Susturucu

Hiç sevmediğim bir aletten metafor üreterek yazıyı açacağım bu sefer: Silahlar.

Bu şeytan icatlarına uyarlanan; casus filmlerinde bolca rastladığımız ve çoğumuzun bildiği bir eklenti olan ilave parçanın ismini verdim bu yazıya.

Sorum ise şu; bu edevatın beyinlere takılabilen ve düşünceleri susturabilen versiyonu tahminen ne zaman icat edilir sizce? Zira zihin bazen tehlikeli bir tabanca, nerede patlayacağı, ne zaman tutukluk yapacağı belli olmuyor.

Bu noktada hemen not düşmem lazım, beynimi çok seviyorum; ona bazen “canım beynim, iyi misin?” diye soruyorum. (Deneyiniz, tavsiye ederim.) Sonuçta her işimizi o görüyor, biraz zarif ve şefkatli davranmakta fayda var.

Geçenlerde hayat yoldaşım ile beyinlerimizden yola çıkarak; irade ve ifade özgürlüğü konusunu konuştuk, nasıl, harika bir pazar sohbeti, değil mi?

Acaba aldığımız (ya da verdiğimiz – bu da ilginç bence; karar kelimesinin arkasına ‘almak’ da uyuyor ‘vermek’ de) kararları kim netleştiriyor, oradaki mekanizma nasıl işliyor; kader, alın yazısı, tercihler; neye göre yerini buluyor?

Evvel ezel tartışılıyor bu konu, hangisi iradi (cüzi) karar, hangisi kader? Denir ki; ‘Allah kulun neye karar vereceğini bildiği için öyle yazmıştır, yazıldığı için kul o kararı almak zorunda kalmamıştır.’ Biraz karışık sanki…

Kader, gayrete aşıktır” sözünü eskiden pek anlayamazdım; hoş halen de müthiş idrak ettiğimi söyleyemem, ama bir kıvılcım parlıyor zihnimde.

Bir örnek üzerinde düşünelim. Mesela kilo vermek istiyorsunuz ve bu uğurda her gün 3 km yolu aşındırmanız icap ediyor. Kaderinizin bir yerinde ‘zayıflayacağınızın’ yazılı olması; çaba harcamadan, ter dökmeden bunun gerçekleşeceği anlamına gelmiyor.

Yeni bir söz öğrendim tam buna dair: Gayrette tevekkül, tembelliğe kılıftır. Derin ve anlamlı…

Lakin burada da akla şu soru gelebilir: Kaderimde bir şekilde kilo vermek varsa; neden o yolları yürüme şevki içime dolmuyor? Artık o kadarını bilmiyorum, ‘vardır bir hayır’ mutlaka ve belki yapay zeka dostlarımız yardımcı olur bize. (Yapay yerine suni denmiş olsa, o da böylesine yerleşir miydi acaba dilimize? Aklıma ‘suni teneffüs’ geldi. O kadar oturmuş ki ağızlarımıza, ‘yapay nefes’ demek aklımızın ucundan bile geçmiyor. Aman neyse, Allah gerektirmesin diyelim.)

Bu arada şu yazı-çizi işleri tamamen ‘sunileşmeden’ ikinci kitabımı çıkarabilirsem çok iyi olacak, çünkü sanırım bir müddet sonra canlı ve doğal yazarların pabuçları damlara atılacak! (Ara bilgi: Osmanlı döneminde Ahilik teşkilatı, esnafların ürün kalitesini denetlermiş, şayet ayakkabıcıların kusurlu mal sattığı anlaşılırsa, o ustanın yaptığı pabuçlar ibret-i alem olsun diye dama atılırmış ve böylece halk da bir daha oradan alışveriş yapmazmış. Pabucu dama atılmak, işte buradan gelirmiş.)

Dilimizde köklenmiş deyim ve özdeyişlerin çıkış hikayelerini pek seviyorum. Dilimizi de öyle…Bildiğim yabancı lisanlardaki resmi sözcük sayısı, bizimkilerden fazla olduğu halde, hislere yeteri kadar tercüman olamıyorlarmuş gibi gelir bana hep. Bu bir sanrı elbette, biliyorum.

Ne diyorduk? Hah zihinlere susturucu aparatının icadından bahsediyorduk.

Yok ben vazgeçtim. Çünkü negatif ve rahatsız edici düşünceleri bastıralım derken, beynimizdeki güzellikleri de kaçırabiliriz, neme lazım…Akıllarımızı koruyalım; beyinlerimizi, o muhteşem varlığımızı, sevelim, sayalım ve sarıp sarmalayalım. O bize çok lazım…

Mutlu beyinlere…

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Yorumunuz için teşekkürler...