Category Archives: içimden geldiği gibi

Utanç

11 emniyet mensubunun şehit edildiği, 74 kişinin de yaralandığı haberiyle başladık güne… Gazeteden okuyoruz, “of bu kadar kişi ölmüş, şu kadar da yaralı var” deyip, sayısal verilerle doğru orantılı olarak ahlanıp vahlanma miktarımızı arttırıyoruz. Oysa ne fark eder ki..Parmağın kesilse acıdan bağırıyorsun, ayağını çarpsan ortalığı inletiyorsun. Orada birileri kan revan içinde kalıyor, yere düşüyor, kalbi duruyor..Ölüyor. Hani saçma sapan olaylara üzülünce “ölüm yok ya ucunda” deriz ya..Orada var işte, hem de öyle böyle değil. Cehennem gibi.

Eskiden şehit haberleri geldiğinde ortalık birbirine girerdi, hele böyle yüksek sayıda vefat ve yaralanma varsa. Fakat sonra ne oldu bilmiyorum, sanki yavaş yavaş acı ve yas eşiğimiz göğe yükseldi. Terör, bomba, çatışma ve ‘savaş’ haberleri alt yazı ile verilir oldu.

Keyifli anıları, gezdiğim-gördüğüm yerleri yazmak isteğiyle yola çıkmıştım bu blogu hazırlarken..Ama artık utanıyorum… Sürekli birileri öldürülürken, ülkenin üzerinde aklımın bile almadığı oyunlar dönerken tutup da en son izlediğim filmin beni ne derece etkilediğini ya da geçen hafta gittiğimiz meyhanedeki mezeleri anlatmam mümkün değil.  En fenası da, haberleri okuduktan veya izledikten sonra, günlük işlerime devam edebiliyor, gülebiliyor olmam…

Evet dünya böyle, insanoğlu unutmasa yaşayamaz, ateş düştüğü yeri yakar; biliyorum. Ama ben bu dünyanın faniliğine ve acımasızlığına bir türlü tam alışamıyorum.

 

Fenalıkların ilki ve en büyüğü,haksızlıkların cezasız kalmasıdır.

Eflatun

 

Belki de bu Dünya, başka bir gezegenin cehennemidir.

Aldous Huxley

 

Şunu her zaman görmeye çalış; tüm pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya, yine de insanoğlunun biricik ve güzel evidir.

A. Claudius

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Bulutlar

Bulutlar insanın üstüne gelir mi ? Hani herkesin keyifle bakıp türlü şekillere benzettikleri pamuk yığınları. Evet geliyor..Beyaz beyaz..Zehir gibi yakıyor genzimi.. Havanın güzelliği içimi açıyor birden. Şu bulut canavara mı benziyor ? Yok yok kötü şeyler düşünme, şarkı söyle, ıslık çal, alkışla. Geçer. Hepsi geçer. Neler geçmedi ki ? Ya en kötüleri gelirse ve hiç geçmezse ?
Yağmur başlıyor inci gibi, bulutların tüm korkunçluğunu alıp süpürüyor üstümden. Gök kuşağı geldi oturdu hayatımın ortasına, rengarenk, cümbüş gibi; bakmaya, koklamaya doyamıyorum. Gök kuşağı mis kokar mı hiç ? Kokuyor…Bulutlara methiye düzenler görmüyorlar gök kuşağımı. Olsun ben görüyorum…Bir de o görüyor. Renk tutuyoruz kendimize, şarkıları boyayıp boyayıp, avaz avaz üflüyoruz sıkıntıları gök yüzüne. Güneş öyle bir açıyor ki, ne gam kalıyor ne kasavet.
İçim hep pır pır, tedirgin. Korkuyorum yedi rengimiz solacak, yok olacak diye. Şu hayattaki en dikenli endişe renklerimizi kaybetmek değil mi zaten ? Kaybedecek rengi olmayanlara
dönüşmekten korkuyorum, uykularım kaçıyor. Bir o anladı beni, üstelik doğru da anladı. Peki o zaman bu bulutlar neden etrafımda, niye bırakmıyorlar peşimi ? Gürül gürül yağmur dökülse de temizlese şu dünyanın pisliğini, alsa götürse yerin yedi kat altına. O zaman düzlüğe çıkar mı bu şer dolu yer yüzü ? Gök kuşağım umut veriyor bana, onun da içi mor dışı kırmızı, benim gibi. Üzerine titriyorum hem onun, hem gök kuşağımın..Ne olur hep bende kalın…

Not:  Bugünlük böyle deneme –ya da sayıklama– türünde olsun. Kafamda çalan hüzünlü melodi ferahlatan cinsten. Sanki yagmurda ya da banyoda ağlıyor gibi.  Baharda melankoli başkadır. . . Hayata güzel pencereden bakmaya devam. Haydi bahar yağmuru, temizle şu dünyanın pisliklerini.  Bizden de mümkün olduğunca uzağa götür.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Çukur

Şehit, tecavüz, terör, cinayet, siyaset (!)… Memleketin düştüğü durumu anlatmak için bu sözcükler yeterli sanırım. Her gün güzel insanlar ölüyor, birilerinin içi yanıyor, 3 yaşındaki bebek tecavüze uğradığı için ölebiliyor. Bir kız çocuğu, babasının tecavüzü sonucu hamile kalıyor. Yazacak, söyleyecek sözler çoktan bitmişti zaten.  Sadece içimi dökmek için yazıyorum ..Bu kadar pislik nerede yetişiyor, nasıl bu kadar kötü olunuyor ? Düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum.

Ben isterdim ki, gittiğim, gördüğüm yerleri yazayım huzurla..Mesela o çok beğendiğim meyhaneden bahsedeyim,  yediğimizi, içtiğimizi anlatayım, ağladığım filmlerden, hislendiğim şarkılardan dem vurayım. Ama yok, içim buz gibi.

 

Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılırlar. Halbuki olay bu kadar komplike değildir. İnsanlar sadece 2’ye ayrılırlar: İyi insanlar ve kötü insanlar.

Albert Einstein

Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden.

Albert Einstein

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Kirlilik

Gece 3’te dışarıda ne işi vardı?” diyenlere “İnsan gece ilaç aramaya da çıkabilir, hasta da olabilir” diye mazeret bulunmasına gerek yok…Olmamalı. Eğer gerçekten özgürsek; insan istediği saatte, istediği eğlenceden gönül rahatlığıyla dönebilmeli. Ama ülkemizde bir “insanın” tecavüze uğraması ile ilgili yapılan yorumlar bile, eylemin kendisi kadar mide bulandırıcı.

Olayın Bağdat Caddesi’nde olması değil esas nokta, zira bu şerefsizlik nerede olursa olsun tepki göstermeliyiz. 13 yaşında bir çocuk, dayısının tecavüzüne uğrayıp hamile kalıyor, başka bir genç kız; tacize uğradığını öğrenen babası tarafından öldürülüyor. Bunun gibi yüzlerce vaka okuyor, duyuyoruz. Biliyorum; düşüncelerimi buraya yazmam hiçbir şeyi değiştirmeyecek belki, ama sessiz kalmak olmaz. Hastalıklı zihniyetlerin yok olmasını diliyorum. Elimden başka da bir şey gelmiyor.

Yazının başlığı “kirlilik”, sanki içimiz pisleşmiş artık. Burada içimi döktüğüm, gündemdeki olaylardan şikayet ettiğim yazılarıma bakıyorum, hepsi birbirine benzer içerikte ve vaziyette. Şehit, katliam, terör, tecavüz, saldırı, kadına/erkeğe/insana şiddet haberleri hiç azalmıyor, aksine korkutucu şekilde ‘kanıksanmış’ halde. Evet ateş düştüğü yeri yakıyor ve evet hayat devam ediyor ama, ses çıkarmak için illa ateşin başa düşmesi mi gerekiyor ? Gerçi ‘sessiz kalmayalım’ diyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, konuşuyoruz ama neye yarıyor ki ? İnsanların kafasındakileri, ürkütücü ve sapkın düşüncelerini değiştirmek mümkün değil.

Sonumuz, akibetimiz nereye gidiyor, 50 yıl sonra insanlık ne durumda olur, hiç kestiremiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” vurdumduymazlığı çok ama çok tehlikeli. Kötü insanları yok etmek elimizde değil, ama en azından duyarlı olmak mümkün…

Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim.Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim.Benim için geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.

-Martin Niemöller-

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Bayramlık

Sanırım bu ülkede bir bayramı daha idrak ediyor olduğumuz için şükredip, sevinmemiz gerekiyor her şeyden önce. Günlerdir elim gitmiyor yine yazmaya. Şehit haberleri arka arkaya gelirken, güzelim mavilikler mültecilere mezar olurken ve minicik bir çocuğun cesedi tüm gazetelerden bizi utandırırken, tacizler-tecavüzler ayyuka çıkmışken ne yazılır ki…  İnsan müsveddeleri var bir de, ölümlerin arkasından ırkçı, faşizan söylemlerle beni yerin dibine sokan, dünyaya dair azıcık kalan ümidimi de yok eden.

Yarın bayram. Güzel şeyler olsun istiyorum, gerçi dünya öyle bir yer ki, birileri için çok şahane günler gelirken, diğerleri en karanlık zamanları yaşıyor. Düzen bu, hayat böyle. Ama en azından memleketin artık düzlüğe çıkma zamanı gelmedi mi ? Yine seçimdir, kasımdır bir hengamedir gidiyor, bakalım bu sefer nasıl bir kaos bekliyor bizi.

Olan bitene üzülüyorum, ‘keşke buraya yazıp içimi dökmekten, kendimi rahatlatmaktan başka yapabileceğim bir şeyler olsa’ diyorum. Ama insanoğlunun zaafı işte, biraz zaman geçince kendi hayatıma kapılıp gidiyorum. Bu da doğanın kanunu, kimse başkasının acısını tam olarak anlayamıyor, hissedemiyor.

Velhasılıkelam, bu yüzden anca yazabiliyorum, hem şairin dediği gibi; “kelimelerin kifayetsiz olduğu” doğrudur zaman zaman. Ben o kifayetsizliği sadece yazarken unutuyorum.

Bayramımız Kutlu Olsun.

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Yaz

Başlığı manidar olsun diye attım…”Yaz” diyor bana hesapta, dök içindekileri buraya. Bir yandan da içinde bulunduğumuz ve pek sevilen, –nedense benim aramın çok da hoş olmadığı– mevsime işaret ediyor. Ama benim hiç yazasım yok..Dikkat ettim de, son ayların 29’una denk gelmiş hep bloğun başına oturmam..Bu ay da öyle tesadüf etti. Ama bana şakır şakır yazdıran hevesim buharlaştı, sanırım sıcaktan.

Katliam, terör, ikiyüzlülük, savaş, şehitler, stratejiler, açık oturumlar, yalan dolan ve düzenbazlık içinde geçiyor pek sevgili mevsimimiz yaz. ‘Dünya böyle, alış‘ diyorum kendime, ama yok, olmuyor. Alışamıyorum. Alışmak istemiyorum. Karamsar yazılar yazmak istemiyorum. O yüzden bu yazıyı yarım bırakıyorum ve güzel günler görmeyi umut ediyorum.

(…)

Bir günü
Güzel bir günü
Güneşli bir günü
Hiçbir şeye degişmem
Onun için savaşı sevmem
Onun için zulümü sevmem
Onun için yalanı sevmem
Bilirim yaşamaz güneşte
Bilirim yaşamaz yanyana aşkla
Ne haksızlık
Ne korku
Ne açlık

Necati Cumalı

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Hey Gidi Koca Dünya

Bu dünya iflah olmaz bunca bencillik, düzenbazlık ve kandırmaca içinde. Mevzu derin, kafama takılıyor, acaba 2000 yıl önce de böyle sohbetler ediyor muydu insanoğlu ? Yaşadığı dönemin hızından, adaletsizliğinden yakınıyor muydu ? “Komşuculuk öldü be canım, eskiden mağaradan bir çıkardık, herkes tanıdık, eş-dost ahbap..Şimdi nerdeee, herkes evden ava-avdan eve” gibi konuşmalar duyuluyor muydu etrafta ? Herkes şikayet edip, köşeyi dönmek ve yırtmak için birbirinin üstüne basıyor muydu çekinmeden ? Bunca savaş, katliam, pislik olabileceğini düşünüyor muydu insan denen mahluk, parayı icat ettiğinde ?

Bu devirde babana bile güvenme” sözleri ile büyüdük biz. Sahi hangi devirde başladı ki bu uyarı ? Bunca milyar yılı kimseye güvenemeden mi geçirdi ademoğlu ? Kime sorsan “nerede eski bilmemneler” diye başlıyor anlatmaya, geçmişe, nostaljiye özlem büyük. Belki de mazi olunca unutuluyordur kötü günler, kimbilir…

Ne tuhaf geliyor düşündükçe. Tüm canlılar için bilinen tek kesinlik, bir gün hepsinin yok olacakları, fakat buna rağmen öyle dünyevi zırvalar için heba ediyoruz ki kendimizi. Sanki hep buradaymışız, hiç göçmeyecekmişiz gibi.

Günlük hayatta sorgusuz kabul ettiğim ve sindirdiğim, ama esasen aklımın almadığı o kadar çok şey var ki..Nasıl oluyor da birkaç tuşa basarak binlerce kilometre uzakta birini aramamı sağlıyor telefon denen icat ? Sinyal, verici, alıcı, Graham, frekans, santral…Bunların hiçbiri beni tatmin etmiyor, kafam almıyor. Hele o tonlarca ağırlıktaki uçak nasıl süzülüyor havada insan elinden çıkma motoruyla, kanadıyla ? Bu sohbet ne zaman açılsa “kanadın altında oluşan kaldırma kuvveti” ve “aerodinamik prensipleri” havada uçuşuyor ama yok, algılarım yetmiyor tam olarak açıklamaya.

Başlıbaşına mucizenin ta kendisi bu dünyaya gelmek esasında. Bir insanın içinde başka bir insan oluşuyor, büyüyor ve dışarı çıkıyor, kulisten sahneye gelir gibi. Bizim ufacık aklımızın alabileceği bir olay mı bu sanki ?

Sonra bir bakıyorum salyangozun teki duvara yapışmış öylece duruyor, saatlerce, günlerce..Elimde değil, merak ediyorum hayatını yaşayış ve algılayış şeklini. Ne hissediyor, santim oynamadan orada bunca zaman.

Hayat hep koşturmaca diyoruz da, yarış daha ana rahmine düşmeden başlıyor; adeta hızlı koşan kapıyor yumurtayı ve kimbilir hangi tesadüfler, matematikler kesiştiriyor ‘dünya’ ile yolumuzu.

Kafam çok karışık.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Her Şeyin Teorisi

Evrenin, insanlığın bilinmezlerini çözmeye hayatını adayan Stephen Hawking’in yaşam öyküsünü izledikten sonra en bariz düşüncem şuydu: Bu nasıl bir beyin, ne biçim hayat sevgisi, bilim motivasyonu, olgunluk.. Hayatının en keyifli dönemlerinden birinde, baş etmesi en zor hastalıklardan biri olan ALS’ye yakalanan bir insan bu kadar başarılı ve mutlu olabilir mi ? Biz ‘normal’ insanlar neden en ufak aksilikte yılıyoruz, işin devamını getiremiyoruz ? Acaba şükretmeyi ve yeteneklerimizi kullanmayı bilmiyor muyuz ? Yine başladım düşünmeden yazmaya, en iyisi başa sarayım..

Bilim adamı Stephen Hawking’in hayatını anlatan “Her Şeyin Teorisi” filmini izledim geçenlerde. Öncelikle künyeden başlayalım; tabi ki ilk söz Oscar’ı sonuna kadar hakeden Eddie Redmayne’e.. “Acaba Stephen Hawking’in gençlik görüntülerinden derleyip filme mi koydular” dedirtecek derecede vurucu bir oyunculuk.. Gerçekten onu izlediğimizi düşündüm..O kadar ki, Stephen Hawking bile izlerken “zaman zaman kendimi gördüğümü sandım” hissini yaşamış.
theory of everythingYönetmen James Marsh, Hawking’in eşi rolündeki Felicity Jones (Jane Hawking) ve tüm kadroya ayrıca alkış göndermek lazım tabi..Film, Jane Hawking’in kitabından uyarlandığı ve her ikisi de halen hayatta olup filmi izledikleri için, gerçeklik konusunda şüphe duymadan seyredebildim. “Özel hayatına fazlaca girilmiş, bilim macerasına az değinilmiş” diye eleştiriliyor film bazı mecralarda. Oysa ki karısının elinden çıkan bir biyografi için bence bilim konusu gayet dozunda işlenmişti. Özellikle Hawking’in üniversitedeki hocasının ve arkadaşlarının desteğini seyretmek pek keyifliydi.

“Ne akıllı bilim adamısın sen  Stephen Hawking” diye geçiriyorum filmi izlediğimden beri içimden..Ne azimlisin, yerden kalkamadığın, hareket edemediğin halde ne beceriklisin. Her şeyimiz tamken bile onda birini gösteremediğimiz şükür(süzlük) ve sebat(sızlık) yüzüme sert şekilde çarptı seni izledikten sonra, bir şeyler yapmak istedim; üretmek, başarılı olmak, azmetmek, sabretmek…İşte böyle karışık duygulara sevk etti beni “Her Şeyin Teorisi”.. İzlemenizi tavsiye ederim.

PSY-QBu ara psikoloji meselesi pek kurcalıyor kafamı. Okuduğum bir kitap var: “PSY-Q Psikolojik Zekanızla Tanışmaya Hazır mısınız”, daha doğrusu okumaya çalıştığım..Biraz yorucu; insan psikolojileri üzerine yapılan çarpıcı deneyler eşliğinde okuyucunun psikolojik zekasını ölçmeye çalışıyor yazar Ben Ambridge interaktif bir şekilde. Deneyler eşliğinde, insanoğlunun kimi zaman ne kadar zalim, gaddar olduğunu, şiddete, gerilime ne derece meyilli olabileceğini anlatıyor..Zaman zaman ürkütücü, ama denemeye değer.

Galiba psikolojik olarak çözümlenmeye ihtiyacım var bu aralar. Değişik ruh halleri içindeyim, bahardan mıdır acaba ? Aklımdan bir sürü düşünce geçiyor, fakat o kadar ki, sıralayıp düşünmeye bile üşeniyorum. Dünyada – ülkede olup biten, canımı sıkan şeyleri, kötülükleri değiştirmek için bir şeyler yapayım diyorum, hangisinden başlayacağımı, neresinden tutacağımı bilemeyip, rafa kaldırıyorum. Kendi hayatımla ilgili önemli bazı kararlar alayım diyorum..Yok…O da olmuyor. Sanırım kendimi hala 17 yaşında sanıyorum (reşit bile değil:)  Plan yapmak istemiyorum. Yaptığım planlara sadık kalmak istemiyorum. Değiştirmek istediklerim için güç toparlayayım istiyorum, üşeniyorum. “Daha çok var, düşünürüz” diyorum, erteliyorum. Bir bakıyorum sular seller gibi geçiyor vakit. Böyle yazılar yazıp melankolinin dibine vurmayayım diyorum, fakat bundan daha iyi bir terapi de bilmiyorum. ‘Kimsenin görmeyeceği, okumayacağı sayfalar dolusu yazı yazsam, kurtlarımı döksem’ diye geçiriyorum içimden, vazgeçiyorum. Hem kimse okumayacaksa neden yazayım ki ? Kafamdan geçiririm, olur biter..Bazen hatalarımı, kusurlarımı, garipliklerimi seviyorum herkesin kendini sevdiği (ya da sevmesi gerektiği) gibi…

Bazen de “en doğru” olmak için haybeye uğraşıyorum, mümkün olmadığını bile bile.

Genelgeçer duygu ölçeğine göre ‘önemli’ sayılacak bir olay karşısında “aman ne olacak, ölüm yok ya ucunda” diyebiliyorken zaman zaman, zerre önemi olmayan bir durum için üzülebiliyorum gereksiz yere.

Hiçbir yere bağlamadan bitiriyorum bu  bayık, lirik ve didaktik yazımı 🙂 İyi seyirler, bol psikanalizler.

 

Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim. Ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz.

                                                                                                                                                                                                                Cemal Süreya

 

 

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Laf-ü Güzaf…

Şu yaşıma kadar hayattan öğrendiklerimden dem vurmak istiyorum bugün…Bir nevi 30 yaş muhasebesi de diyebiliriz buna. “Şuncacık zamanda ne belledin de insanlarla paylaşıyorsun” diye düşünmeyin. 30 yaş; insanın hayatın anlamını çözdüğünü zannettiği, lakin esasında hiçbir haltı tam anlamadığı, buna rağmen “hayattan öğrendiklerim” yazısı yazacak kadar kendine güvendiği bir yaştır.

Aklıma düştüğü gibi sıralıyorum düşüncelerimi.

1-  Öncelikle hayatın, tüm yaşananların, hissettiklerinin ve etrafında olup bitenlerin geçici olduğunu idrak et. Zaman zaman kendini çok üzdüğünde ya da deli gibi mutlu olduğunda, hiçbir duygunun kalıcı olmadığını hatırla.

2- Seni bu dünyaya getiren annenin-babanın kıymetini bil. Özellikle hayattalarken.

3- ‘Kimseye güvenme’ safsatasına inanma. En azından önce kendine güven. Pupa yelken..Bir de ailene, aile olarak seçtiklerine…

4- Çocukken, gençken yaptığın hataları, komiklikleri rahatça söyle; utanma. Bunların farkında olup dalga geçebilmek veya ders çıkarabilmek önemli olan.

5- Bazı isteklerin gerçekleşmediğinde kaderci olmayı bil. Böylesi daha hayırlıymış diyerek içini rahatlat.

6- Eğitilmekten korkma. Okulda, sokakta, ailede..Öğrendiğin her şey yanına kar kalır. Bilgiyi nerede görürsen al. Üşenme.

7- Gazetelerde, televizyonda gördüğün üzücü olayların “başka insanlar” için olduğunu düşünme, fanusta yaşama. Her türlü olayın, herkesin başına gelebileceğini unutma. O olayları yaşayanlara destek ol, fanusundan çık.

8- Öfke ya da alkol sebebiyle kontrolünü kaybetme(meye çalış).

9- Tadını bilmediğin biberi denemeden ağzına atma.

10- Senin mutluluğuna senin kadar sevinen insanın dostun olduğunu unutma. Dostaneliğin kıymetini bil.

11- Ülkende, dünyada olup bitenlerden haberdar ol. Dış dünya ile ilgilenmemeyi marifet sanma. Ülkelerin başkentlerini öğren.

12- Aşırı yemenin vücuduna zararı olduğunu hatırla. Abartma.

13- Hiçbir sırada,kuyrukta birilerinin yerini alma, kimsenin hakkına saldırma.

14- Şarkı söyle, kafana göre dans et. Kim ne diyorsa desin, boşver.

15- Kimseye haset etme, kimseyi kınama, yargılama, kimseyle dalga geçme. Kınadığın ve    dalga geçtiğin her şeyin başına geleceğini unutma.

16- Cömert ol. Hem maddi, hem manevi.

17- Karizmatik ve serinkanlı olacağım diye, ruhsuz olma. Olaylara tepki vermek, duyarlı olmak güzeldir.

18- Senin olmayan bir şeye hiç özenme bile. Çünkü zaten senin olunca o kadar önemi kalmayacak.

19- Kin tutma, rahatla.

20- Havalı olacağım diye olduğundan farklı davranıp kendini zora sokma.

21- Duygusallığı, çocukluğu, hevesli olmayı, yaşama sevincini küçümseme, 17. maddeyi hatırla.

22. Yaptığın işin hakkını ver, baştan savma yapma. Başarınca çok fazla övünme, ama kendini de asla küçültme, değerini bil, bildir.

23- Geçici hevesler için, aileni kırma, dostlarını yok sayma. Kimseye kendini fazla kaptırma.

24- Hayatını paylaştığın insana hak ettiği değeri ver. Herkes gider, o kalır.

25- Film seyret, kitap oku. Hatta ne bulursan oku. Fazla okumanın zararı olmaz.

26- Kimseye eşek şakası yapma, kaldıramayabilirler. Ayrıca denizde şaka olmaz, unutma.

27- Güzel yemek yapmayı öğren, zarar gelmez. “Ben yemek yapamam, kariyer yaparım” demeyi marifet sanma.

28- Annenin,babanın varsa kardeşlerinin söylediklerini, öğütlerini dinle. GERÇEKTEN iyiliğini isteyen insanları sırf asilik olsun diye kırıp dökme.

29- Apolitik olma, siyasi tarihini öğren.

30- Dünyevi hırslara kapılma, hepimizin misafir olduğunu unutma.

 

…Şimdilik bu kadar…

 

 

 

 

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Kavanozdaki Beyin

Hiç kavanozun içinde yer alan bir beyinden ibaret olduğunuzu düşündünüz mü? Tüm gördüklerinizin, dinlediklerinizin, aşklarınızın, kitapların, filmlerin, kavgaların, insanın midesini bulandıran savaşların, çocukları öldüren ….lerin, göz yaşınızın, silahların, elmaların, ofislerin, kahvenin, yüzmenin, öpüşmenin, koşmanın, kahvaltılıkların, şarkıların, tabloların aslında güçlü bir ‘sanrı’ olduğu fikrine kapıldınız mı ?

Felsefe ile çok derinden ilgilenmesem de, değişik bakış açıları her zaman ilgimi çekmiştir.  Ben Dupré tarafından yazılan “Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Felsefe Fikri” adlı kitabı okurken farklı düşünceler daldım..Akıcı bir üslupla; mantık, bilim, toplum, siyaset, inançlar üzerine yazılar yazmış, hikayeler derlemiş Dupré.  İlk hikaye yukarıda bahsettiğim, kavanozdaki beyin olma fikri.

Şöyle diyor Dupré: “Canavar ruhlu bir bilim insanı, bir adamı ameliyat ederek beynini kafatasından çıkarıyor ve içinde gerekli besinler olan bir kavanozun içine koyuyor. Ardından beynin sinir uçlarını süper-bilimsel bir bilgisayara bağlıyor. Bu öyle bir bilgisayar ki, adam her şeyin tamamen normal olduğu yanılsamasına kapılıyor. İnsanlar, nesneler, gökyüzü,kısacası her şey ona normal görünüyor. Gerçekteyse gördüğü, duyduğu, hissettiği her şey bilgisayardan sinir uçlarına giden elektronik sinyallerden ibaret.”

Bu felsefenin, 17. yüzyılda Descartes’ın şüphe yöntemiyle bağlantısı olduğunu ve ‘Cogito Ergo Sum’ yani “Düşünüyorum Öyleyse Varım” özlü sözünün, René Descartes’ın şüpheci yaklaşımından ortaya çıktığını ifade ediyor yazar. Zira Descartes’ın sebep-sonuç ilişkisi ilginç; şöyle diyor : “Her şeyin yanlış olduğunu düşünmeye çalışırken, bunu düşünen ben diye bir şey olması gerektiğini fark ettim. Ve şu gerçeğin farkına vardım : Düşünüyorum, öyleyse varım.”

Amerikalı filozof Hilary Putnam konuyla ilgili çok çarpıcı bir yorum yapmış; “Bilgisayar o kadar zekidir ki, kurban kendisini oturmuş da, insanların beyinlerini vücutlarından çıkarıp besin maddeleriyle dolu bir kavanoza koyan kötü kalpli bir bilim insanının var olabileceğine dair eğlenceli ama epey saçma varsayımdan bahseden bir yazı okuyormuş sanabilir.”

Bu mevzu şu meşhur “Ya şu an rüya görüyorsak, rüya zannettiklerimiz gerçekse”  ikilemini getirdi aklıma. Tabi ki gerçeklik ve mantık duygusuyla düşününce bunun mümkün olma ihtimali çok uzak görünüyor insana, ama felsefe işte tam da burada devreye giriyor ve “hiçbir zaman emin olamazsın” fikrini atıveriyor ortaya. Çözülmesi, fazla derine dalınca yüzeye çıkılması zor bir mecra.

Bu benim ilk felsefi yazı denemem olduğu için düşüncelerim biraz dalgalı hareket ediyor, belki de yazıma denk gelen ve felsefeyi yutmuş kişiler bu amatör ‘filozofluğuma’ gülüp geçebilirler. Ama konu öyle derya deniz ki; düşüncelerimi bile %100 aktaramıyorum yazıya.

Yazımı hoşuma giden felsefik sözlerle bitiriyorum :

“Aslında herkes dahidir.Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir.” Albert Einstein

“Söylediklerimizden çok, söylemediklerimize pişman oluruz. Dile getirilmemiş düşünce, gidilmemiş yoldur.” Immanuel Kant

“Kimse kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.” Tolstoy

“Düşmanlarınızı daima bağışlayın, hiç bir şey onların bu derece canını sıkmaz.”Oscar Wilde

“Olmaz dediğin ne varsa olur.
Düşmem dersin düşersin.
Şaşmam dersin şaşarsın.
En garibi de budur ya;
Öldüm der durur yine de yaşarsın”…  Mevlana

kitap

 

“Yalnızlık insana çok şey öğretirmiş.Ama sen gitme, ben cahil kalayım.”    Nazım Hikmet Ran 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat