık 10 yıl önce yazdığım yeni yıl dileklerimi okuyunca bir tuhaf oldum. Listenin çoğunun aynı kalmış olmasına sevinmeli miyim, üzülmeli miyim bilemedim.

Bu sene kolaya kaçıyorum ve 2010 yılını bitirirken yazdığım temennilerimi kopyalıyorum.

 

“(…)

7 yaş çocuk naifliğindeki listemi şu anda oluşturmakta ve burada ifşa etmekte sakınca görmüyorum:)

*Ailemde, eşimde-dostumda ve bende herhangi bir sağlık sorunu olmaksızın, çok dinamik, enerjik bir hayat

*İç huzurun tavan yaptığı, insan ilişkilerinde mutluluğun doruğa ulaştığı bir sene

*Stresten uzak, kahkahası bol, neşeli ve huzurlu bir iş hayatı (bkz. Ütopya)

*Yanında olmaktan keyif aldığım canlılarla uzun sohbetler, gülmekten ağzımın ağrıdığı zaman dilimleri

*Kimseye kırılmadan, gücenmeden; bittabi kimsenin de kalbini kırmadığım, gül gibi geçinip gittiğimiz bir yıl

*Duyarlılıktan vazgeçmeyen, dünyada başkalarının da yaşadığının ve özgürlüğün başkalarının hakkına tecavüz olmadığının idrak edildiği, benim de aklımın köşesinden hiç ayırmadığım bir mantalite

*Etrafımdaki –hatta dünya üzerindeki- insani duygularını kaybetmemiş, canavara dönüşmemiş, “aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanlarda artış

*Ülkede yaşanan saçmalıkların sayısında yaşanan azalma ile şaşırılan, şok olunan günler

*Buraya yazamayacağım bir madde daha”


2020’den not: Ülkede yaşanan saçmalıklar azalmak şöyle dursun, katlanarak arttı.

Bir 10 sene daha görür müyüm, görsem de burada tekrar liste yapar mıyım bilmiyorum. Lakin o zaman da “7 yaş naifliğini” koruyabilmiş olmayı çok isterim.

Bolca kahkaha attığımız ve sevindiğimiz, sağlıklı bir sene olsun; simetrisini sevdiğim 2020.

Mutlu Yıllar.

 

4 Yorum

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi