El âlem ne der?

Hep aynı terane…”Etrafın ne düşündüğünü umursama, canın ne istiyorsa onu yap, bu senin hayatın, 3 günlük dünya, kendini sev, el  âlem ne der diye düşünme” ve daha nice içi boşaltılmış tavsiye.

Kandırma kendini… Dünyanın en açık görüşlü, en rahat ve vurdumduymaz insanı olsan da, asla ve kata birilerinin ne düşüneceğini umursamadan yaşayamazsın… Öyle yaşıyorum zannetsen bile, mutlaka bir parçanı yönetir “ne derler hakkımda” paranoyası.

Ön yargıyı, ayrıştırmayı, tipine bakıp insan harcamayı çok severiz. Yılların sabit fikirleri bunlar, kolay değişmez…İtiraf et, tüm insancıllığına ve “hepimiz eşitiz” öğretilerine rağmen içindeki yargılama, kınama ve sınıflandırma dürtüne engel olamıyorsun bazen. Dile getirmesen bile kafandan geçiriyorsun, mahcup ola ola.

Farzımuhal kadın –miniyi geçtim– döpiyes eteğinin altına ince topuklu giyip, kalçasını da azıcık savurarak yürüyorsa ya teşhircidir ya aranıyordur. Hele bir de kısacık eteğiyle, şortuyla ortalıkla dolaşırsa, ya suratına tekme yer ya da “orospu gibi giyinme” diye azarlanır. (Orospu kelimesinin Farsça ru (yüz) ve sepid (ak), sözcüklerinden oluştuğunu ve esasında “yüzü ak kadın” anlamına geldiğini biliyor musunuz?)

Birbirimizin hayatlarına bu kadar karışıp, milletin ahlak bekçisi kesilmemize rağmen,  kimsenin kimseyi gerçekten umursamaması ne garip…

Zannediyorsun ki özgürsün… Değilsin. Tolstoy yüzyıl önce açığa kavuşturmuş bu konuyu ve demiş ki “Hareket etmezsen zincirlerini fark edemezsin.” Biraz debelenip ilerlemeye veya gerilemeye çalışsak, olduğumuz yerde çakılır kalırız ve işin boktan tarafı bu kötülüğü en çok kendi kendimize yaparız.

Bakmayın o “İşi gücü bıraktı, Mozambik’e yerleşti” türü haberlere bunca methiye düzülmesine, aslında her şeyin kitabına ve yazılı olmayan toplum kurallarına uygun olması beklenir. İçten içe, bilinçaltında ve bazen de üstünde…

Doğ, emekle, oku, ama öyle sanat, sepet falan sayılmaz; cübbe giy, T cetveli taşı, gökdelen dik. Okuma imkanın olmadı mı; at kapağı bir şirkete, okumuş ama
insanlığını unutmuş birinin azarlamaları eşliğinde akşama kadar çalış. Asker ocağı, yüksek yüksek tepeler derken aileni kur, araba al, ev al, kredi borçları içinde uğraş dur. Senede 2 kere tatile git, onlarda da aklında hep iş/güç olsun.

Farklı bir şeyler yapmak istediğini söylediğinde, kafanı biraz çıkarmaya çalıştığında hemen vururlar görünmez tokmaklarla ve sonra bir bakmışsın, yavaş yavaş ısınan kurbağa hikayesinde başrol olmuşsun.

Havasını, tınısını sevdiğim Eylül de bitti. Ömür geçiyor farkında mıyız?

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar

Turgut Uyar

 

İnsanların dediklerine takılma; çünkü onlar yaptıklarının iyi olup olmadığına değil, kendilerine bir yararı olup olmadığına bakarlar.

T.S. Eliot

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Duvar Yazıları

  • Son yıllarda kitapçılarda yaşadığım moral bozukluğundan bahsedebilir miyim? Okunması gereken binlerce kitap olduğunu görünce yaşadığım eksiklik duygusundan, ‘bu kadar bilgiyi nasıl öğreneceğim‘ korkusundan, ‘millet her şeyi yalayıp yutmuş, geride kaldım‘ kompleksimden…Örneğin Oğuz Atay’ın bir söyleşisinde öykündüğü yazarların adı geçiyor, çoğunu hiç bilmediğimi fark edip telaşla isimlerini ve eserlerini aratıyorum. ‘En azından hangi tarihlerde yaşamışlar onu bileyim‘ diyorum…Sonra çoğunu unutuyorum…Sevdiğimi iddia ettiğim bazı yazarların sadece bir kitabını fi tarihinde okuduğumu görüp utanıyorum… Kendimi kitapların içine gömüp, gerçek dünyanın pisliklerinden uzaklaşsam diyorum, o da olmuyor. Metrobüste hayatta kalma savaşı sırasında ısrarla kitap okuyabilen insanlar var mesela. Oysa ben karşımda ağlayarak annesinin ömrünü törpüleyen bebeği incelemeyi veya yanımdakinin telefonundan yazışmalarını gizlice dikizlemeyi daha eğlenceli buluyorum.
  • Telefonları gönül rahatlığıyla kapatabildiğimiz tek yer ‘uçak’ sanırım. Aksi takdirde hep cevap vermek zorundasın arayanlara… Çalıyorsa ve açmıyorsan ayrı dert, kafa dinlemek isteyip “ulaşılamıyor” olsan ayrı. Evet; “cep telefonu olmadan ne yapıyorduk” kısmı doğru, ama modern pranga olduğu gerçeğini yadsıyamam.
  • Çatalı ağır çekimde ağzına götüren, dudaklarını kibarca kapatmak suretiyle lokmasını dili ve damağı arasında kaydıran zarif insanları gördükçe, kendimi elindeki eti ağzıyla parçalayan,”kımız getir bana hancı” diyen Tarkan gibi hissediyorum.
  • Ölmek size de tuhaf gelmiyor mu? Niye bunu konuşmuyoruz hiç?  Tabut denen tüyler ürpertici daracık tahta parçası içinde toprağın altına gireceğimizi düşününce aklınız çıkmıyor mu?  “Doğmak” kelimesi için sadece ‘dünyaya gelmek’ tabirini kullanıyorken, “ölmek” için 50’den fazla söz grubu olması dikkatinizi çekmiş miydi?  (vefat etmek, rahmetli olmak, gebermek, Hakk’ın rahmetine kavuşmak, can vermek, merhum/e olmak, dünyadan göçmek, nalları dikmek, cavlağı çekmek, gözlerini kapamak, mevta olmak…)
  • Seneler evvel beni çok üzen bir konu vardı ve ben bunu yazarak hafifletmek istemiştim. Ama o kağıdın bulunmasından o kadar korkmuştum ki, kelimelerin sadece baş harflerini yazarak sayfaları doldurmuştum. Dünyanın tüm şifre çözücüleri gelse çözemezdi yani. Ameliyattan önce anesteziste de 10 defa “lütfen beni ayılmadan önce kimseyle görüştürmeyin” diye tutturmuştum. Sanki dünyanın en önemli sırlarını saklıyormuşum ve herkes benim boktan bilinçaltımın peşindeymiş gibi…Neden kendimizi ve olaylarımızı bu kadar önemsiyoruz acaba?
  • Ödüllü bir filmin baş karakteri olan nobel ödüllü yazar diyor ki: “Yazılarımın beğenilmesi gururumu okşadı, ama akademisyenlerin, kralın ve uzmanların onayladığı konfor alanında olmak beni bitirdi.”  Özetle bahsettiği şu; yazar dediğin aktivist olmalı, anarşist olmalı, dünyayla ters düşmeli, herkes tarafından beğenilmemeli, yanlışlıkları söylemeli… Yazar değil de ‘yazan’ biri olarak şunu düşündüm: Dünyadaki yanlışları, puştlukları söylemek kolay da, kendi yanlışlarımı nasıl itiraf ederim? Sevilmeme, beğenilmeme ve onaylanmama korkusu ile nasıl baş ederim?
  • “Sevmek” karşılıksız bir eylem…Sevişmek deyince çift taraflı işteş fiil oluyor. “Bakmak – bakışmak” gibi. Bakmadan bakışamazsın, ama sevmeden sevişebilirsin. (Cinsel felsefe diye bir dal varsa eğer, ben şu an    –üstüme vazife olmayarak– oradayım.) Bu arada; beyin sevişmesi diye bir şey var. Konuşarak, bakışarak iç içe geçmek olarak tanımlayabiliriz belki. Tarifi güç. Hem biz şarkılarda “sevişmek” kelimesine gelince sesini kısan bir nesiliz. Böyle şeyler uluorta konuşulmaz…

 

4 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Mektup

Anne,

Sana söylemek istediğim, ama sadece yazarak edebileceğim teşekkürlerim var:

  • Lafın gelişi, öylesine değil. Ne olursa olsun sadece beni düşündüğün, benim mutluluğumu istediğin ve beni bu dünyada en çok seven insan olduğun için,
  • Hayatın boyunca hiçbir zaman el âlemin ne dediğini umursamadığın, bana da bunu aşıladığın  için,
  • Kavga etsek bile, biraz durulduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi “canım nasılsın” diye beni aradığın için,
  • Dünyevi hırslara hiç kapılmadığın ve bana hep iyi insan olmanın önemini öğretmeye çalıştığın için,
  • Organik beslenme mevzuatı henüz günlük hayatımıza girmemişken, taze otları kursağıma, katkısız yemeklerin önemini beynime işlediğin için,
  • Kimse için değil, kendim için yaşamamı öğrettiğin için,
  • Dostluğun önemini öğretip; güzel kalabalıklarda büyümemi sağladığın için,
  • Bilmemenin değil, kötü niyetin ayıp olduğunu öğrettiğin için,
  • Kendimi sevmem ve dünyayla barışmam adına sürekli beni telkin ettiğin için,
  • Annelik kurumu elverdiğince, sana hep doğruları söylememe olanak sağladığın için, (bazı şeyler söylenmez)
  • Aranın iyi olmadığı,  hayatın boyunca düpedüz canını sıkmış kişilere karşı beni kışkırtmadığın; aksine ben sinirlendiğimde bile “saygımı korumamı” öğütlediğin, hatta onları sevmemi sağladığın için,
  • Ruhsal dalgalanmalarıma anlam veremediğin zaman bile bana saygı gösterdiğin için,
  • Merhametli ve vicdanlı olmayı öğrettiğin için,
  • Her türlü sofranın keyfini çıkarttığın, ama hiçbir zaman suyunu çıkartmadığın için,
  • Ailemizi bozmadığın için,
  • Ciçeklerle konuşup mutlu olmak veya ağaçtan topladığın meyveleri yediğinde dünyalar kadar sevinmek gibi benim tam anlayamadığım duyguları yılmadan bana da hissettirmeye çalıştığın için,
  • Makyajını temizlemeden yatma” diye beni uyardığın için,
  • İncelik yapmanın, hatır bilmenin, cömert olmanın güzelliğini öğrettiğin için,
  • Uykusuz kaldığımda, bir yerim ağrıdığında için cız ettiği için,
  • Ben ders çalışayım diye senelerce başımda beklediğinde aklın hiç dışarıda kalmadığı için,
  • Hayatında hiç hazır çorba yapmadığın için

Ve beni dünyandaki her şeyden daha fazla sevdiğin için,

Teşekkür ediyorum.


 

Baba,

Sana söylemek istediğim, ama sadece yazarak edebileceğim teşekkürlerim var:

  • Beni fanusta saklamadan, sıkmadan kolladığın ve doğduğumdan beri güldürebilen tek erkek olduğun için,
  • Babalar günü öncesinde resmedilen klasik baba figürünü tepetaklak ettiğin için,
  • Üzüntüden ve ağlamaktan kolum uyuştuğunda sabaha kadar kolumu ovduğun için,
  • Hatalarına rağmen gönlümü aldığın ve tüm kırılıp dökülmelere rağmen annemin hala seni sevmesini sağladığın için,
  • Her zaman en yetenekli dans eşim olduğun ve cümle alemin ağzını açık bıraktığın için,
  • İlginç küfür ve argo dağarcığının bir insana nasıl yakışabileceğini gösterdiğin için,
  • “Karizmatik ve komik baba” olarak; ben küçükken arkadaşlarımın hayranlığını kazandığın için,
  • “Babana bile güvenme” sözünün ne kadar yanlış ve bazen de doğru olduğunu gösterdiğin için,
  • Özel günlerde sabahın kör kandilinde yürüyüşe çıkıp, dönüşte çiçek aldığın için,
  • Hiçbir şeyi ciddiye almıyor gibi görünmene rağmen, aslında her şeyi ciddiye aldığın için,
  • Her şeyi ciddiye almana rağmen, ağzını yamultarak “salla gitsin” mimiğinle ve “her şey düzelir” tavrınla bana güç verdiğin için,
  • “Feleğin çemberinden geçmiş” haline rağmen aslında gözlerin hep çocuk gibi baktığı için,
  • Aylar süren küslüğümüzden sonra bir şekilde işleri yoluna koyduğun için,
  • Hassas konularla bile inceden dalganı geçip, “yok bu halde gülemez” dediğim insanları dahi güldürebildiğin, puslu havayı doğal yoldan dağıttığın için,
  • Çocukluğumu kaçırmandan dolayı duyduğun pişmanlığı artık dile getirebildiğin için,
  • Eskiden kabul etmememe rağmen; “merhametten maraz doğar” sözünün doğru olduğunu bana öğrettiğin için,
  • Teatral taklitlerin için,
  • Kimsenin aklına gelmeyen inceliklerinle, birden yıldız olabildiğin için,

Ve hayatım boyunca gururla senin kızın olduğumu söylememi sağladığın için,

Teşekkür ediyorum.

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Sadakatli İhanetler

İki insan birbirini seviyorsa, buna mutlu bir son yoktur” gibi ağır ve umut kırıcı bir sözle girizgah yaptığım bir yazıdan ne bekleyebilirim? Acaba sayfalarca aşk meşk üzerine yazsam, Hemingway’in bu heves baltalayan savını çürütebilir miyim?

Hiç aşk üzerine yazmamışım bugüne kadar, ne burada ne de kendime ayırdığım yazılarda. O kadar takıntılı ve klişe bir mevzu ki, neresinden tutacağımı bilemediğim için teşebbüs etmemişim. Uğruna imparatorlukların çöktüğü bu saplantılı ruh halinin beyinde ne gibi hasarlara yol açtığı malum. Benim merak ettiğim kısım daha başka…

Hormonlar nasıl tepetaklak oluyor da; bir dakika daha fazla görmek için canını dişine taktığın kadına 1 saniye daha tahammül edemez hale geliyorsun? Neden öpmek, koklamak için fırsat kolladığın adama bir süre sonra dokunmak bile istemiyorsun? Ve nasıl oluyor da divane olduğun sevgilini birazcık adrenalin için aldatıyorsun?

İngiltere’de yapılan bir araştırmada, aldatan kişilerin %41’inin rock müzik, %16’sının da pop müzik tercih ettiğini tespit etmişler. İstatistiğin mantıksızlığını görmezden gelip, okumaya devam ettim makaleyi. Bin yıllık analizi yinelemişler: Erkekler genellikle cinsel, kadınlar duygusal boşluklarını doldurmak için aldatırmış.

Amerika’daki Rutgers Üniversitesi de bu konuda boş durmamış, aldatan erkeklerin %56’sının; kadınların ise %34’ünün esas ilişkilerinde mutlu olduklarını ve ayrılmayı düşünmediklerini ortaya koymuş. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz basmakalıp bilgiler.

UCLA Üniversitesi; kadınların regl döngüsünde, -yumurtlama döneminden hemen önce-, başka erkeklere daha fazla ilgi duyduklarını ve doğurganlık döneminde kendilerini daha seksi hissettiklerini kanıtlamış. (Böyle bir bilgiye nasıl ulaşılır, araştırmaya katılan kadınlar kendilerini daha seksi hissettiği dönemi nasıl bu kadar net ayırt eder, hiç bilmiyorum)

İnsan beyni o kadar karmaşık ki; birini çok severken, hatta belki aşıkken bile başkasını arzulayabiliyor. Aldatan insanlar gerçekten bu kadar doyumsuz mu? Yoksa sadece hormon seviyeleri düzensiz olduğu için mi tek eşli duramıyorlar?

Bilim insanlarının bu konuda ortak görüşe vardığı bir nokta var, o da oksitosin hormonu yüksek seviyede olan kişilerin sadık olmaya daha meyilli olduğu…

Brown Üniversitesi’nin enteresan bir savına göre; aldatan erkeklerin bir kısmı bilinçaltında yakalanmak istediği için, farkında olmaksızın kanıtlar bırakırlarmış..Açık unutulan bir e-posta veya ruj lekesi gibi… (Bunca film ve dizi sahnesinden sonra, hala yakasında kırmızı rujla yakalanan var mı sahiden?)  Araştırmacılar bu hareketleri bir nevi yakarış olarak kabul ediyorlar: “Lütfen yardım et bana, aldatma illetinden kurtulmak istiyorum, yakala, ifşa et, kız, bağır ve durdur beni!

Aranızdaki sevgiyi güçlendirmenin 10 yolu” temalı haberlerde çarşaf çarşaf yazılan bir kural var: Sevdiğiniz kişiye sarılın, temas edin, dokunun. Sarıldığınız zaman oksitosin seviyeniz yükselir, stresiniz azalır, kan basıncınız normale döner ve kalp krizi geçirme riskiniz önemli ölçüde düşer… Acılı bir yakınımıza, aşık olduğumuz kişiye, annemize, ağlayan çocuğumuza veya dostlarımıza sarılmamız hep bundan.

Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak.

Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak…

Can Yücel

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Evlat

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak‘ konusunda takıntılarım var… Bir konu hakkında yorum yapmadan önce mutlaka öğrenmem, araştırmam ve sindirmem gerekli diye düşünürüm çoğunlukla. Bilgisizlikten çok utanırım, halbuki ayıp değil demiş atalar yüz yıllar evvel. Sanırım bir nevi kompleksliyim bu hususta… Daha 13 yaşındaydım, teneffüste Che Guevara’dan bahsedilirken sadece “Che” denmişti ve ben bir anda uyanamayıp “Che kim” diye sormuştum. Sınıf arkadaşımın bana “Atatürk kim” sorusu yöneltmişim gibi bakışını, dalga geçişini hala hatırlarım… Halbuki o yaşta Che kısaltmasını bilsen ne olur bilmesen ne olur…Ama yok… Her haltı bilmem gerekiyor ya, utancımdan parkelerin altına giresim gelmişti…

Fakat bugün yazmak istediğim konu, öncesinde fikir sahibi olunacak, araştırılacak bir konu değil, zira çocuk sahibi olmaktan bahsetmek istiyorum. Tabi yapım aşamalarını anlatmayacağım, okuyunca hayal kırıklığı olmasın.

Bir canlının vücut sıvısının, başka bir canlının içinde döllenmesini takiben, dişi olanın içinde yeni can oluşmasının nasıl çılgınca bir mucize olduğuna ve işin felsefik/varoluşçuluk boyutuna hiç değinmeyeceğim; çünkü benim aklım bunun hakkını tam olarak veremez. Adı üstünde, mucize…

Evlat dediğin, vajinadan veya karından çıktığı, hatta rahme düştüğü andan itibaren tüm ailenin göz bebeği, neşesi, ilgi odağı…Anne ve babasının ciğerparesi, aile büyüklerinin kıymetlisi…Ne ‘serseri ruh‘ kalır çocuğun dünyaya gelmesiyle bünyede, ne özgürlüğüne düşkünlük, ne de bencillik…Hayatının odağı çocuğun olur, haliyle.

Bütün bu anlattıklarım –ben de dahil– ağzında altın kaşıkla doğan çocukları kapsıyor aslında. Bir hastanede, klinikte veya evde; imkanlara/hevese göre çeşitli kutlama objeleri, süsler, lohusa şerbetleri eşliğinde doğan, daha doğmadan odası envaiçeşit oyuncakla döşenen, kakasının rengi normale dönsün diye türlü taklalar atılan çocukları…

Maalesef bunların hiçbirini yaşayamayan binlerce bebek geliyor dünyaya. Kader mi şans mı bunu bilemeyiz, ama belki durumları bir nebze düzeltmek adına adım atabiliriz. Gönüllü olarak bir kuruluşta çalışmak isteyen veya sadece maddi yardımda bulunmayı düşünen, ama ne yapacağını bilemeyenler için, elimden geldiğince araştırdığım kuruluş ve dernekleri sıralıyorum:

1- Koruncuk Vakfı : Anne-babası olmayan veya olmasına rağmen cinsel istismar, madde bağımlılığı, suça meyil gibi sorunlar sebebiyle korunmaya muhtaç halde yaşayan çocuklar için kurulmuş bir vakıf… http://www.koruncuk.org/

2- Umut Çocukları Derneği : Sokaklarda yaşayan, madde bağımlısı, suça karışmış, istismara uğramış çocukları korumaya yönelik bir dernek…  http://www.umutcocuklari.org.tr 

3- İçerde Çocuk Var : Anneleri hapiste olan 0-6 yaş arası çocukların eğitim ve yaşam koşullarını iyileştirmek için uğraşan bir dernek…                         http://www.icerdecocukvar.com     (Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı ile birlikte proje yürütüyorlar. http://www.tcyov.org/

4- Mika-Der : Çocuk yuvaları ve rehabilitasyon merkezlerinin koşullarını iyileştirmek, buralarda yaşayan çocukların imkanlarını arttırmak için kurulmuş bir dernek… http://mikader.org.tr

5- TOÇEV :  Bugüne kadar 5 milyon çocuğa eğitim vermiş bir kuruluş. https://www.tocev.org.tr     Kurucusu Ebru Uygun’un röportajını okumanızı tavsiye ederim…Etkileyici…

Bunların haricinde, LÖSEV (Lösemili Çocuklar Vakfı – http://www.losev.org.tr), KAÇUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı – http://www.kacuv.org), BEDD (Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği – http://www.bedd.org.tr), TOHUM OTİZM VAKFI  (http://www.tohumotizm.org.tr), SERÇEV (Serebral Palsili Çocuklar Derneği – http://sercev.org.tr), KASDER (Türkiye Kas Hastalıkları Derneği – http://kasder.org.tr),      ZİÇEV (Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı https://www.zicev.org.tr), ROBOTEL (Protez Kol/El Uzuvları sağlayan bir kuruluş – http://www.robotel.org) ve TEGV (Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı – https://tegv.org) gibi; erken teşhisin çok önemli olduğu hastalıklar ve eğitim üzerine çalışan dernek ve vakıflar da mevcut.  Ayrıca “yetim ve öksüz çocuklar derneği” olarak arama yaptığınızda, çeşitli illerden irili ufaklı dernekler karşınıza çıkıyor.

Bu derneklerde; bağış, sertifika düzenleme (örneğin Anneler Günü’nde bağış yapıp, anneniz adına bir sertifika hazırlatabilirsiniz) veya gönüllülük gibi yardım seçenekleri mevcut. Ayrıca isterseniz, nikah şekeri yerine düğün davetlileri adına bu derneklere bağış yapıp, herkese birer sertifika dağıtabilirsiniz.

Burada yazdığım hiçbir kuruluşla bir bağım, bağlantım yok. Sadece zaman zaman “faydasızlık”  korkum depreşir…”Yapabileceğimiz pek çok şey varken, niye bu pasifliğimiz” diye dertlenirim. Öyle günlerimden birindeyim herhalde yine. İşbu sebeple paylaşmak istedim…  Çocuk esirgeme kurumlarından “dayak”, “tecavüz”, “işkence” haberlerini duymayacağımız günler diliyorum.

Anne gezindiğin bağ,

Baba yasladığın dağdır.

Ömrünün en güzel çağı,

Annen ve babanla olandır…

 

Ataol Behramoğlu

 

 

3 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İş Hayatı : Paralel Evren

Tam 10 sene, 11 gün, 15 saat önce; güneşli ve genç bir günde başladım ben çalışma hayatına. Bu tarihten önce de yaptığım işler vardı elbet, ama toplumda kabul gören, ‘kadrolu ve sigortalı’ hayata girişim bu tarihe denk geliyor.  Masal bu ya; henüz okulunu bitirmemiş, işe başlamak için etekleri zil çalan ve dünyayı değiştirebileceğini zanneden bir pamuk şekerdim. Teşbihte hata olmaz; o pamuk şekerin yavaş yavaş deniz kestanesine döneceğini bilmiyordum.

Ömrümün yaklaşık üçte birinin çalışarak geçtiğine hem seviniyorum, hem şaşırıyorum. İstisnasız her gece “inşallah sabah uyuyakalmam” korkusuyla gözümü kapıyorum. Eskiden olsa “mümkünatı yok böyle bir saçmalığa tahammül edemem” diyeceğim şeyleri sineye çekiyorum. En beğendiğim klişe “aman canım başka şirkette de benzer sorunlarla uğraşacaksın, boşver bozma düzenini” ve en sevdiğim hayal “kuralım kendi işimizi, sevdiğimiz şeyi yapalım.”

Şimdi karşımda çocuğum varmış ve iş hayatına yeni atılmış gibi düşünüyorum…Ona sanırım şunları öğütlerdim:

1-   Dürüst ol.  Laf olsun diye değil. Gerçekten dürüst ol.  Sokrates’ın dediği gibi; “Dürüst bir insan daima çocuk kalır“.

2- “Her işe atlama, yardım için yaptığın bir süre sonra senin görevin haline gelir” safsatalarına inanma. Elinden gelen her işi yapmaya çabala, hatta beceremeyeceğini düşünsen bile…Ben kendi görevlerimle alakası olmayan binlerce iş yaptım, zerre kadar da pişman değilim, çünkü hepsinden bir şey öğrendim.

3- Kimseyi satma, ispiyonlama ve kimseye çamur atma. Hatayı sen yaptıysan çık ortaya söyle. Gerekiyorsa işinden kovul, parasız kal ama kimsenin hakkını yeme.

4- Hayallerini ve prensiplerini kaybetme. Elinde olmadan biraz törpülenmek zorunda kalacaksın, ama özünü unutma.

5- Çalıştığın kişilere insanlıklarına göre muamele et, ünvanlarına göre değil.

6- “İş hayatında kimseye güvenme, kimseyle arkadaş olma” sözünü hiç uygulayamadım.  Başka yerde karşılaşsam çok seveceğim, dost olacağım insanları iş yerinde tanıdığım için sevmemezlik edemedim. Duygularımı “mesai öncesi/sonrası” diye ikiye ayıramadım. Hiçbir zaman tam profesyonel olamadım. Belki enayilik yaptım, belki de doğru olanı..Henüz bilmiyorum. Sana tek öğüdüm, “içinden nasıl geliyorsa öyle davranman” olacaktır.

7- Suratsız suratsız yapma işlerini, sinirin bozulsa da gül ve oyun oynuyormuşsun gibi hayal et. Bir sürü canın var ve sen istediğin sürece oyun devam ediyor. Bilgisayarı kapattığın anda çıkarsın, kızgınlığın da, kırgınlığın da geçer, gider. Kişisel gelişim kitaplarından fırlamış gibi duruyor farkındayım, olsun sen yine de annenin hislerine güven.

8- İşini düzgün yapmak dışında bir hırsın olmasın. Öğrenmeye açık ol, “aman banane ya, ben kendi işimi yapayım, diğerlerini bilmesem de olur” deme. Vizyonunu geniş tut, tembellik etme. Dünyada öğrenilecek o kadar çok bilgi var ki, şaşırırsın.

9- Ben hiçbir zaman dakik olamadım, hep koştur koştur yetişmeye çalıştım. Sen böyle olma, zamanını doğru kullan. İş düzenini kur, yaptıklarını kaydet, hatırla ve takip et. Senden sonrakiler de anlayabilsin. Ha bir de, rica ediyorum “toplantı ayarlıyorum” demek varken, “meeting set ediyorum” deme.

10- Elinden geldiğince yardım et ve bildiklerini öğret. Kendini ezdirme, kimseyi de ezme. Ne kadar yakın, samimi olursan ol, kalbinin kırılmasına sebebiyet verecek çizgiyi aşma, aştırma.

Çocuğuma bunları söylerdim ve belki o da bana “Anne saçmalama ya, böyle naif iş yaşamı mı olur” derdi, belki de dalga geçerdi benle içten içe. Olsun, ben yine de ona “erdemli olmanın, insaniyetin öneminden” bahsederdim, dilim döndüğünce.

 

Hayatta her şey olabilirsin; fakat mühim olan hayatın içinde ‘insan’ olabilmektir.

Şems-i Tebrizi

 

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Kayıp

Bu seferki kaybedişim en sevdiğim yerde, tiyatro sahnesinde olacak. Rezil de olsam, gebersem de olmak istediğim yerde olacağım ve hatta ölmek istediğim yerde öleceğim; daha ne isterim bu fani dünyada?

Cebimdeki gri mataradan bir yudum daha alıyorum, hızlı hızlı yürüyorum “iki kalas bir heves” içimde. Acaba Cyrano de Bergerac olup “istemem eksik olsun” tiradı ile mi devleşsem sahnede yoksa Çehov’dan bir oyun mu parlatsam, Vanya Dayı veya Vişne Bahçesi ile?

Heyecanlanıyorum, yudumlar yetmez oluyor, kafama dikiyorum şişeyi…En sevdiğim yere, tiyatro sahnesine gidiyorum. Olmak isteyip de beceremediğim herkesin, her şeyin kılıfına girdiğim yere. Çıkıyorum merdivenleri hızlıca…Sahnedeyim…

Gözleri üzerimde, hissediyorum. Baş role beni seçsinler istiyorum. Tam ilk repliğimi söyleyeceğim; gözlerime ‘perde’ iniyor, bacaklarımdan yukarı uyuşukluk yayılıyor. Gri matara fazla geliyor kanıma, yavaşça yere seriliyorum. Ama bu sefer farklı…Tam olmak istediğim yerdeyim…Oluyorum. Ölüyorum.


Yukarıdaki benim eski denemelerimden biri. Manasız gibi duruyor, biliyorum. Belki gerçekten de öyledir. Ama bana ifade ettiği şeyleri seviyorum. Bu ara o kadar acaip rüyalar görüyorum ki, anlatabilmem mümkün değil. Bu ara dediğim, son 25 yıldır aslında. Bilim, beyin ve bilinçaltının gizemini çözerse epey rahatlayacağım, çünkü zaman zaman tedirgin oluyorum kendi beynimden. Nasıl ifade etsem, sanki paralel bir hayatım var ve ben bu hayatı rüyalarda sürdürüyorum..O denli gerçekçi ve üç boyutlu. ‘Lucid’ rüya üzerine yoğunlaşıp bu gerçeküstülüğün tadını mı çıkarsam acaba?


‘Oysa kahve içmişliğimiz de vardı, bu ne hatır gönül bilmezlik diyemedim’ sözü gibi naifçe anlatabilsem derdimi…O kadar zarif anlatmış ki hali pürmelalini Orhan Veli.. Ben olsam  “Beraber kahve içtiğin insana yapılır mı lan bu, g.t” derdim. Ne avam…Babaannem bana “seni leydi mektebine göndermek lazım” derdi küçükken..Kulakları çınlasın.


Komik, nükteli yazılar yazmayı niye beceremiyorum ben? Yoksa ben hüzünlü, sıkıcı, ciddi, melankolik, içe dönük, mizahtan anlamayan  ve ağırbaşlı biri miyim?  Tedirgin edici…


Sevdiğim insanlara
Kızabilirdim.
Eğer sevmek bana
Mahzun durmayı
Öğretmeseydi.

Orhan Veli Kanık

 

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi