Evlat

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak‘ konusunda takıntılarım var… Bir konu hakkında yorum yapmadan önce mutlaka öğrenmem, araştırmam ve sindirmem gerekli diye düşünürüm çoğunlukla. Bilgisizlikten çok utanırım, halbuki ayıp değil demiş atalar yüz yıllar evvel. Sanırım bir nevi kompleksliyim bu hususta… Daha 13 yaşındaydım, teneffüste Che Guevara’dan bahsedilirken sadece “Che” denmişti ve ben bir anda uyanamayıp “Che kim” diye sormuştum. Sınıf arkadaşımın bana “Atatürk kim” sorusu yöneltmişim gibi bakışını, dalga geçişini hala hatırlarım… Halbuki o yaşta Che kısaltmasını bilsen ne olur bilmesen ne olur…Ama yok… Her haltı bilmem gerekiyor ya, utancımdan parkelerin altına giresim gelmişti…

Fakat bugün yazmak istediğim konu, öncesinde fikir sahibi olunacak, araştırılacak bir konu değil, zira çocuk sahibi olmaktan bahsetmek istiyorum. Tabi yapım aşamalarını anlatmayacağım, okuyunca hayal kırıklığı olmasın.

Bir canlının vücut sıvısının, başka bir canlının içinde döllenmesini takiben, dişi olanın içinde yeni can oluşmasının nasıl çılgınca bir mucize olduğuna ve işin felsefik/varoluşçuluk boyutuna hiç değinmeyeceğim; çünkü benim aklım bunun hakkını tam olarak veremez. Adı üstünde, mucize…

Evlat dediğin, vajinadan veya karından çıktığı, hatta rahme düştüğü andan itibaren tüm ailenin göz bebeği, neşesi, ilgi odağı…Anne ve babasının ciğerparesi, aile büyüklerinin kıymetlisi…Ne ‘serseri ruh‘ kalır çocuğun dünyaya gelmesiyle bünyede, ne özgürlüğüne düşkünlük, ne de bencillik…Hayatının odağı çocuğun olur, haliyle.

Bütün bu anlattıklarım –ben de dahil– ağzında altın kaşıkla doğan çocukları kapsıyor aslında. Bir hastanede, klinikte veya evde; imkanlara/hevese göre çeşitli kutlama objeleri, süsler, lohusa şerbetleri eşliğinde doğan, daha doğmadan odası envaiçeşit oyuncakla döşenen, kakasının rengi normale dönsün diye türlü taklalar atılan çocukları…

Maalesef bunların hiçbirini yaşayamayan binlerce bebek geliyor dünyaya. Kader mi şans mı bunu bilemeyiz, ama belki durumları bir nebze düzeltmek adına adım atabiliriz. Gönüllü olarak bir kuruluşta çalışmak isteyen veya sadece maddi yardımda bulunmayı düşünen, ama ne yapacağını bilemeyenler için, elimden geldiğince araştırdığım kuruluş ve dernekleri sıralıyorum:

1- Koruncuk Vakfı : Anne-babası olmayan veya olmasına rağmen cinsel istismar, madde bağımlılığı, suça meyil gibi sorunlar sebebiyle korunmaya muhtaç halde yaşayan çocuklar için kurulmuş bir vakıf… http://www.koruncuk.org/

2- Umut Çocukları Derneği : Sokaklarda yaşayan, madde bağımlısı, suça karışmış, istismara uğramış çocukları korumaya yönelik bir dernek…  http://www.umutcocuklari.org.tr 

3- İçerde Çocuk Var : Anneleri hapiste olan 0-6 yaş arası çocukların eğitim ve yaşam koşullarını iyileştirmek için uğraşan bir dernek…                         http://www.icerdecocukvar.com     (Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı ile birlikte proje yürütüyorlar. http://www.tcyov.org/

4- Mika-Der : Çocuk yuvaları ve rehabilitasyon merkezlerinin koşullarını iyileştirmek, buralarda yaşayan çocukların imkanlarını arttırmak için kurulmuş bir dernek… http://mikader.org.tr

5- TOÇEV :  Bugüne kadar 5 milyon çocuğa eğitim vermiş bir kuruluş. https://www.tocev.org.tr     Kurucusu Ebru Uygun’un röportajını okumanızı tavsiye ederim…Etkileyici…

Bunların haricinde, LÖSEV (Lösemili Çocuklar Vakfı – http://www.losev.org.tr), KAÇUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı – http://www.kacuv.org), BEDD (Bedensel Engellilerle Dayanışma Derneği – http://www.bedd.org.tr), TOHUM OTİZM VAKFI  (http://www.tohumotizm.org.tr), SERÇEV (Serebral Palsili Çocuklar Derneği – http://sercev.org.tr), KASDER (Türkiye Kas Hastalıkları Derneği – http://kasder.org.tr),      ZİÇEV (Zihinsel Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı https://www.zicev.org.tr), ROBOTEL (Protez Kol/El Uzuvları sağlayan bir kuruluş – http://www.robotel.org) ve TEGV (Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı – https://tegv.org) gibi; erken teşhisin çok önemli olduğu hastalıklar ve eğitim üzerine çalışan dernek ve vakıflar da mevcut.  Ayrıca “yetim ve öksüz çocuklar derneği” olarak arama yaptığınızda, çeşitli illerden irili ufaklı dernekler karşınıza çıkıyor.

Bu derneklerde; bağış, sertifika düzenleme (örneğin Anneler Günü’nde bağış yapıp, anneniz adına bir sertifika hazırlatabilirsiniz) veya gönüllülük gibi yardım seçenekleri mevcut. Ayrıca isterseniz, nikah şekeri yerine düğün davetlileri adına bu derneklere bağış yapıp, herkese birer sertifika dağıtabilirsiniz.

Burada yazdığım hiçbir kuruluşla bir bağım, bağlantım yok. Sadece zaman zaman “faydasızlık”  korkum depreşir…”Yapabileceğimiz pek çok şey varken, niye bu pasifliğimiz” diye dertlenirim. Öyle günlerimden birindeyim herhalde yine. İşbu sebeple paylaşmak istedim…  Çocuk esirgeme kurumlarından “dayak”, “tecavüz”, “işkence” haberlerini duymayacağımız günler diliyorum.

Anne gezindiğin bağ,

Baba yasladığın dağdır.

Ömrünün en güzel çağı,

Annen ve babanla olandır…

 

Ataol Behramoğlu

 

 

3 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İş Hayatı : Paralel Evren

Tam 10 sene, 11 gün, 15 saat önce; güneşli ve genç bir günde başladım ben çalışma hayatına. Bu tarihten önce de yaptığım işler vardı elbet, ama toplumda kabul gören, ‘kadrolu ve sigortalı’ hayata girişim bu tarihe denk geliyor.  Masal bu ya; henüz okulunu bitirmemiş, işe başlamak için etekleri zil çalan ve dünyayı değiştirebileceğini zanneden bir pamuk şekerdim. Teşbihte hata olmaz; o pamuk şekerin yavaş yavaş deniz kestanesine döneceğini bilmiyordum.

Ömrümün yaklaşık üçte birinin çalışarak geçtiğine hem seviniyorum, hem şaşırıyorum. İstisnasız her gece “inşallah sabah uyuyakalmam” korkusuyla gözümü kapıyorum. Eskiden olsa “mümkünatı yok böyle bir saçmalığa tahammül edemem” diyeceğim şeyleri sineye çekiyorum. En beğendiğim klişe “aman canım başka şirkette de benzer sorunlarla uğraşacaksın, boşver bozma düzenini” ve en sevdiğim hayal “kuralım kendi işimizi, sevdiğimiz şeyi yapalım.”

Şimdi karşımda çocuğum varmış ve iş hayatına yeni atılmış gibi düşünüyorum…Ona sanırım şunları öğütlerdim:

1-   Dürüst ol.  Laf olsun diye değil. Gerçekten dürüst ol.  Sokrates’ın dediği gibi; “Dürüst bir insan daima çocuk kalır“.

2- “Her işe atlama, yardım için yaptığın bir süre sonra senin görevin haline gelir” safsatalarına inanma. Elinden gelen her işi yapmaya çabala, hatta beceremeyeceğini düşünsen bile…Ben kendi görevlerimle alakası olmayan binlerce iş yaptım, zerre kadar da pişman değilim, çünkü hepsinden bir şey öğrendim.

3- Kimseyi satma, ispiyonlama ve kimseye çamur atma. Hatayı sen yaptıysan çık ortaya söyle. Gerekiyorsa işinden kovul, parasız kal ama kimsenin hakkını yeme.

4- Hayallerini ve prensiplerini kaybetme. Elinde olmadan biraz törpülenmek zorunda kalacaksın, ama özünü unutma.

5- Çalıştığın kişilere insanlıklarına göre muamele et, ünvanlarına göre değil.

6- “İş hayatında kimseye güvenme, kimseyle arkadaş olma” sözünü hiç uygulayamadım.  Başka yerde karşılaşsam çok seveceğim, dost olacağım insanları iş yerinde tanıdığım için sevmemezlik edemedim. Duygularımı “mesai öncesi/sonrası” diye ikiye ayıramadım. Hiçbir zaman tam profesyonel olamadım. Belki enayilik yaptım, belki de doğru olanı..Henüz bilmiyorum. Sana tek öğüdüm, “içinden nasıl geliyorsa öyle davranman” olacaktır.

7- Suratsız suratsız yapma işlerini, sinirin bozulsa da gül ve oyun oynuyormuşsun gibi hayal et. Bir sürü canın var ve sen istediğin sürece oyun devam ediyor. Bilgisayarı kapattığın anda çıkarsın, kızgınlığın da, kırgınlığın da geçer, gider. Kişisel gelişim kitaplarından fırlamış gibi duruyor farkındayım, olsun sen yine de annenin hislerine güven.

8- İşini düzgün yapmak dışında bir hırsın olmasın. Öğrenmeye açık ol, “aman banane ya, ben kendi işimi yapayım, diğerlerini bilmesem de olur” deme. Vizyonunu geniş tut, tembellik etme. Dünyada öğrenilecek o kadar çok bilgi var ki, şaşırırsın.

9- Ben hiçbir zaman dakik olamadım, hep koştur koştur yetişmeye çalıştım. Sen böyle olma, zamanını doğru kullan. İş düzenini kur, yaptıklarını kaydet, hatırla ve takip et. Senden sonrakiler de anlayabilsin. Ha bir de, rica ediyorum “toplantı ayarlıyorum” demek varken, “meeting set ediyorum” deme.

10- Elinden geldiğince yardım et ve bildiklerini öğret. Kendini ezdirme, kimseyi de ezme. Ne kadar yakın, samimi olursan ol, kalbinin kırılmasına sebebiyet verecek çizgiyi aşma, aştırma.

Çocuğuma bunları söylerdim ve belki o da bana “Anne saçmalama ya, böyle naif iş yaşamı mı olur” derdi, belki de dalga geçerdi benle içten içe. Olsun, ben yine de ona “erdemli olmanın, insaniyetin öneminden” bahsederdim, dilim döndüğünce.

 

Hayatta her şey olabilirsin; fakat mühim olan hayatın içinde ‘insan’ olabilmektir.

Şems-i Tebrizi

 

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Kayıp

Bu seferki kaybedişim en sevdiğim yerde, tiyatro sahnesinde olacak. Rezil de olsam, gebersem de olmak istediğim yerde olacağım ve hatta ölmek istediğim yerde öleceğim; daha ne isterim bu fani dünyada?

Cebimdeki gri mataradan bir yudum daha alıyorum, hızlı hızlı yürüyorum “iki kalas bir heves” içimde. Acaba Cyrano de Bergerac olup “istemem eksik olsun” tiradı ile mi devleşsem sahnede yoksa Çehov’dan bir oyun mu parlatsam, Vanya Dayı veya Vişne Bahçesi ile?

Heyecanlanıyorum, yudumlar yetmez oluyor, kafama dikiyorum şişeyi…En sevdiğim yere, tiyatro sahnesine gidiyorum. Olmak isteyip de beceremediğim herkesin, her şeyin kılıfına girdiğim yere. Çıkıyorum merdivenleri hızlıca…Sahnedeyim…

Gözleri üzerimde, hissediyorum. Baş role beni seçsinler istiyorum. Tam ilk repliğimi söyleyeceğim; gözlerime ‘perde’ iniyor, bacaklarımdan yukarı uyuşukluk yayılıyor. Gri matara fazla geliyor kanıma, yavaşça yere seriliyorum. Ama bu sefer farklı…Tam olmak istediğim yerdeyim…Oluyorum. Ölüyorum.


Yukarıdaki benim eski denemelerimden biri. Manasız gibi duruyor, biliyorum. Belki gerçekten de öyledir. Ama bana ifade ettiği şeyleri seviyorum. Bu ara o kadar acaip rüyalar görüyorum ki, anlatabilmem mümkün değil. Bu ara dediğim, son 25 yıldır aslında. Bilim, beyin ve bilinçaltının gizemini çözerse epey rahatlayacağım, çünkü zaman zaman tedirgin oluyorum kendi beynimden. Nasıl ifade etsem, sanki paralel bir hayatım var ve ben bu hayatı rüyalarda sürdürüyorum..O denli gerçekçi ve üç boyutlu. ‘Lucid’ rüya üzerine yoğunlaşıp bu gerçeküstülüğün tadını mı çıkarsam acaba?


‘Oysa kahve içmişliğimiz de vardı, bu ne hatır gönül bilmezlik diyemedim’ sözü gibi naifçe anlatabilsem derdimi…O kadar zarif anlatmış ki hali pürmelalini Orhan Veli.. Ben olsam  “Beraber kahve içtiğin insana yapılır mı lan bu, g.t” derdim. Ne avam…Babaannem bana “seni leydi mektebine göndermek lazım” derdi küçükken..Kulakları çınlasın.


Komik, nükteli yazılar yazmayı niye beceremiyorum ben? Yoksa ben hüzünlü, sıkıcı, ciddi, melankolik, içe dönük, mizahtan anlamayan  ve ağırbaşlı biri miyim?  Tedirgin edici…


Sevdiğim insanlara
Kızabilirdim.
Eğer sevmek bana
Mahzun durmayı
Öğretmeseydi.

Orhan Veli Kanık

 

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Mutlu musunuz?

Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsanız hayatınızı bir amaca bağlayın, kişilere veya eşyalara değil.  Albert Einstein

Hayattaki en büyük mutluluk sevildiğimize ikna olmaktır. Victor Hugo

Mutluluğu sende bulan senindir. Ötesi misafirdir. Hz. Mevlana

Bunca bilimsel gelişmeye, teknolojiye rağmen esrarını koruyan insan beyni, bin yıldır mutluluğun nasıl elde edileceğini tartışıyor. Ne ironik….Kendi salgıladığımız hormonlar ile yarattığımız kavramı, yine o çözemediğimiz beynimiz ile anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Mutluluk, üzüntü, kızgınlık gibi insani hislerin tamamen hormonal ve kimyasal reaksiyonlar olduğu nicedir biliniyor. Pek şiirsel gelmiyor kulağa tabi, zaten yıllardır işlenmiş kodlarımıza “kalbinin sesini dinle, yüreğinin götürdüğü yere git” sözleri.  İnsan kabullenmek istemiyor önce…O kadar aşıksın ki mesela, sırf sana biraz gülsün ya da dokunsun diye atmadığın takla kalmıyor. Kalbin çok hızlı çarptığı için zannediyorsun ki sol göğsünün altından bir şeyler salgılanıyor.  Öpüştün, heyecanlandın, seviştin, zevk aldın, sandın ki göğün yedinci katındasın. Değilsin. Oksitosin normal seviyeye inince kendine gelirsin. O oksitosin ki, doğum esnasında rahmin kasılmasını veya emzirme döneminde süt gelmesini sağlıyor, cinsel uyarılmayı, cömertliği arttırıyor, sosyal iletişimi kuvvetlendiriyor. Ve araştırmalar gösteriyor ki, annesiyle ilişkisi iyi olan erkeklerin anıları da daha canlı oluyor.

Söz gelimi çok heyecanlısın, enerjiksin, dünyayı yerinden oynatırım zannediyorsun, uçuyorsun, kaçıyorsun..Endorfin ve serotonin mucizesi…Edip Cansever’in “Ve mutluluk bir kibrit çöpü, artık ne kadar yanarsa” dediği kadar var. O kadar saman alevi, o denli uçucu.

Charlie Chaplin’in “Kahkahasız geçen bir gün, harcanmış bir gündür” sözünü oldum olası sevmişimdir. Gülmenin ne muhteşem bir şey olduğunu keşfedememiş bir milletiz. Çok gülünce başına bir şey geleceğini düşünen, kahkaha atan kadını “hafif” diye yaftalayan, keza çok gülen adama da “karı gibi gülme” diyen, ters ters bakan insanlar var bu topraklarda. Yazık. Halbuki bir bilseler güldükleri anda hastalıkla savaşma esnasında salgılanan hormonların devreye girdiğini..İyileştiriyor, güzelleştiriyor, gerginliği azaltıyor. Nietzsche; “İnsan bu dünyada o kadar ıstırap çeker ki, bütün canlı yaratıklar arasında yalnız o gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır” der.  Ve “Kahkahanın, iki insan arasındaki en yakın mesafe olduğunu” söyler Victor Hugo.  Ne şahane gözlem.. Bazı insanlara kızamıyorsunuz mesela, çok garip. Kırgınsın, üzgünsün ama bir geliyorsun göz göze, duramıyorsun. Gülümsüyorsun ve dağılıyor aranızdaki duman.

Kimi insanların ağlayamadığını hayretle dinliyorum, “rahatlamak istiyorum ama gözümden yaş gelmiyor” diyordu bir arkadaşım. Biliyorum ki duygusuz ya da ruhsuz biri değil, muhtemelen sadece prolaktin seviyesi epey düşük…Soğanın içindeki enzim ile yakınımızı kaybetmenin fiziksel olarak aynı sonuca yol açması bana mı enteresan geliyor sadece?

Can Yücel demiş ki:

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, neden hiç ağlamadığını anladım…Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş…Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım…

Konunun merkezinden saptım yine galiba..Ama bir dakika burası benim sayfam, istediğim gibi yazarım…

Yazamazsın. Ne kadar özgür yazdığını zannetsen de içindeki sınırlardan, kısıtlamalardan, öğrenilmiş çaresizliklerden tam olarak kurtulamazsın.

Kendi kendine konuşmak yetmedi, bir de kendi kendine yazmaya mı başladın?

“Yazmak zaten münferit bir eylem değil midir albayım” yazacaktım, son anda vazgeçtim. Oğuz Atay’a öykünmeye mi çalışıyorum acaba ?

Ben sana gelemem ki yaram var diye…Yaram sensin benim” cümlesini yazan insan her kimse, gıpta ettim, hatta belki biraz kıskandım.  Sanki okuyunca içimdeki görünmeyen tellerden biri koptu. O kadar naif ve vurucu ki. Anlatamam. Anlayamazsın.

Yine karalama tahtasına döndürdüm burayı. Biraz noradrenalin, biraz dopamin. Hepsi bu aslında.

Dökmeye niyetim yok içimi,

Zor sığdırdım zaten…

Cemal Süreya

12 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Şuursuz

Bugün içimden çok yazmak geliyor, ama öyle memleket meselelerini, iç karartıcı gündemi değil.
Blogun sloganıyla müsemma, içimden geldiği gibi yazsam, paragrafları hiçbir yere bağlamasam, kıssadan hisse vermesem, kim okur da hakkımda ne düşünür gibi fikirlere kapılmasam?

Konuşarak kendimi ifade etmekte zorlandığımı keşfedeli uzun zaman oldu. Nasıl ifade edeceğim ki?
Ne haber” soru kalıbına “İyi ne olsun, koşturmaca” sakız cevabı yerine “Pek iyi değilim, dünyaya uyum sağlamaya ve endişelerimi yok saymaya çalışıyorum. Bütün bunları yaparken kendimi ve sevdiklerimi korumaya, iyi bir insan olmaya, boşa yaşamamaya uğraşıyorum” desem, karşımdaki ‘ne diyorsun değişik’ der gibi bakmaz mi bana?

“Günlerce kanayıp da ölmeyen bir insan türüne güvenmeyin” esprisi vardı bir ara. Hesapta kadınlardan her şeyin beklenebileceğini ima eden bir söz. Ha bu arada, yer yüzündeki onlarca memelinin her ay yaşadığı “adet” (en sinir tabiriyle) nedense alemin en büyük tabuları arasındaki yerini hala koruyor. Ne kadar açık vizyonlu olursan ol, gönül rahatlığıyla “regl oldum” diyemezsin. Orta okulda bir donem bizim fırlama (!) ergen erkeklerimiz kızların çantasından pedleri çıkarıp maytap geçerlerdi. Bilinçaltlarımıza, üstlerimize, her yerimize nasıl kodlandıysa bu negatif vurgular, dünyanın en doğal olaylarından utanır çekinir hale gelmişiz.
Dünyaya gelme yöntemimiz en ağır küfürlerin kaynağı mesela. Memleketin hassas damarı, namus, ar, haysiyet ölçütü. Sanki pislikleri halının altına süpürür gibi şuur altımıza itelemişiz, buz dağının görünen kısımlarıyla övünüyoruz.

Neyse ne diyordum?

Her el yıkamasında bir kalıp sabun bitiriyormuş adam ve bir sure sonra muhakeme yeteneğini kaybedip “Ne kadar sürüyor sizin el yıkamanız” diye saga sola soruyormuş, o kadar uzaklaşmış yani gerçeklikten.
Freud’un dediği gibi mi acaba hakikaten? İnsanin bütün karakteri anal, oral ve fallik dönemlerde mi şekilleniyor? Yani 5 yaşına kadar ne girdiyse beynindeki halının altına, onlar mi idare ediyor senin yaşamını?

“Descartes, düşündükçe var olduğunu söylüyordu. Oysa ben düşündükçe yok oluyorum”

Oğuz Atay

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Gökçeada

Çocukluk yıllarımın yaz dönemlerini Çanakkale’de geçirmiş olmama, hala her sene oradaki dostlarımızı ziyaret etmemize ve şehrin pek çok ilçesini görmüş olmama rağmen, Gökçeada’ya bir türlü denk gelememiştik.

Nihayet güneşli bir Mart hafta sonunda, yavaş şehir (cittaslow) ünvanını almaya hak kazanmış bu güzide adanın havasını solumak kısmet oldu.

Kabatepe iskelesinden başlayan yaklaşık 1.5 saatlik feribot yolculuğundan sonra adaya iniş pek hayal ettiğiniz gibi olmayabilir, zira Çanakkale’nin yeşil-mavi doğasına burada rastlamak mümkün değil. Ada ilk bakışta çorak, çıplak tepelerden oluşan, fazlasıyla boş ve sessiz bir yer gibi gelebilir gözünüze..Zaten eğer hareketli bir tatil beldesi ve gece hayatıysa aradığınız, Gökçeada size göre değil.

Ege Denizi’nin kuzeyindeki Gökçeada, ülkenin en büyük adası olmakla birlikte, sokaklarda kalabalık göremeyeceğiniz, toplu taşımanın da pek yaygın olmadığı bir yer.. Merkezinden başlayayım anlatmaya.. Meşhur Efi Badem Pastanesi’ne illa uğrana, kurabiyesinden alına ve her derde deva el yapımı doğal zeytinyağı kremi denene…Ama en önemlisi; yazarken bile ağzımı sulandıran, mis gibi süt kokan, tazecik “sakızlı muhallebi”den iki-üç tabak yenile..

Ada’da en sevdiğim yerler listesinde birinci sırada tabi ki Yakamoz Meyhanesi… Eski bir Rum köyü olan Yukarı Kaleköy’de, taş bina Yakamoz Motel’e bağlı, müthiş manzaralı, ortasından soba geçen, yıllardır hayalini kurduğum meyhane. Lokum gibi kalamar ve Rum böreği, ağızda dağılan kılıç şiş ve acaip yetenekli keman-klarnet-darbuka üçlüsü. Bir oynuyorum oturduğum yerde, bir gözüm doluyor, çünkü öyle bir çalıyorlar ki klarneti, kemanı, can dayanmaz. Hiç çıkmak istemedim o meyhaneden. Sanki bıraksalar günlerce orada oturabilirdim.

Listemin ikinci sırası; yine Kaleköy’de konuşlanmış Mustafa’nın Kayfesi. Bir kahve insana nasıl bu kadar huzur verir, içini açar, bilmiyorum. Dönüş feribotuna yetişeceğimiz için acele tarafından Dibek kahvesini içtik (güzeldi) fakat tam tadını çıkarmadım oranın telaştan..Bir dahaki gidişimizde meşhur sabah kahvaltısını denemeyi ve uzun uzun karşımızdaki dağ manzarasına bakıp sakinleşmeyi planlıyorum.

 

Mustafa’nın Kayfesi’nin hemen yanında şahane bir sabun atölyesi var. Klasik hikaye; karı-koca İstanbul keşmekeşinden sıkılıp yıllar önce Ada’ya yerleşiyor, acaip sempatik bu atölyeyi kuruyor ve el yapımı sabun, zeytinyağı, kolonya satışına başlıyor. Keçi sütlü sabun ve limon çiçeği kolonyası tavsiye olunur…

Zeytinli Köyü’nün taş evleri ve sokakları arasında dolanmanızı, sevimli kafelerinde sakızlı kahve ve muhallebi denemenizi ve zeytinliklerin arasındaki Rum köyü Tepeköy kahvesinde oturmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Aşağıda kahvenin fotoğrafı var, tam biz gittiğimizde şık şık giyinmiş insanlar kutlama yapıyorlardı, hayırdır dedik, meğer Rumların özel bir günüymüş. Bir keyif şarapları, kahveleri içiyorlardı. Bizi de aralarına aldılar, yarı Türkçe yarı Rumca, sanki yıllardır biz de o köydenmişiz de ahbaplık ediyormuşuz gibi konuşmaya başladık, güldük, eğlendik. Rum aksanını zaten oldu bitti pek severim..Yaşlı amcalar, hoşsohbet teyzeler bize oradaki hayatlarını, torunlarını anlattılar. Böyle sahneler beni niye bu kadar hüzünlendiriyor bilmiyorum. Yazdım aklıma…

Tepeköy kahvesinin biraz aşağısında Barba Yorgo meyhanesi var, lakin sezon açılmadığından buradaki yemek faslını bir sonraki gidişimize bırakmak durumunda kaldık. Ama tabi ki Yorgo Amca’yı bulduk, meyhanin yanındaki arsasında yetiştirdiği üzümlerden yapılma çam sakızı şarabını aldık. Yorgo bize tatlı tatlı yıllardır bu işi yaptığını, kayınpederi Taki’den öğrendiğini anlattı. Hatta Taki’nin 50-60 yıllık şarapları da meyhanenin bir köşesinde sergileniyordu. Onları asla satmazmış Yorgo…

Ada’dan alınabilecek pek çok şey var; Eski Bademli Köyü’ndeki Gökhan’ın Bal Çiftliği’nden bal, merkezdeki Ada Rüzgarı’ndan teneke ve sepet peyniri, dağ kekiği, karadut reçeli ve keçi sütlü sabun ilk aklıma gelenler.

Gökçeada’nın tek dezavantajı, arabasız bu saydıklarımın epey zor yapılacak olması. Başta da belirttiğim gibi; ortalarda minibüs, otobüs pek göremiyorsunuz, taksi de nadir. Saydığım köyler arasında yürüyerek dolaşmak imkansız denebilir. Bu da ziyaretçilere bir hatırlatma olsun…

Sabun Atölyesi

Kefaloz sahilinde denize girip çamur banyosu yapmayı, Barba Yorgo’da sirtaki eşliğinde coşmayı,  Eski Bademli Köyü’ndeki Son Vapur Oteli’nde karadut şurubu içmeyi ve yine Yakamoz’da (bu sefer güneş batmadan) demlenmeyi bekliyorum.

 

Bu gemi ne zamandır burada

Çoktan boşaltmış yükünü

Gece de olmuş, rıhtım da bomboş

Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa

Arkada, güvertede

Ah, neresinden baksam sessizlik gene.

 

Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye

İçerde üç beş kişi

Yalnızlık üç beş kişi

Bir kadeh rakı söylerim kendime

Bir kadeh rakı  daha söylerim kendime

-Söyle be! ne zamandır burda bu gemi

-Denizin değil hüznün üstünde.

 

Belki yarın gidecek

Bir anı gelecek bir başka anının yerine.

 

İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.

Edip Cansever

 

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Enteresan Deneyimler, Gündem Dışı, Tadı Damağımda Kalanlar

Yıl Sonu Temennileri

Çok güzel bir söz okudum bugün: “2017 bana hiçbir şey getirmesin, sadece sevdiklerimi götürmesin yeter.”

Dileklerimin kısa bir özeti bu cümle… Uzun  uzun beklentilerimi, hayal ettiklerimi yazmayacağım,hatta kafamdan bile geçirmeyecegim. Elimdekileri kaybetmeyeyim, ‘ah aslında ben ne kadar mutluymuşum da farkında değilmişim’ demeyeyim, faydam dokunsun sevdiklerime, kendime ve tuhaf dünyaya; yeter…

İnsanların hiç uğruna ölmediği, milletin birbirini yemediği, sevgimizi ve iyi niyetimizi daha bol gösterebildiğimiz bir yıl olsun; yeter.

Kimsenin hakkını yemediğim, kendiminkini de başkasına yedirmediğim, sevdiklerimi ve şahsımı üzmediğim bir sene geçirelim; yeter.

Çok mutlu seneler…

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi