Category Archives: Gündem Dışı

Bahar

Son zamanlarda hep iç karartıcı, gündeme yönelik yazılar yazmak geliyordu içimden, hatta çoğu kez yazmak bile istemiyordum. Ama bahar geldi, keyif verici enstantaneleri anlatmak gerek belki de, kafa boşaltmalık, uzaklaşmalık.

Öncelikle; İstanbul’dan çıkmadan farklı bir şehre, hatta köye gitmiş hissi yaratan Anadolu Kavağı’ndan bahsedeyim biraz..Kavacık’tan Beykoz yoluna girip -tabelaları takip ederek- yaklaşık 15 km ilerleyince, insanın gözünü-gönlünü açan manzaralarla karşılaşacaksınız. Doğu Roma zamanından kalma Yoros Kalesi yakınında bulunan Yoros Kahvesi; bir şeyler içip hülyalara dalmak ve boğazı farklı bir açıdan seyretmek için biçilmiş kaftan. Türbe ziyareti yapmak isteyenler de leb-i derya manzarasıyla Yuşa Tepesi’ni ziyaret edebilirler.

kavak.. kavak. kavak

 

Anadolu Kavağı’nın etrafında bulunan Poyrazköy ve Akbaba Köyü’nde balık yiyebilir, köy sokaklarında keçiler, koyunlar arasında dolaşabilir ve temiz havadan çarpılabilirsiniz. Mis gibi ağaç, çiçek ve balık kokuları arasında, İstanbul’un pis havasından ve kargaşasından uzakta huzur garantili bir gün geçirebilirsiniz. Eğer şehirden fazla uzaklaşamıyorsanız, Anadolu Kavağı ve civarındaki köyleri mutlaka tavsiye ederim.

Kavak...

Gelelim son zamanların en sevdiğim keşfine. Etiler’in arka sokaklarında yer alan ve zaman zaman eylemleri, olaylarıyla gündeme gelen Armutlu bölgesinde küçücük, tefecik bir meyhane: 70’lik.

Uzun zamandır kulağımıza çalınan, hiçbir yerde reklamını, adını duymadığımız bir yerdi 70’lik Meyhane. Sahibi, yıllarca turizmcilik yaptıktan sonra, mezelerini, yemeklerini bizzat yaptığı, eşinin dostunun, müdavimlerinin geldiği, sempatik, butik bir meyhane açma düşüncesiyle ortaya çıkarmış burayı. Her daim dolu, özellikle cuma-cumartesileri için önceden rezervasyon yapmak şart, zira mekan zaten ufak ve haliyle çok masa yok. Pek çok meze denedik, hepsi de çok lezzetliydi. Daha önce hiçbir yerde görmediğim, sevdiğim bir detay mevcut; rakıyı sipariş ettiniz, içtiniz içtiniz fakat diyelim ki fazla geldi. Hemen şişenin üzerine adınızı yazıyorlar ve rakıların durduğu rafa kaldırıyorlar, bir dahaki gelişinizde aynı şişeden demlenebilmeniz için. Muhabbet güzel, rahatsız eden yok, müzik tam meyhanelere has, inceden sanat müziği. Fiyatlar ise benzeri lokantalarla üç aşağı beş yukarı aynı, hatta biraz daha altında. Uzun sohbet, lezzetli yemek, misafirperverlik ve müşteriyi memnun etmek için uğraşan çalışanlar var..Daha ne isteriz ?

70

70lik

 

70lik.

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı, Mutluluğun Tarifi : Yemek, Yemek

Birtat

Aslında gündemde tat yok, herkesin ağzında acı bir his ve kasvet var, biliyorum. Ama olan-bitenden, yaşananlardan bahsetmeyeceğim bugün. Aksine tadı damağımdan silinmeyen “Birtat” efsanesini yazasım var..

Selimiye’de 50 yılı aşkın süredir bulunan ve yakın zamanda kapanıp, Kadıköy ve Koşuyolu şubelerinde hizmet veren bu lezzetli meyhaneyi yaklaşık 1 ay önce keşfetme fırsatı yakaladık. Koşuyolu’ndaki mekan öyle ufacık tefecik ve sempatik ki, hayalimdeki Yeşilçam meyhanesine gelmiş gibi hissetim kapıdan girince. (Aynı duyguyu bir de Bostancı’daki Hatay Sofrası‘nda yaşamıştım.)

Dost meclisimiz o kadar keyifli ve iştahlı ki; masaya gelen yemeklerin ardı arkası kesilmiyor; ciğerle başlayan geçit sırasıyla böbrek, kokoreç ve karışık etlerle devam ediyor, aralara topik ve diğer mezelerden serpiştiriliyor.

Ciğer kültürüm pek fazla olmamasına rağmen; Edirne‘den sonra yediğim en güzel ciğerdi diyebilirim rahatlıkla.

İlk gelen tabakların fotoğrafını çekmek kısmet olmadı, sanırım o anda aklım 5 karış havaya uçup gitmişti. Bana göre masanın assolisti olan ve aşağıda arz-ı endam eden karışık et tabağındaki her lokma çok lezzetliydi.

Birtat

Muhabbet güzel, fondaki sanat müziği huzurlu, servis özenli ve en önemlisi yemekler şahane. Daha başka bir beklentimiz de yok zaten eş-dostla oturulan masadan..Sözün özü, meyhaneseverler için tatminkarlığı yüksek bir adres Birtat Meyhanesi…Afiyet olsun…

Bu yazıyı sevdiğim şiirlerle tamamlamak geldi içimden..Turgut Uyar, Edip Cansever varken ben ne yazayım ki zaten.

Her şeyden biraz kalır

diyor birileri,

Çoğunlukla haklılıktır.

Kavanozda biraz kahve,

Kutuda biraz ekmek,

İnsanda biraz acı.

Turgut Uyar

Ve bu yorgun

Bu hüzünlü yüreği

Benim değilmiş gibi

Hiç kimse görmeden,

Şöyle bir yol kenarına bıraksam…

Edip Cansever

Gitmek! Yazmışım defterime çoktan

Rıhtımlar, güz halatları, daha bir sürü şey

Şuramda darmadağınık !

Edip Cansever

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, Tadı Damağımda Kalanlar, Yemek

Hey Gidi Koca Dünya

Bu dünya iflah olmaz bunca bencillik, düzenbazlık ve kandırmaca içinde. Mevzu derin, kafama takılıyor, acaba 2000 yıl önce de böyle sohbetler ediyor muydu insanoğlu ? Yaşadığı dönemin hızından, adaletsizliğinden yakınıyor muydu ? “Komşuculuk öldü be canım, eskiden mağaradan bir çıkardık, herkes tanıdık, eş-dost ahbap..Şimdi nerdeee, herkes evden ava-avdan eve” gibi konuşmalar duyuluyor muydu etrafta ? Herkes şikayet edip, köşeyi dönmek ve yırtmak için birbirinin üstüne basıyor muydu çekinmeden ? Bunca savaş, katliam, pislik olabileceğini düşünüyor muydu insan denen mahluk, parayı icat ettiğinde ?

Bu devirde babana bile güvenme” sözleri ile büyüdük biz. Sahi hangi devirde başladı ki bu uyarı ? Bunca milyar yılı kimseye güvenemeden mi geçirdi ademoğlu ? Kime sorsan “nerede eski bilmemneler” diye başlıyor anlatmaya, geçmişe, nostaljiye özlem büyük. Belki de mazi olunca unutuluyordur kötü günler, kimbilir…

Ne tuhaf geliyor düşündükçe. Tüm canlılar için bilinen tek kesinlik, bir gün hepsinin yok olacakları, fakat buna rağmen öyle dünyevi zırvalar için heba ediyoruz ki kendimizi. Sanki hep buradaymışız, hiç göçmeyecekmişiz gibi.

Günlük hayatta sorgusuz kabul ettiğim ve sindirdiğim, ama esasen aklımın almadığı o kadar çok şey var ki..Nasıl oluyor da birkaç tuşa basarak binlerce kilometre uzakta birini aramamı sağlıyor telefon denen icat ? Sinyal, verici, alıcı, Graham, frekans, santral…Bunların hiçbiri beni tatmin etmiyor, kafam almıyor. Hele o tonlarca ağırlıktaki uçak nasıl süzülüyor havada insan elinden çıkma motoruyla, kanadıyla ? Bu sohbet ne zaman açılsa “kanadın altında oluşan kaldırma kuvveti” ve “aerodinamik prensipleri” havada uçuşuyor ama yok, algılarım yetmiyor tam olarak açıklamaya.

Başlıbaşına mucizenin ta kendisi bu dünyaya gelmek esasında. Bir insanın içinde başka bir insan oluşuyor, büyüyor ve dışarı çıkıyor, kulisten sahneye gelir gibi. Bizim ufacık aklımızın alabileceği bir olay mı bu sanki ?

Sonra bir bakıyorum salyangozun teki duvara yapışmış öylece duruyor, saatlerce, günlerce..Elimde değil, merak ediyorum hayatını yaşayış ve algılayış şeklini. Ne hissediyor, santim oynamadan orada bunca zaman.

Hayat hep koşturmaca diyoruz da, yarış daha ana rahmine düşmeden başlıyor; adeta hızlı koşan kapıyor yumurtayı ve kimbilir hangi tesadüfler, matematikler kesiştiriyor ‘dünya’ ile yolumuzu.

Kafam çok karışık.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Gurme Turu

Ne zamandır merak ediyordum, nasıldır bu anlatıla anlatıla bitirilemeyen ‘gurme gezileri’ diye..Kısmet bugünlereymiş.. Hala damağımda, dimağımda tazeyken yazayım da, bilmeyenler de keşfetsin bu saklı sokak lezzetlerini.

Bir şirketin, çalışanları için yapabileceği en güzel organizasyonlardan biri olan yeme-içme gezisinin haberini aldığımda önce sevindim, sonuçta dünyada en sevdiğim aktivitelerden biri olan “yemek yemek” eylemini içeriyordu. (Bu arada ‘yemek yemek’ biraz enteresan bir söz öbeğiymiş. Yazınca garip geldi, ama söylerken hiç değil)

Fakat sonra biraz duraksadım, çünkü tatil sabahı erkenden (09.00’da) Eminönü Yeni Camii önünde buluşma ve 4 saat boyunca yürüyerek sokakları arşınlama gibi, pek sevmediğim 2 eylemi de bünyesinde barındırıyordu.

Çoğu yere olduğu gibi, sabahki buluşmaya da geç kaldık, 5 dakika kadar ama olsun, yine de ritüelimizi bozmadık. 12 kişilik grubumuz toplanmış, sevimli rehberleri ile bizi bekliyorlar, bir yandan da sokak arası bir kahvaltıcıda peynirleri, simitleri, zeytinleri götürüyorlardı.  Rehberimiz Claudia Turgut’u görünce (Evet, ironi büyük. Tarihi yarımadamızdaki lezzetleri bize ‘elin İngiliz’i’ anlatacaktı) gezinin pek keyifli geçeceğini hissettim. ‘Pozitif kadın, belli. Sabahın köründe ağzı kulaklarında. Nereden öğrenmiş buraları da rehberlik yapıyor ? Türk biriyle evli tamam da, buraları anlatacak kadar tarihi nasıl biliyor’ düşünceleriyle takıldık Claudia’nın peşine..Kulağımızda kulaklıklar, ilk hedef Mısır Çarşısı’ndaki “Ucuzcular Baharat“. Baharatın her türüyle aram iyidir, severim ama İstanbul’da kalkıp baharatçı gezmek aklıma gelmezdi. Dükkan çalışanları gedikli belli, hemen bizi çember yapıp onlarca baharatı tattırıp, bir de hikayesini anlatıyorlar. Bu minik dükkan pek hoşuma gitti, çeşit çeşit baharatlar, şifalı yağlar..Tavsiye ederim.

Çarşıdan çıkıp biraz ara sokaklara dalıyoruz, sabah 11.30’da Lezzet-i Şark Antep sofrasında buluyoruz kendimizi. Ekip bizi bekliyor, güleryüzle karşılayıp mis gibi Adana, Urfa, İçli köfte ve en sevdiğim köpük köpük yayık ayranla bizi mest ediyorlar. Sonra gezinin en sevdiğim durağı, tarihi Altan Şekerleme. Şimdi başında 5. kuşağın bulunduğu bu şekerlemeci 1865 yılından beri kendi imalatını yapıyor ve nefis lokumlar, helvalar, şekerlerle ağızları tatlandırıyor. Trip Advisor’da hakkında pek güzel şeyler yazılmış, zaten biz gittiğimizde de içeride çekim yapılıyordu. Kesinlikle tavsiye ederim, çok nostaljik, çok lezzetli.. Güllü, böğürtlenli ve karadutlu lokumlar şahane…

Lezzet-i Şark

Altan Şekerleme

 

Altan Şekerleme .

Lezzet durakları Develi’nin minik tatlı dükkanında sıcak katmer, tarihi pidecide kıymalı ve peynirli pide, Bereket Döner’de domatesli-biberli döner, Kantarcılar Caddesi’nde tavuk göğsü ile devam ediyor.. Bir lokma daha yiyemeyecek hale gelerek turumuzu Tarihi Ali Paşa Hanı’nda Türk Kahvesi ile noktalıyoruz. Hana bayıldım, Genco Erkal’ın (Dostlar Tiyatrosu) orada tiyatro yaptığını bilmiyordum, bu da benim ayıbım olsun.

Ali Paşa Han

Eğer böyle bir yeme-içme gezisi yapma fırsatınız olursa, mutlaka katılın. Kendi şehrinizde turist gibi gezmek, uğrak mekanlarınızın dışında bir yerlerde zaman geçirmek ve tarihi yerlerde yemek-içmek pek iyi geliyor. Bir nevi minik tatil..Afiyet olsun…

Not: Claudia Turgut’un yeme-içme bloğu burada. Çok detaylı ve ince çalışılmış bir blog, Dezavantajı İngilizce oluşu…Aklınızda bulunsun.

 

2 Yorum

Filed under Enteresan Deneyimler, Gündem Dışı, Mutluluğun Tarifi : Yemek, Tadı Damağımda Kalanlar, Yemek

Laf-ü Güzaf…

Şu yaşıma kadar hayattan öğrendiklerimden dem vurmak istiyorum bugün…Bir nevi 30 yaş muhasebesi de diyebiliriz buna. “Şuncacık zamanda ne belledin de insanlarla paylaşıyorsun” diye düşünmeyin. 30 yaş; insanın hayatın anlamını çözdüğünü zannettiği, lakin esasında hiçbir haltı tam anlamadığı, buna rağmen “hayattan öğrendiklerim” yazısı yazacak kadar kendine güvendiği bir yaştır.

Aklıma düştüğü gibi sıralıyorum düşüncelerimi.

1-  Öncelikle hayatın, tüm yaşananların, hissettiklerinin ve etrafında olup bitenlerin geçici olduğunu idrak et. Zaman zaman kendini çok üzdüğünde ya da deli gibi mutlu olduğunda, hiçbir duygunun kalıcı olmadığını hatırla.

2- Seni bu dünyaya getiren annenin-babanın kıymetini bil. Özellikle hayattalarken.

3- ‘Kimseye güvenme’ safsatasına inanma. En azından önce kendine güven. Pupa yelken..Bir de ailene, aile olarak seçtiklerine…

4- Çocukken, gençken yaptığın hataları, komiklikleri rahatça söyle; utanma. Bunların farkında olup dalga geçebilmek veya ders çıkarabilmek önemli olan.

5- Bazı isteklerin gerçekleşmediğinde kaderci olmayı bil. Böylesi daha hayırlıymış diyerek içini rahatlat.

6- Eğitilmekten korkma. Okulda, sokakta, ailede..Öğrendiğin her şey yanına kar kalır. Bilgiyi nerede görürsen al. Üşenme.

7- Gazetelerde, televizyonda gördüğün üzücü olayların “başka insanlar” için olduğunu düşünme, fanusta yaşama. Her türlü olayın, herkesin başına gelebileceğini unutma. O olayları yaşayanlara destek ol, fanusundan çık.

8- Öfke ya da alkol sebebiyle kontrolünü kaybetme(meye çalış).

9- Tadını bilmediğin biberi denemeden ağzına atma.

10- Senin mutluluğuna senin kadar sevinen insanın dostun olduğunu unutma. Dostaneliğin kıymetini bil.

11- Ülkende, dünyada olup bitenlerden haberdar ol. Dış dünya ile ilgilenmemeyi marifet sanma. Ülkelerin başkentlerini öğren.

12- Aşırı yemenin vücuduna zararı olduğunu hatırla. Abartma.

13- Hiçbir sırada,kuyrukta birilerinin yerini alma, kimsenin hakkına saldırma.

14- Şarkı söyle, kafana göre dans et. Kim ne diyorsa desin, boşver.

15- Kimseye haset etme, kimseyi kınama, yargılama, kimseyle dalga geçme. Kınadığın ve    dalga geçtiğin her şeyin başına geleceğini unutma.

16- Cömert ol. Hem maddi, hem manevi.

17- Karizmatik ve serinkanlı olacağım diye, ruhsuz olma. Olaylara tepki vermek, duyarlı olmak güzeldir.

18- Senin olmayan bir şeye hiç özenme bile. Çünkü zaten senin olunca o kadar önemi kalmayacak.

19- Kin tutma, rahatla.

20- Havalı olacağım diye olduğundan farklı davranıp kendini zora sokma.

21- Duygusallığı, çocukluğu, hevesli olmayı, yaşama sevincini küçümseme, 17. maddeyi hatırla.

22. Yaptığın işin hakkını ver, baştan savma yapma. Başarınca çok fazla övünme, ama kendini de asla küçültme, değerini bil, bildir.

23- Geçici hevesler için, aileni kırma, dostlarını yok sayma. Kimseye kendini fazla kaptırma.

24- Hayatını paylaştığın insana hak ettiği değeri ver. Herkes gider, o kalır.

25- Film seyret, kitap oku. Hatta ne bulursan oku. Fazla okumanın zararı olmaz.

26- Kimseye eşek şakası yapma, kaldıramayabilirler. Ayrıca denizde şaka olmaz, unutma.

27- Güzel yemek yapmayı öğren, zarar gelmez. “Ben yemek yapamam, kariyer yaparım” demeyi marifet sanma.

28- Annenin,babanın varsa kardeşlerinin söylediklerini, öğütlerini dinle. GERÇEKTEN iyiliğini isteyen insanları sırf asilik olsun diye kırıp dökme.

29- Apolitik olma, siyasi tarihini öğren.

30- Dünyevi hırslara kapılma, hepimizin misafir olduğunu unutma.

 

…Şimdilik bu kadar…

 

 

 

 

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Tatil Keşfi: Marmara Adası

30 yıldır Erdek’e giden biri olarak; Marmara Adası’nı bir kere bile görmemiş/merak etmemiş olmama mı şaşırayım, bu kadar keyif veren bir yer olmasına rağmen halen bozulmamış olmasına  mı bilemedim…

Hala tatile çıkamayan azınlık olarak; hafta sonu için Marmara Adası’na firar etmeye, deniz suyu ve kum ile temas etmeye karar verdiğimizde, bizi bu kadar güzel bir yerin beklediğini tahmin etmiyorduk. Konaklayacağımız yere eşyaları attıktan sonra, başladık yürüyerek adayı arşınlamaya..İlk öneriler, Mestanağa ve Manastır koyları idi. Sorduğumuz tüm adalılar “yani yürümesi biraz zor, asfalta çıkmanız lazım, ama gençsiniz yürürsünüz” türünden cevaplar verdiğinden; 10 dakika sonra Mestanağa’ya varınca şaşkınlıkla gülümsedik..Uzak dedikleri yer, İstanbul kaosu için devede kulak, kısa mesafe bir yerdi. Üstelik yürürken gördüğümüz manzara şahaneydi, yamacın aşağısında pırıl pırıl bir deniz, yukarısında kayalar, ağaçlar..

Mestanaga

marmara adası

 

 

 

 

 

 

 

 

Deniz hasretimizi fazlasıyla gideren Mestanağa plajını öyle sevdik ki, ertesi gün de burada denize girdik. Ününü duymuş olduğumuz Manastır ve Aba koylarına gitmedik. Mestanağa koyunda bulunan tek tesis, bir çift tarafından işletilen sempatik kafe.. Ne yediysek, ne içtiysek hepsi çok lezzetli. Herkes keyifli, sakin, dingin ve huzurlu…

Tavsiye üzerine gittiğimiz Birol Balık’a da ayrıca bir paragraf ayırmam şart. Şahane servis, lezzetli, taptaze mezeler, misafirperverlik ve uygun fiyatlar..Kalkarken “boşuna yer beklememişiz” diye geçiriyorum içimden…

Hani vardır ya “Yapmadan Dönmeyin” listeleri, ben de Marmara Adası için kendime bir şeyler belirledim :

1-Mestanağa plajında yüzün, kafede limonatanızı içerken huzurun tadını çıkarın.

2-Taş evlerin arasında kaybola kaybola yürüyüş yapın, adanın yukarılarına çıkın.

3- Birol Balık’ta kalamar ve köpoğlu yiyin.

4-İskeledeki Tadım Dondurma’ya kesinlikle uğrayın, zerdali, limon, karadut ve çikolataya doyun

5- Çay bahçelerinden birinde ada çayı için. Tavla oynayıp yazlıkçılığın tadını çıkarın. Koruk suyu için.

Bu saydıklarım ilginizi çekiyorsa, İstanbul’dan feribot ile 2.5 saatte ulaşılan bu güzelim “Mermer Adası’nı” ziyaret edin..

İyi gezmeler…

4 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Edirne

Haftalar önce yaptığımız Edirne seyahatini anlatma vakti geldi de geçiyor. O kadar keyif aldığım bir gezi oldu ki, bunca zaman sonra bile dün gibi aklımda Selimiye’nin ihtişamlı yapısı, pamuk ciğerin ağzımda dağılışı ve Meriç kıyıları.. Her zamanki gibi bir gün önceden yapılan doğaçlama plan ile başladı heyecanımız. Cumartesi öğlen Esenler’den 15.00 otobüsüne atladıktan yaklaşık 2.5 saat sonra Edirne’ye vardık ve kalacak yeri henüz ayarlamamış olduğumuzdan; elimizde minik çantamız ile Selimiye’nin yolunu tuttuk.. Öncelikle turistlik vazifelerimizi yerine getirecek; görülmesi gereken tarihi yerleri gezecek ve sonra kendimizi günün akışına bırakacaktık. IMG-20140419-00250 Selimiye Camii;, ihtişamı, mimarisi, mermerinde saklı ters lalesi ve dinginliği ile olduğu kadar, huzur dolu, geniş bahçesi ve yeşillikleri ile de beni kendine hayran bıraktı. Kardan adamı bile doğru dürüst yapamazken; nice zaman önce böyle harika ve zeka dolu yapıların inşa edilmesi bana halen çok inanılmaz geliyor. Birbirimize aynı şeyi soruyoruz çoğu kez : “Bunları nasıl düşünülüyor, tasarlanıyor ve yapılıyor ? ” Yapıların güzelliğine ve vakurluğuna şaşırmayı bir kenara bırakıyoruz ve acıkan karnımızı mutlu etmek için merkeze doğru yürümeye başlıyoruz. Girdiğimiz şarap dükkanında Edirne’nin meşhur Hardaliye içeceği ile tanışıyoruz. Şarapçı aynı zamanda hardaliyenin de üreticisi olduğunu anlatıyor ve hardal tohumu ile üzüm karışımı bu değişik içeceği tattırıyor. Birkaç şişe alıp bu esnaftan turistik olmayan yerel lezzet noktalarını öğreniyoruz. Hiç bekletmeden merkeze çok yakın Nusret Usta’nın (Çiçek Ciğer) yolunu tutuyoruz. Edirne ciğerine mesafeli durmamın ne kadar hatalı olduğunu ilk ısırıkta anlıyorum, zira bu bir ciğer değil pamuk. Tadımlık ciğer faslından sonra Köfteci Osman’a girip biraz da lezzetli köfteden nasipleniyoruz. Burada da ciğer deniyoruz, ancak Çiçek Ciğer’dekine pek benzemiyor; yine lezzetli ama bir pamuk değil. Meşhur Trileçe tatlısı ile son noktayı koyduktan sonra, kalacak bir yer bulup eşyalarımızdan kurtuluyoruz. Minibüsle Edirne Karaağaç bölgesine geçip, Meriç kıyısındaki güzelliği seyrediyoruz. Aniden karşımıza çıkan Trakya Üniversitesi’nin şahane kampüsüne hayran kalıyoruz, huzur dolu kafelerinden birinde kahvemizi içip, otelimize dönüyoruz. Mutlaka gezilmesi gereken bir yer daha var; Sultan 2. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi.  Burası 15. yüzyıldan beri külliyenin içinde yer almakta olup, 400 yıl boyunca hastalara şifa olmuş, sonraları ise yalnızca ruh ve sinir hastalıkları hastanesi olarak hizmet vermiş.  1997’den beri müze olarak ziyaret edilen bu külliyenin oldukça enteresan ve gezilmeye değer olduğunu belirtmekte fayda var.   Sağlık Sağlık Müzesi     O dönemde kullanılan ilaç ve sağlık gereçlerinin sergilendiği alanlar ilginç; ama en enteresanı eski tedavi yöntemlerinin balmumu heykelleri ile anlatıldığı odacıklar. Kimi odayı gezerken gözlerimin dolmasına mani olamadım. Müze sonrası midemizi mesut etmeye geldi sıra; Ciğerci Niyazi’de 15 dakika kuyrukta beklemenin ardından; yine pamuk gibi, ağızda dağılan bir tabak ile damağımızı şenlendiriyoruz.  Edirne’de en çok yediğimiz 2. besin ne miydi ? Tabi ki kendimizi alamadığımız şahane badem ezmesi. Ama bilinen isimlerin aksine, yine o şarapçımızdan öğrendiğimiz yerel bir adresten alıyoruz badem ezmelerimizi: 1937’den kalma Sayınbaş bademcisi. Dükkan sahibinden bu ezmelerin yalnızca badem ve şekerden yapıldığı, katkı maddesi olmadığı bilgisini alıyoruz ve badem ezmelerimizin tadını çıkarıyoruz. Edirne’den İstanbul’a getirdiğimiz bir diğer lezzet ise benim yeni öğrendiğim Deva-ı Misk Helvası. Bu helva Osmanlı zamanında şeker ve 40 çeşit baharatın kaynatılmasıyla yapılıyormuş ve hastalıklara şifa bulduruyormuş.  Bu da mutlaka not düşülmesi gereken lezzetlerden biriydi. Edirne; tarihi ve görülmeye değer yerleri, lezzetleri, nehir kenarındaki huzur veren mekanları ile beni pek mutlu eden bir şehir oldu. İstanbul’a yakın bir yerlere kaçıp nefes almak istiyorsanız, tavsiye olunur. İyi Gezmeler… Not :  Ülke ve dünya gündemindeki ürkütücü gelişmeleri yazacaktım yine, ama içimden gelmedi bu kez. Kelimelerimin kifayeti tükendi sanırım.  … “Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalimize” …

1 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Karaköy Gezmeleri

Yazmamaya direniyorum. Zaten yazılacak çizilecek bir tarafı kalmayan rezil gündemden bahsedip de moralimi iyice bozmak istemiyorum ve bu trajediyi es geçerek, nadir gece gezmelerimizden bahsetmek istiyorum.

Karaköy modasına fazla uyabilmiş değiliz, fazla yolumuz düşmüyor; ama pek sevgili dostum sağolsun, ülkeye veda turlarında 2 güzel mekanı keşfetmemizi sağladı. Bunlardan ilki; Karaköy Lokantası.

Karaköy Gümrük binasının karşısında yer alan bu zarif meyhane; sempatik mimarisi, naif, abartıdan uzak dekorasyonu ve birbirinden harika mezeleri ile pek hoşumuza gitti. Bu tip lokantalarda seyretmekten en keyif aldığım yer; elbette meze vitrinidir ve Karaköy Lokantası bunun fazlasıyla hakkını veriyor. Birçok soğuk mezesini tattıktan sonra, ara sıcakları da denedik ve hepsinin çok lezzetli olduğuna karar verdik. Çok doyduğumuz için ana yemeğe geçme fırsatımız olmadı, ama eminim onlar da hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Ezcümle; meze ve meyhane sevenlere rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir yer.

Mezeler

Karaköy Lokantasıİkinci mekanımız; ilk gördüğümde kapısında metrelerce kuyruklar oluşturan insanlara şaşırdığım, fakat yine o pek sevdiğim dostumun vedası için toplaştığımız Fosil. Karaköy’ün sahil şeridinde yer alan Fosil’in muhteşem manzarasından bahsetmeliyim öncelikle, çünkü bence en önemli özelliği o. Burası kapalı bir mekan, ancak dışarı açılan minik balkonlarına çıktığınız zaman, bambaşka bir atmosfer ile karşılaşıyorsunuz. Topkapı Sarayı’ndan köprüye kadar, geniş bir İstanbul görüntüsü sizi içine çekiyor.

Fosil’de saat 22.00’ye kadar masalar mevcut, herkes uslu uslu yemeğini yiyor, ancak 22.00’den sonra personel bir anda masaları topluyor ve loş ışıklar eşliğinde gece kulübü ortamı oluşturuluyor. Bu noktadan sonra topluluğu tutmak, sohbet etmek hiç kolay değil, kendinizi ’80 ve 90′ yıllarının şarkılarına bırakıp salınmanız icap ediyor.  Müziklerin genel olarak gayet keyifli ve seçmece olduğunu belirteyim. Yemekler ise bir kulüp için ortalamanın üzerinde, servis gayet hızlı ve güleç.  3-4 saat sonunda hasarlı kulaklarım gürültülü müziği daha fazla kaldıramaz hale geliyor ve mekandan ayrılıyoruz. Bu tarz bir yere gitmek gerektiğinde tercih edeceğim bir seçenek Fosil. Birçok insanın buraya hayran olduğu, gecenin köründe bile kapıda kuyruk oluşturmalarından anlaşılıyordu. İyi eğlenceler…

Fosil

Not: Karaköy Lokantası bina fotoğrafını gurmerehberi.com, meze vitrinini foodspotting.com ve Fosil’in görüntüsünü de fosil.com.tr sitelerinden aldım.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, Mutluluğun Tarifi : Yemek

Kuledibi, Hissiyatlarım, ‘Gündem’

Şehrin en tarihi ve karizmatik yerlerinden biri olan Galata’ya yolum düştü dün; amacımız gezmek değil; Kuledibi Göz Hastanesi’ni ziyaret etmekti. Fırsattan istifade ettim; tarihin tozlu sayfalarından fırlamış gibi duran bohem Galata sokaklarındaki küçük tasarım dükkanlarını, eski binaları ve yeni açılan mekanları seyr-ü sefa eyledim.

Kuledibi’nde tam teşekküllü bir göz hastanesi bulunduğunu,  tam isminin “Prof. Dr. N. Reşat Belger Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi” olduğunu ve devlet hastanesi statüsünde hizmet verdiği için, emeklilere ücretsiz tedavi imkanı sunduğunu biliyor muydunuz ?

Örneğin göz tansiyonu gibi hassas ve kolayca tespit edilemeyen göz rahatsızlıklarının tetkikleri için; çoğu hastane ve muayenehanede bulunmayan cihazlar burada mevcutmuş. . Ben de bunları; göz tansiyonu hastası olan annem vesilesiyle öğrenmiş bulunmaktayım. Yeri gelmişken buraya da yazmak istedim; belki internetten bu konuyu aratan birilerinin işine yarar..

Galata Kulesi’nin etrafı cıvıl cıvıl kaynıyordu her zamanki gibi; ama bulunduğumuz saat itibarıyle ağırlık turistlerde ve esnaftaydı. Önce kulenin yanındaki kahvede soluklandık; sonra da emektar Konak Pastanesi’nin Galata şubesine uğramak istedik..Ancak Nişantaşı’nın gülü Konak’ın; Galata şubesindeki pastane kısmını kapatmış olduğunu gördük..(Manzarası pek güzel kafe kısmı halen açık)

Sonra kendimizi, moda-takı tasarımcılarının dükkanları ve kafelerle bezenmiş Galata sokaklarına attık..Esnaf dükkanların önüne konuşlanmış, geleni geçeni seyrediyordu..Meşhur Doğan Apartmanı’nın önünden geçerken binanın güzelliği karşısında dayanamayıp fotoğrafını çekiverdim.

Uzun zaman buralarda gönlümce gezme fırsatım olmamıştı; geçen hafta Çukurcuma, bu hafta da Galata derken; kendimi şehri yeniden keşfe çıkmış bir gezgin gibi hissettim.. Sanırım işi bırakmış olmanın getirilerinden biri de bu..

Yazıyı bitirirken nedense aklıma Can Yücel’in “Farkında Olmalı İnsan” adlı şiirinin son dizeleri geldi..

Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür…

O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür….

(Bu yazının yazının kategorisini seçerken “Gündem Dışı” kutucuğuna tıklayınca fark ettim ki; aslında gündemdeki rezalet ve insanlık dışı olaylarla ilgili yazmayı istediğimde çoğu zaman kendimi durduruyorum.. Bazen başarılı olamıyorum ve  adalet/hukuk sisteminin bitikliğine, yozluğuna karşı içimden yükselenleri klavyeye döküyorum. [bkz. Haberler yazım] Bugün ve dün yine bir dolu utanç kaynağı haber okudum, seyrettim..Neyi neresinden tutacağımı, yazacağımı dahi bilemiyorum.. Yazık gerçekten.)

5 Yorum

Filed under Gündem Dışı, Kültür-Sanat

… -cek, -cak …

Yapılacak o kadar çok şey var ki..Okunacak bir yığın kitap var mesela..Çocukluğum ve ilk gençliğimde bazı geceler sabaha dönerken, annemin “haydi bırak kitabı da yat artık” uyarısı ile bile bırakamazdım kitabı..Fakat  önce üniversite; sonra da iş hayatı ile birlikte pek sevdiğim kitap dünyasından yavaş yavaş koptum.. 1.5 ay önce işi bırakmamla beraber; yapmak isteyip de zaman/fırsat/motivasyon bulamadığım işlerle uğraşma isteği uyandı bende..

Lakin bu sefer de bir boşluk, tembellik, “amaan nasılsa çok vaktim var, istediğimi yapabilirim” hissiyatı ile erteleme hasıl oldu bana.. Diyorum ya yapılacak çok şey var.. Daha önceki kitaplarını okumadığım Elif Şafak’ın Şemspare ‘si ile Orhan Pamuk’un Yeni Hayat ‘ı bekliyor rafta okunmayı.

İzlenecek filmler de var haliyle listede.. Kara Şövalye; Amerika’daki galasında yaşanan katliam sebebiyle beni kendinden soğuttuysa da, gidilecek filmler arasında ilk sırada duruyor şu sıralar..

Sonra her seferinde bir mani çıktığı için bir türlü gidilemeyen Sedef Adası var listemin en püfür püfür, en güneşli ve bol yüzmeli tarafında..Tatile gitmek kısmet olmadı henüz ama günübirlik Sedef Adası‘na gitsem, birazcık iyot kokusu alıp kendimi engin maviliğe bırakıp serinlesem; tüm yorgunluğumun gideceğini ve felekten en kolay yoluyla bir tatil çalacağımı hissediyorum.

Yaptıklarım da var elbet bu “erken emeklilik” süresince.. O kadar çok özlemişim ki geç saatlere kadar uyanık kalmayı, karga dışkısını yemeden uyanmak zorunda olmamayı, sair günde sokaklarda dolanmayı, köprü trafiğinin yoğunluğu ile ilgilenmemeyi, okumayı, yazmayı, dinlenmiş şekilde bir yerlere gitmeyi, sevdiklerimle vakit geçirmeyi..

Daha önceki yazılarımdan birinde de yazmıştım; yine yazıyorum. SuAda İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olma özelliğini halen koruyor. Geçenlerde yurt dışından gelen pek sevdiğim arkadaşımın isteği üzerine gitme fırsatı bulduğum adada her zamanki gibi huzur buldum. Hani “manzarası güzel” yer ararız ya bir yemeğe ya da kahve içmeye giderken; burada zaten manzaranın tam içinde, göbeğinde oturuyorsunuz ve İstanbul’un çirkinliklerinden bir süreliğine uzak duruyorsunuz. Bu huzura ermek için; Kuruçeşme İskelesi’nden kalkan ve adanın ücretsiz bir servisi olan küçük motora biniyorsunuz, 5 dakika içinde şehirden uzaklaşmış oluyorsunuz.

Aslında daha çok mekan/duygu/istek var anlatacağım, paylaşmak istediğim ama onları da bir başka yazıya bırakıyorum..

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, Kültür-Sanat