Category Archives: içimden geldiği gibi

Her Şeyin Teorisi

Evrenin, insanlığın bilinmezlerini çözmeye hayatını adayan Stephen Hawking’in yaşam öyküsünü izledikten sonra en bariz düşüncem şuydu: Bu nasıl bir beyin, ne biçim hayat sevgisi, bilim motivasyonu, olgunluk.. Hayatının en keyifli dönemlerinden birinde, baş etmesi en zor hastalıklardan biri olan ALS’ye yakalanan bir insan bu kadar başarılı ve mutlu olabilir mi ? Biz ‘normal’ insanlar neden en ufak aksilikte yılıyoruz, işin devamını getiremiyoruz ? Acaba şükretmeyi ve yeteneklerimizi kullanmayı bilmiyor muyuz ? Yine başladım düşünmeden yazmaya, en iyisi başa sarayım..

Bilim adamı Stephen Hawking’in hayatını anlatan “Her Şeyin Teorisi” filmini izledim geçenlerde. Öncelikle künyeden başlayalım; tabi ki ilk söz Oscar’ı sonuna kadar hakeden Eddie Redmayne’e.. “Acaba Stephen Hawking’in gençlik görüntülerinden derleyip filme mi koydular” dedirtecek derecede vurucu bir oyunculuk.. Gerçekten onu izlediğimizi düşündüm..O kadar ki, Stephen Hawking bile izlerken “zaman zaman kendimi gördüğümü sandım” hissini yaşamış.
theory of everythingYönetmen James Marsh, Hawking’in eşi rolündeki Felicity Jones (Jane Hawking) ve tüm kadroya ayrıca alkış göndermek lazım tabi..Film, Jane Hawking’in kitabından uyarlandığı ve her ikisi de halen hayatta olup filmi izledikleri için, gerçeklik konusunda şüphe duymadan seyredebildim. “Özel hayatına fazlaca girilmiş, bilim macerasına az değinilmiş” diye eleştiriliyor film bazı mecralarda. Oysa ki karısının elinden çıkan bir biyografi için bence bilim konusu gayet dozunda işlenmişti. Özellikle Hawking’in üniversitedeki hocasının ve arkadaşlarının desteğini seyretmek pek keyifliydi.

“Ne akıllı bilim adamısın sen  Stephen Hawking” diye geçiriyorum filmi izlediğimden beri içimden..Ne azimlisin, yerden kalkamadığın, hareket edemediğin halde ne beceriklisin. Her şeyimiz tamken bile onda birini gösteremediğimiz şükür(süzlük) ve sebat(sızlık) yüzüme sert şekilde çarptı seni izledikten sonra, bir şeyler yapmak istedim; üretmek, başarılı olmak, azmetmek, sabretmek…İşte böyle karışık duygulara sevk etti beni “Her Şeyin Teorisi”.. İzlemenizi tavsiye ederim.

PSY-QBu ara psikoloji meselesi pek kurcalıyor kafamı. Okuduğum bir kitap var: “PSY-Q Psikolojik Zekanızla Tanışmaya Hazır mısınız”, daha doğrusu okumaya çalıştığım..Biraz yorucu; insan psikolojileri üzerine yapılan çarpıcı deneyler eşliğinde okuyucunun psikolojik zekasını ölçmeye çalışıyor yazar Ben Ambridge interaktif bir şekilde. Deneyler eşliğinde, insanoğlunun kimi zaman ne kadar zalim, gaddar olduğunu, şiddete, gerilime ne derece meyilli olabileceğini anlatıyor..Zaman zaman ürkütücü, ama denemeye değer.

Galiba psikolojik olarak çözümlenmeye ihtiyacım var bu aralar. Değişik ruh halleri içindeyim, bahardan mıdır acaba ? Aklımdan bir sürü düşünce geçiyor, fakat o kadar ki, sıralayıp düşünmeye bile üşeniyorum. Dünyada – ülkede olup biten, canımı sıkan şeyleri, kötülükleri değiştirmek için bir şeyler yapayım diyorum, hangisinden başlayacağımı, neresinden tutacağımı bilemeyip, rafa kaldırıyorum. Kendi hayatımla ilgili önemli bazı kararlar alayım diyorum..Yok…O da olmuyor. Sanırım kendimi hala 17 yaşında sanıyorum (reşit bile değil:)  Plan yapmak istemiyorum. Yaptığım planlara sadık kalmak istemiyorum. Değiştirmek istediklerim için güç toparlayayım istiyorum, üşeniyorum. “Daha çok var, düşünürüz” diyorum, erteliyorum. Bir bakıyorum sular seller gibi geçiyor vakit. Böyle yazılar yazıp melankolinin dibine vurmayayım diyorum, fakat bundan daha iyi bir terapi de bilmiyorum. ‘Kimsenin görmeyeceği, okumayacağı sayfalar dolusu yazı yazsam, kurtlarımı döksem’ diye geçiriyorum içimden, vazgeçiyorum. Hem kimse okumayacaksa neden yazayım ki ? Kafamdan geçiririm, olur biter..Bazen hatalarımı, kusurlarımı, garipliklerimi seviyorum herkesin kendini sevdiği (ya da sevmesi gerektiği) gibi…

Bazen de “en doğru” olmak için haybeye uğraşıyorum, mümkün olmadığını bile bile.

Genelgeçer duygu ölçeğine göre ‘önemli’ sayılacak bir olay karşısında “aman ne olacak, ölüm yok ya ucunda” diyebiliyorken zaman zaman, zerre önemi olmayan bir durum için üzülebiliyorum gereksiz yere.

Hiçbir yere bağlamadan bitiriyorum bu  bayık, lirik ve didaktik yazımı 🙂 İyi seyirler, bol psikanalizler.

 

Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim. Ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz.

                                                                                                                                                                                                                Cemal Süreya

 

 

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Laf-ü Güzaf…

Şu yaşıma kadar hayattan öğrendiklerimden dem vurmak istiyorum bugün…Bir nevi 30 yaş muhasebesi de diyebiliriz buna. “Şuncacık zamanda ne belledin de insanlarla paylaşıyorsun” diye düşünmeyin. 30 yaş; insanın hayatın anlamını çözdüğünü zannettiği, lakin esasında hiçbir haltı tam anlamadığı, buna rağmen “hayattan öğrendiklerim” yazısı yazacak kadar kendine güvendiği bir yaştır.

Aklıma düştüğü gibi sıralıyorum düşüncelerimi.

1-  Öncelikle hayatın, tüm yaşananların, hissettiklerinin ve etrafında olup bitenlerin geçici olduğunu idrak et. Zaman zaman kendini çok üzdüğünde ya da deli gibi mutlu olduğunda, hiçbir duygunun kalıcı olmadığını hatırla.

2- Seni bu dünyaya getiren annenin-babanın kıymetini bil. Özellikle hayattalarken.

3- ‘Kimseye güvenme’ safsatasına inanma. En azından önce kendine güven. Pupa yelken..Bir de ailene, aile olarak seçtiklerine…

4- Çocukken, gençken yaptığın hataları, komiklikleri rahatça söyle; utanma. Bunların farkında olup dalga geçebilmek veya ders çıkarabilmek önemli olan.

5- Bazı isteklerin gerçekleşmediğinde kaderci olmayı bil. Böylesi daha hayırlıymış diyerek içini rahatlat.

6- Eğitilmekten korkma. Okulda, sokakta, ailede..Öğrendiğin her şey yanına kar kalır. Bilgiyi nerede görürsen al. Üşenme.

7- Gazetelerde, televizyonda gördüğün üzücü olayların “başka insanlar” için olduğunu düşünme, fanusta yaşama. Her türlü olayın, herkesin başına gelebileceğini unutma. O olayları yaşayanlara destek ol, fanusundan çık.

8- Öfke ya da alkol sebebiyle kontrolünü kaybetme(meye çalış).

9- Tadını bilmediğin biberi denemeden ağzına atma.

10- Senin mutluluğuna senin kadar sevinen insanın dostun olduğunu unutma. Dostaneliğin kıymetini bil.

11- Ülkende, dünyada olup bitenlerden haberdar ol. Dış dünya ile ilgilenmemeyi marifet sanma. Ülkelerin başkentlerini öğren.

12- Aşırı yemenin vücuduna zararı olduğunu hatırla. Abartma.

13- Hiçbir sırada,kuyrukta birilerinin yerini alma, kimsenin hakkına saldırma.

14- Şarkı söyle, kafana göre dans et. Kim ne diyorsa desin, boşver.

15- Kimseye haset etme, kimseyi kınama, yargılama, kimseyle dalga geçme. Kınadığın ve    dalga geçtiğin her şeyin başına geleceğini unutma.

16- Cömert ol. Hem maddi, hem manevi.

17- Karizmatik ve serinkanlı olacağım diye, ruhsuz olma. Olaylara tepki vermek, duyarlı olmak güzeldir.

18- Senin olmayan bir şeye hiç özenme bile. Çünkü zaten senin olunca o kadar önemi kalmayacak.

19- Kin tutma, rahatla.

20- Havalı olacağım diye olduğundan farklı davranıp kendini zora sokma.

21- Duygusallığı, çocukluğu, hevesli olmayı, yaşama sevincini küçümseme, 17. maddeyi hatırla.

22. Yaptığın işin hakkını ver, baştan savma yapma. Başarınca çok fazla övünme, ama kendini de asla küçültme, değerini bil, bildir.

23- Geçici hevesler için, aileni kırma, dostlarını yok sayma. Kimseye kendini fazla kaptırma.

24- Hayatını paylaştığın insana hak ettiği değeri ver. Herkes gider, o kalır.

25- Film seyret, kitap oku. Hatta ne bulursan oku. Fazla okumanın zararı olmaz.

26- Kimseye eşek şakası yapma, kaldıramayabilirler. Ayrıca denizde şaka olmaz, unutma.

27- Güzel yemek yapmayı öğren, zarar gelmez. “Ben yemek yapamam, kariyer yaparım” demeyi marifet sanma.

28- Annenin,babanın varsa kardeşlerinin söylediklerini, öğütlerini dinle. GERÇEKTEN iyiliğini isteyen insanları sırf asilik olsun diye kırıp dökme.

29- Apolitik olma, siyasi tarihini öğren.

30- Dünyevi hırslara kapılma, hepimizin misafir olduğunu unutma.

 

…Şimdilik bu kadar…

 

 

 

 

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Kavanozdaki Beyin

Hiç kavanozun içinde yer alan bir beyinden ibaret olduğunuzu düşündünüz mü? Tüm gördüklerinizin, dinlediklerinizin, aşklarınızın, kitapların, filmlerin, kavgaların, insanın midesini bulandıran savaşların, çocukları öldüren ….lerin, göz yaşınızın, silahların, elmaların, ofislerin, kahvenin, yüzmenin, öpüşmenin, koşmanın, kahvaltılıkların, şarkıların, tabloların aslında güçlü bir ‘sanrı’ olduğu fikrine kapıldınız mı ?

Felsefe ile çok derinden ilgilenmesem de, değişik bakış açıları her zaman ilgimi çekmiştir.  Ben Dupré tarafından yazılan “Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Felsefe Fikri” adlı kitabı okurken farklı düşünceler daldım..Akıcı bir üslupla; mantık, bilim, toplum, siyaset, inançlar üzerine yazılar yazmış, hikayeler derlemiş Dupré.  İlk hikaye yukarıda bahsettiğim, kavanozdaki beyin olma fikri.

Şöyle diyor Dupré: “Canavar ruhlu bir bilim insanı, bir adamı ameliyat ederek beynini kafatasından çıkarıyor ve içinde gerekli besinler olan bir kavanozun içine koyuyor. Ardından beynin sinir uçlarını süper-bilimsel bir bilgisayara bağlıyor. Bu öyle bir bilgisayar ki, adam her şeyin tamamen normal olduğu yanılsamasına kapılıyor. İnsanlar, nesneler, gökyüzü,kısacası her şey ona normal görünüyor. Gerçekteyse gördüğü, duyduğu, hissettiği her şey bilgisayardan sinir uçlarına giden elektronik sinyallerden ibaret.”

Bu felsefenin, 17. yüzyılda Descartes’ın şüphe yöntemiyle bağlantısı olduğunu ve ‘Cogito Ergo Sum’ yani “Düşünüyorum Öyleyse Varım” özlü sözünün, René Descartes’ın şüpheci yaklaşımından ortaya çıktığını ifade ediyor yazar. Zira Descartes’ın sebep-sonuç ilişkisi ilginç; şöyle diyor : “Her şeyin yanlış olduğunu düşünmeye çalışırken, bunu düşünen ben diye bir şey olması gerektiğini fark ettim. Ve şu gerçeğin farkına vardım : Düşünüyorum, öyleyse varım.”

Amerikalı filozof Hilary Putnam konuyla ilgili çok çarpıcı bir yorum yapmış; “Bilgisayar o kadar zekidir ki, kurban kendisini oturmuş da, insanların beyinlerini vücutlarından çıkarıp besin maddeleriyle dolu bir kavanoza koyan kötü kalpli bir bilim insanının var olabileceğine dair eğlenceli ama epey saçma varsayımdan bahseden bir yazı okuyormuş sanabilir.”

Bu mevzu şu meşhur “Ya şu an rüya görüyorsak, rüya zannettiklerimiz gerçekse”  ikilemini getirdi aklıma. Tabi ki gerçeklik ve mantık duygusuyla düşününce bunun mümkün olma ihtimali çok uzak görünüyor insana, ama felsefe işte tam da burada devreye giriyor ve “hiçbir zaman emin olamazsın” fikrini atıveriyor ortaya. Çözülmesi, fazla derine dalınca yüzeye çıkılması zor bir mecra.

Bu benim ilk felsefi yazı denemem olduğu için düşüncelerim biraz dalgalı hareket ediyor, belki de yazıma denk gelen ve felsefeyi yutmuş kişiler bu amatör ‘filozofluğuma’ gülüp geçebilirler. Ama konu öyle derya deniz ki; düşüncelerimi bile %100 aktaramıyorum yazıya.

Yazımı hoşuma giden felsefik sözlerle bitiriyorum :

“Aslında herkes dahidir.Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir.” Albert Einstein

“Söylediklerimizden çok, söylemediklerimize pişman oluruz. Dile getirilmemiş düşünce, gidilmemiş yoldur.” Immanuel Kant

“Kimse kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.” Tolstoy

“Düşmanlarınızı daima bağışlayın, hiç bir şey onların bu derece canını sıkmaz.”Oscar Wilde

“Olmaz dediğin ne varsa olur.
Düşmem dersin düşersin.
Şaşmam dersin şaşarsın.
En garibi de budur ya;
Öldüm der durur yine de yaşarsın”…  Mevlana

kitap

 

“Yalnızlık insana çok şey öğretirmiş.Ama sen gitme, ben cahil kalayım.”    Nazım Hikmet Ran 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

…İlelebet Payidar Kalacaktır

Başlıktaki öngörüye konu olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sade bir vatandaşı olarak; okullarda, kitaplarda, sohbetlerde yakın/uzak tarihimize dair pek çok utanç verici vaka öğrenmiştim. Zaman zaman vahşetler karşısında ürkmüş, bazen de insanoğlunun koltuk ve hükmetme sevdası yüzünden ne hallere gelebileceğine dehşetle tanık olmuştum.  Ama hiç şimdiki kadar umutsuzluğa kapılmamıştım, az da olsa içimde tutmuştum iyimserlik tohumlarımı..Belki eski olayları bizzat yaşamadığımdan, belki de çocukluğumdandı iyi niyetim..

‘Çocuk’ demişken..Bu millet ne zaman bu dünyadan göçüp giden bir ‘çocuğun’, hatta bir canlının ardından ağza alınmayacak konuşmalar yapacak hale geldi ? Ne vakit bu kadar insanlıktan çıkıldı ? Yoksa eskiden beri böyleydi de bu kadar ayyuka mı çıkmamıştı bu güruh ? Aklım hafsalam almıyor okuduklarımı, dinlediklerimi ve resmen korku içinde bekliyorum olacakları.

Elim gitmedi klavyeye günlerdir, ama bu kez vakit bulamamaktan, koşturmaktan değil. İçimden geçenleri ne şekilde kelimelere dökeceğimi bilemediğimden. Kendi ülkemde olan bitenden yüzüm kızarırcasına utandığımdan. Akıl sır erdiremediğimden. Ümitsizliğimden….

Her karanlığın bir aydınlığa ulaşacağını biliyorum elbet, lakin dünya gözüyle görmek istiyorum o günleri.

Toparlanalım…Şimdi bedbinlik değil, nikbinlik zamanı…Her şey çok güzel olacak. Rahat uyuyun.

çiçek

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Eskidendi, Çok Eskiden…

Aslında bu yazıyı Aralık ayında, yıl sonu değerlendirmesi niyetine yazıp, hem geçmiş yılın muhakemesini yapacak hem de yeni seneden istediklerimi sıralayacaktım. Ama olmadı,çünkü ‘zamansızlık’ denen ve benim aslında “bir eylemi yapmamak için üretilen bahane” olarak tanımladığım çağımızın moda olgusu herkes gibi beni de sardı…

2013; son iki hanesinin algılarımızda yarattığı uğursuzluk simgesinin aksine, kişisel tarihimde önemli ve güzel bir dönem olarak yerini aldı. Dönüm noktaları olarak tabir edebileceğimiz olaylar yaşadım, çok sevindim, duygulandım, bazen bocaladım, kızdım, şaşaladım, zaman zaman üzücü kayıplar yaşadım; yani uzun lafın kısası herkes gibi kendi dünyamın merkezinde bir yılı daha devirdim.

Büyük resme gelirsek; ülkece (yarısı) silkindiğimiz, haksızlıkların ve adaletsizliklerin diz boyundan da öte gırtlağa dayandığını idrak ettiğimiz, birçok çarpıklığın gözler önüne serildiği bir dönem yaşadık. Ne olursa olsun insanlığa, vicdana, adalete ve “güzel bir dünyaya” inanmak istiyorum halen..

Bundan 3 sene önce, sene başında yazdığım yazıma takıldı gözüm ve fark ettim ki; benim hayattan dilediklerim pek değişmemiş, zira oradaki maddelerin hepsi halen benim beklentilerimi oluşturuyor.

Derken 2014 başladı; iki hastalık haberi geldi yakınlardan…Biri;  neredeyse 20 yıllık geçmişimizin olduğu yakın bir dost. Atlatacağına ve bugünlerin geride kalacağına inancımız tam, fakat bu olayla birlikte “sağlıktan önemli hiçbir şey olmadığı” tekrar tokat gibi çarptı yüzümüze. Diğeri ise bir aile dostumuz, çocukluğumdan beri tanıdığım, bildiğim biri. O melun hastalığı yenemedi ve bu dünyadan göçtü gitti..İşte o vakit “hayatın ne kadar boş olduğu” yine dank etti kafamıza.

Ama insanoğlu bir türlü  akıllanmıyor, ders almıyor..Bir süre sonra yine hayatın hızına, günlük gailelerin hırsına kaptırıyor kendini ve ufacık tefecik şeyleri kendine sorun etmeye devam ediyor. Şairin dediği gibi “Ömür dediğin 3 gündür  Dün Geldi geçti, yarın meçhuldür / O halde ömür dediğin  Bir gündür, o da bugündür”…

Bugünlerde aklıma Sezen Aksu’nun “Eskidendi, Çok Eskiden” şarkısında geçen “Hani biz kimseye küsmemiş, hani hiç kimse ölmemişken..Eskidendi, eskidendi…Çok Eskiden…” dizeleri takılıyor.

Melankoli yapıp boşvermişliğe kapılmak değil bu yazının amacı, aksine; bazen biraz yavaşlamak, hayatın tadını çıkarmak, sağlığın, ailenin, dostların ve yaşamın kıymetini bilmek gerektiğini vurgulamak istedim.

Hepinize Mutlu Seneler…

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Şanda Tiryaki

Arnavutköy-Kuruçeşme hattını nasıl bilirsiniz ? Sıra sıra dizili balıkçılar, meyhaneler, kafeler; keyifli bir manzara ve upuzun bir yürüyüş yolu.. Son zamanlarda kulağıma gelen, ancak gitme fırsatı bulamadığım Şanda Tiryaki; ‘Arnavutköy’de balıkçıdan başka lokanta bulamayız‘ algımı kıran, üstelik manzaraya karşı kebap sunan bir mekan olarak hafızamdaki yerini aldı…

Ulus’ta uzun süre Tiryaki Ocakbaşı olarak bilinen yer; Arnautköy Şanda Kebap ile birleşmiş ve pek de güzel olmuş. Servis kaliteli; ne insanı huzursuz eden bir serilikle oradan oraya koşanlar var, ne de bir şey istediğinizde elinizi 5 dakika havada bırakanlar.. Kararında ve dozunda bir ilgi ile müşterilerini hoşnut etmeye çalıştıkları her halinden belli çalışanlardı gördüğümüz Şanda Tiryaki’de.

Şanda Tiryaki

Yemeklere gelecek olursak; iftar saati olmasına rağmen zamanlamanın gayet ölçülü, lezzetlerin yerli yerinde ve de etlerin ağızda dağılan cinsten olduğunu söyleyebilirim. Yalnız; birimize gelen tabak sanırım iftar için hazırlanan menülere dahildi ve bizim siparişimize istinaden değil, önceden hazırlanmıştı. Bu sebeple olması gerekenden biraz daha soğuk servis edildiğini belirtmem gerekiyor. Ancak yine de iftarın tüm o hengamesine rağmen sofradan mutlu kalkmamızı sağladı Şanda Tiryaki.

Hem bahçesinde hem de üst katta manzaraya hakimsiniz, burası öyle hangar gibi büyük kebapçılardan değil; ufak tefek, sevimli iki katlı bir ‘lokanta’.. (Dikkatli okuyucular, genelde ‘lokanta’ kelimesini ‘restaurant’ sözcüğüne tercih ettiğimi fark etmişlerdir. Hem Türkçe olduğu için, hem ‘restoran’ mı ‘restaurant’ mı karmaşasından kurtardığı için..Hem de neden bilmem, lokanta kafamda  çok daha sempatik bir hayal canlandırıyor.)

Kebaptan bir anda ruhun gıdasına geçiş yapmış olacağım aniden; fakat  iki gündür aklımda Gamsız Hayat şarkısı var Candan Erçetin’in. Oldum olası çok severdim bu şarkıyı,lakin sanki yıllar geçtikçe sözleri daha da bir anlamlanmış gibi geldi bana..Zira hakikaten de ‘gamsız hayat herkese başka sunuyor garip oyunlarını’ ve de ‘herkese başka soruyor geçmiş hesaplarını’..En güzeli ‘Boşvermişim Dünyaya’ şarkısı tadında yaşamak hayatı.

Hepinize afiyet olsun !

Not 1: Fotoğrafı gecce.com sitesinden aldım. Çünkü Şanda Tiryaki’nin sitesi çalışmıyordu ve ayrıca o akşam fotoğraf çekmeyi unutmuştum.

Not 2: Nöronlarım arasında dönen diğer bir şarkı da Pinhani : Dön Bak Dünyaya.. Her dinlediğimde aynı keyfi veriyor bu şarkı bana…

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi, Mutluluğun Tarifi : Yemek

Hayat…

Yaklaşık 1.5 aydır yazmadığım için, iddialı bir başlıkla dönmek istedim sayfama.  Düşündüm ve aklıma “hayat” kelimesinden başka bir konu gelmedi; zira hayat yazması kolay, anlatması oldukça zor bir olgudur. Yeteri kadar felsefik bir giriş yaptığıma inanıyor ve esas konuya geçiyorum…

1.5 ay… Kimileri için ne yavaş geçmiştir; hastalığı olana, birini bekleyene, sevdiklerini kaybedene, yalnız olanlara. Bazılarınaysa bir gün gibi… Bu blogta sanırım bir iki kez kullanmıştım “hayatımın dönüm noktlarından biri” ibaresini..Ama bu kez hakikaten öyle. Soyadım değişti mesela ki bu aslında hayatımın da büyük ölçüde değişmesine tekabül ediyor aynı zamanda..

Heyecan, sevinç, stres, keyif, huzur, endişe, mutluluk..Tüm bu duyguları aynı potada eriten pek az mihenk taşı vardır insanın hayatında ve işte ben o taşlardan birini edindim bu 1.5 ay içinde.

Tam “bundan güzeli olamaz” derken, kendi dünyamıza nazar değdirdik sanırım, o korkutucu sağlık sorunu çöktü üzerimize kara bulut gibi..Ama hayat kötü tarafını gösterir gibi yapıp,bir anda vazgeçti.. Sanırım kıyamadı bize. Ve tekrar tırmandık yokuştan birlikte.. Hem iyi günde, hem kötü günde yanımızdaydı sevdiklerimiz destekleriyle, mutlu olduk bunca karışık duygunun içinde.

Kişisel dünyamın perdesini aralık bıraktım; ülkedeki olayları şaşkınlıkla takip ettim bir yandan. (Evet hala şaşırabiliyorum bu ülkede olan rezaletlere, ne kadar safım değil mi?) “Bir başkaydı benim memleketim” eskiden, ama sanırım şarkılarda kaldı bu dize hüzünlü bir halde.

Biraz edebi oldu bu yazı, içimden böyle geldi nedense…

kelebek

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Sözün Bittiği Yer

Sözcüklerin, seslerin bittiği; anlamını kaybettiği olaylar vardır hayatta.. Farklı ifadelerle anlatırız bu durumları hepimiz; ‘kader’ deriz, ‘üç günlük dünya’ lafını ekleriz ve ‘hayatta her şey boş’ diye devam ederiz ardından.. İşte o anlar, sözcüklerin kifayetlerini yitirdiği zamanlara denk gelir…

“Hayat dar alanda trajedi, geniş açıda komedi” demiş Charlie Chaplin yıllar evel.

İnsanoğlunun beyni, geniş açıdan bakıp da trajedileri komediye çevirecek güce sahip değil. En azından benimki değil. Nasıl olsun ki ? Daha Kasım ayında birlikte seyahate gitmiştik,gülmüştük, çok gülmüştük… 3 ay önce bizi en sevdiği kebapçıya götürmüştü ailecek; yemiş-içmiş, anılardan ve yapacaklarımızdan konuşmuştuk.. Yine aynı zamanlarda, keyifle şarkılar söylüyorduk beraber, fonda İstanbul manzarası ile. Bir anda hiç beklenmedik vefat haberi geldi, çok sevdiğimiz aile dostumuzun..Gençti daha, yapacağı bir dolu şey vardı..Eşiyle, çocuklarıyla, sevdikleriyle birlikte. Olmadı…Sözcükler bitti,gitti.

Hayat gerçekten zalim, dar alanda da, geniş alanda da…Lezzetleriyle, havasıyla, tarihiyle konuşulan yarı-memleketim Hatay; artık patlamalarla, terörle anılıyor..Onlarca kişi katledilmiş, insanlar kan ağlıyor.. Devlet tarafında yapılan açıklamalardan, korkunç demeçlerden ve insanın kanını donduran söylemlerden dolayı yaşadığım bıkkınlığı nasıl ifade edeyim, ciğerleri yanan insanların çaresizliğini nasıl anlatayım bilemiyorum…

Vicdan, merhamet eksikse bir ülkede, oradan ne köy olur ne kasaba…Eğer bir ülkede gencecik bir adam sokak ortasında futbol yüzünden katledilebiliyorsa, artık sözü, kelamı bitmiştir o ülkenin…İşte ‘sözün bittiği yer’ orasıdır.

 

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Gönül Yayları

Uzun zamandır yaz(a)mamışım yine..Oradan oraya savruluyorum manen, sanki bir “ne yerde ne gökteyim, bir garip seferdeyim” halet-i ruhiyesi, düşünceleri toparlayamama vaziyeti..Beyin kıvrımlarımın arasında değişik müzikler dolaşıyor ve kafamın bulanık olduğu zamanlarda olduğu gibi; tüm notalar farklı telden çalıyor..

Burası “günlük” tutma yerim değil benim, blogumun benimsediği düstura uygun olarak bir aktiviteden bahsetmem lazım normal şartlarda, ama dedim ya; kelimelerimi toparlayamıyorum.

En son Aşkın İzleri adlı garip sanatsal çalışmayı izledim vizyonda, aklım şaştı..Yorum yapmak bile gelmedi içimden..Terrence Malick’in filmleri böyleymiş meğerse; soyut, havada uçuşan, kavramsal.. Sanırım bu filmi anlayacak ruh halinde değildim, o yüzden ilk defa değindiğim bir aktiviteyi detaylıca anlatmadan geçiyorum.

Bahar mı çarptı acaba beni ? Zaten günümüzde bazı moda “sebepler” var, insanoğlu ne zaman sıkışsa onlara başvuruyor… Canın mı sıkkın, vücudun mu halsiz, kolun mu kalkmıyor ?  Havadandır. Boynun mu ağrıyor, gözlerin mi doluyor, tepen mi atıyor ? Strestendir.

Hoşgeldin Bahar ! Güneşli günler getir bize …

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Bloguma ‘WordPress’ Güzellemesi

Aşağıdaki yazı;  Wordpress ekibinin blogum için hazırladığı ‘sene sonu raporu‘ olup; bunu bu sayfada alenen paylaşmak istedim…Son haftalarda pek yazamadım, burayı ihmal ettim..Ama en kısa zamanda gezdiklerimden, gördüklerimden, yediklerimden, içtiklerimden ve halet-i ruhiyemden bahsedip, sayfamı şenlendireceğim ..

 

“WordPress.com istatistik yardımcı maymunları bu blog için bir 2012 yıllık raporu hazırladılar.

600 kişi 2012 yılında Everest dağın tepesine ulaştı. Bu blog 2012 içinde yaklaşık 6.800 kez görüntülendi. Everest dağın tepesine ulaşmış her kişi bu blogu görüntüleseydi, bu kadar çok hit alması 11 yıl sürerdi.

2012 boyunca kaleme aldığım, emek verdiğim yazılarımın nükteli değerlendirmesi burada…

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi