Category Archives: içimden geldiği gibi

Yıl Sonu Temennileri

Çok güzel bir söz okudum bugün: “2017 bana hiçbir şey getirmesin, sadece sevdiklerimi götürmesin yeter.”

Dileklerimin kısa bir özeti bu cümle… Uzun  uzun beklentilerimi, hayal ettiklerimi yazmayacağım,hatta kafamdan bile geçirmeyecegim. Elimdekileri kaybetmeyeyim, ‘ah aslında ben ne kadar mutluymuşum da farkında değilmişim’ demeyeyim, faydam dokunsun sevdiklerime, kendime ve tuhaf dünyaya; yeter…

İnsanların hiç uğruna ölmediği, milletin birbirini yemediği, sevgimizi ve iyi niyetimizi daha bol gösterebildiğimiz bir yıl olsun; yeter.

Kimsenin hakkını yemediğim, kendiminkini de başkasına yedirmediğim, sevdiklerimi ve şahsımı üzmediğim bir sene geçirelim; yeter.

Çok mutlu seneler…

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Sputnik

Mora çalan pembe bedenleri, iri güzel gözleriyle çığlık çığlığa kavga ediyorlar Sputnik’in içinde. Hem de hiç konuşmadan. Ses çıkarmadan. Niye şaşırdınız ki?  İnsan ya da uzaylı fark etmez. Tek nota bile dökülmeden, canhıraş hesaplaşmak mümkündür bu galakside. Günahlar kütlesini, hacmini kaybediyor; tam da Atlas Okyanusu’nun üzerinden geçerken. ‘En günahsız olan ilk meteor parçasını atsın’ diye beklediler. Olmadı. Çünkü o kadar sarhoşlar ki, birbirlerinin isimlerini bile hatırlamıyorlar.
İhanet edecek halleri yok, öpüşemiyorlar bile. Hem zaten yasak, günah ve de çok ayıp öpüşmeleri.
Zifiri karanlıkta Schrödinger denklemini anlamaya çalışıyorlar iri güzel göz bebekleriyle. Gözleri doluyor, fakat ağlayamıyor. Zira ağlamak da yasak. Hele gülmek…Zinhar!
Kendini masum mu zannediyorsun ? Atsaydın o zaman ilk taşı. Niye atmadın ? Hiçbir varlık seni anlamasın istiyorsun, biliyorum. Nihilizmini de varoluşçuluğunu da topla, git. Uzaklaş. Gidemiyorsun. İçin sızlıyor. Biliyorum. Hissediyorum. Usanmadın mı her gece aynı korkuları yaşamaktan ? Öyle bir cümle bul ki, pembe vücudumdan çıksın ruhum, özgür kalsın. Ama söylenmez. Biliyorum.
Sessizce devam ediyorlar savaşmaya, kin kusmaya, tam da Kripton üzerlerine gelirken. Kaçamıyorlar.
Ağlayamıyorlar da.
Yasak.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İspendek

Vazgeçtim..Bu sefer kötü gündemle iç karartmak yok…En sevdiğim ayın yazısını yazarken; güzelliklerden, bayramdan seyrandan, rakıdan, börülceden, denizdeki akıntıdan, TSM’den bahsedesim var.

Bayram tatilini bahane edip düştük yollara, rota yarım yamalak, hafif belirsiz, tam sevdiğim gibi. Karaburun’un tehditkar akıntılı deniziyle başladık güne..Sevdiğimiz dostlar yanımızda, uzağız pis gündemden, burnumda deniz kokusu, elimde kahve, kafam keyiften güzel bir lokma bile içmeden…

Bol muhabbetli 2 günün en lezzetli kısmını anlatmak istiyorum. Hiç aklımızda yokken, şahane bir lokanta keşfettik uzaklarda, Selimpaşa sahilinde..Adı İspendek…Levreğin küçüğüne denirmiş, ben de yeni öğrendim.

O kadar huzurlu, sakin bir lokanta ki.. Balıkçıların en sevdiğim kısmı olan mezelerle başlıyoruz merasime; deniz börülcesi, patlıcan,  karides, kalamar..Tam sevdiğim gibi..Rakılar kadehte, sohbet gırla. Ardından alevler içinde palamut geliyor sofranın tam ortasına, pamuk…

ispendek-1

Meyveler, çaylar, kahveler derken; dondurmalı çikolata sufle ve fırında helva ile taçlandırıyoruz geceyi. Rahatımız o kadar yerinde ki, 5 saat boyunca masadan kalkmıyoruz..Hem de bir sonraki durağımızın neresi olacağını bile belirlemeden..Yine tam sevdiğimden..

Ödediğimiz hesap İstanbul’daki aynı ayar mekanlardan elbette bir miktar aşağıda, ama çok da uzak mertebede değil. Fakat lezzet, servis ve işletme kalitesini göz önünde bulundurursak, gayet makul diyebilirim.

Dümeni Silivri, Çatalca taraflarına kırarsanız, gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim İspendek’i. Biz pek beğendik, yolumuzu tekrardan Selimpaşa tarafına düşürmeyi, aynı masada sohbet etmeyi, Karaburun’da müthiş manzaralı, uçurumlu denizin önünde kahveleri içmeyi hayal ediyoruz…

… …. ….. …… ……. …….. ………

“Fazla ciddiye almayın bu hayatı, nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız” demiş ya Necip Fazıl.. Ne melankolik, ne mayhoş bir cümle. Nazım Hikmet’in “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın” dizesiyle arka arkaya okuyunca katmerleniyor, iyice allak bullak ediyor aklımı.

Kendimden, içimden anlatasım var çok..Ama hiç kolay değil, üstelik fonda “Kimseye etmem şikayet” çalarken pek zahmetli, hatta tehlikeli..Çünkü elin kayar, aklın kaçar…İnsan beşer, elbet şaşar…İpe sapa gelmez yazmaya başlarsın, toplayamazsın da ardını bir daha. Kadehi önce diğer kadehe, sonra masaya vurup kafama dikesim var. Ama yapmıyorum..Dokunuyor…Neden masaya vururlarmış rakı kadehini ? Çünkü içindekinin insanın 5 duyusuna da hitap etmesi gerekirmiş..Görüyorsun, kokluyorsun, elinde tutuyorsun ve tadıyorsun..Bir tek tınısını duyman eksik..Hah işte o yüzden “şerefe” derken kadeh tokuşturuluyormuş. Neden şerefe denirmiş demlenirken ? Masada olan biten her şeyin orada kalacağına dair şeref sözü verilirmiş..

Kendimi Aydın Boysan gibi hissediyorum doktor, normal mi acaba gecenin bu vaktinde ?

Hem sen boşuna benimle uğraşma doktor…Do diyezden giriyorum ben bu gece hicaza…Ne çok severdim bir zamanlar, hüzzam ile birlikte. Yeniden başlayacağım, babamın hatrına..Kısmet…

… …. ….. …… ……. …….. ………

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Utanç

11 emniyet mensubunun şehit edildiği, 74 kişinin de yaralandığı haberiyle başladık güne… Gazeteden okuyoruz, “of bu kadar kişi ölmüş, şu kadar da yaralı var” deyip, sayısal verilerle doğru orantılı olarak ahlanıp vahlanma miktarımızı arttırıyoruz. Oysa ne fark eder ki..Parmağın kesilse acıdan bağırıyorsun, ayağını çarpsan ortalığı inletiyorsun. Orada birileri kan revan içinde kalıyor, yere düşüyor, kalbi duruyor..Ölüyor. Hani saçma sapan olaylara üzülünce “ölüm yok ya ucunda” deriz ya..Orada var işte, hem de öyle böyle değil. Cehennem gibi.

Eskiden şehit haberleri geldiğinde ortalık birbirine girerdi, hele böyle yüksek sayıda vefat ve yaralanma varsa. Fakat sonra ne oldu bilmiyorum, sanki yavaş yavaş acı ve yas eşiğimiz göğe yükseldi. Terör, bomba, çatışma ve ‘savaş’ haberleri alt yazı ile verilir oldu.

Keyifli anıları, gezdiğim-gördüğüm yerleri yazmak isteğiyle yola çıkmıştım bu blogu hazırlarken..Ama artık utanıyorum… Sürekli birileri öldürülürken, ülkenin üzerinde aklımın bile almadığı oyunlar dönerken tutup da en son izlediğim filmin beni ne derece etkilediğini ya da geçen hafta gittiğimiz meyhanedeki mezeleri anlatmam mümkün değil.  En fenası da, haberleri okuduktan veya izledikten sonra, günlük işlerime devam edebiliyor, gülebiliyor olmam…

Evet dünya böyle, insanoğlu unutmasa yaşayamaz, ateş düştüğü yeri yakar; biliyorum. Ama ben bu dünyanın faniliğine ve acımasızlığına bir türlü tam alışamıyorum.

 

Fenalıkların ilki ve en büyüğü,haksızlıkların cezasız kalmasıdır.

Eflatun

 

Belki de bu Dünya, başka bir gezegenin cehennemidir.

Aldous Huxley

 

Şunu her zaman görmeye çalış; tüm pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya, yine de insanoğlunun biricik ve güzel evidir.

A. Claudius

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Bulutlar

Bulutlar insanın üstüne gelir mi ? Hani herkesin keyifle bakıp türlü şekillere benzettikleri pamuk yığınları. Evet geliyor..Beyaz beyaz..Zehir gibi yakıyor genzimi.. Havanın güzelliği içimi açıyor birden. Şu bulut canavara mı benziyor ? Yok yok kötü şeyler düşünme, şarkı söyle, ıslık çal, alkışla. Geçer. Hepsi geçer. Neler geçmedi ki ? Ya en kötüleri gelirse ve hiç geçmezse ?
Yağmur başlıyor inci gibi, bulutların tüm korkunçluğunu alıp süpürüyor üstümden. Gök kuşağı geldi oturdu hayatımın ortasına, rengarenk, cümbüş gibi; bakmaya, koklamaya doyamıyorum. Gök kuşağı mis kokar mı hiç ? Kokuyor…Bulutlara methiye düzenler görmüyorlar gök kuşağımı. Olsun ben görüyorum…Bir de o görüyor. Renk tutuyoruz kendimize, şarkıları boyayıp boyayıp, avaz avaz üflüyoruz sıkıntıları gök yüzüne. Güneş öyle bir açıyor ki, ne gam kalıyor ne kasavet.
İçim hep pır pır, tedirgin. Korkuyorum yedi rengimiz solacak, yok olacak diye. Şu hayattaki en dikenli endişe renklerimizi kaybetmek değil mi zaten ? Kaybedecek rengi olmayanlara
dönüşmekten korkuyorum, uykularım kaçıyor. Bir o anladı beni, üstelik doğru da anladı. Peki o zaman bu bulutlar neden etrafımda, niye bırakmıyorlar peşimi ? Gürül gürül yağmur dökülse de temizlese şu dünyanın pisliğini, alsa götürse yerin yedi kat altına. O zaman düzlüğe çıkar mı bu şer dolu yer yüzü ? Gök kuşağım umut veriyor bana, onun da içi mor dışı kırmızı, benim gibi. Üzerine titriyorum hem onun, hem gök kuşağımın..Ne olur hep bende kalın…

Not:  Bugünlük böyle deneme –ya da sayıklama– türünde olsun. Kafamda çalan hüzünlü melodi ferahlatan cinsten. Sanki yagmurda ya da banyoda ağlıyor gibi.  Baharda melankoli başkadır. . . Hayata güzel pencereden bakmaya devam. Haydi bahar yağmuru, temizle şu dünyanın pisliklerini.  Bizden de mümkün olduğunca uzağa götür.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Çukur

Şehit, tecavüz, terör, cinayet, siyaset (!)… Memleketin düştüğü durumu anlatmak için bu sözcükler yeterli sanırım. Her gün güzel insanlar ölüyor, birilerinin içi yanıyor, 3 yaşındaki bebek tecavüze uğradığı için ölebiliyor. Bir kız çocuğu, babasının tecavüzü sonucu hamile kalıyor. Yazacak, söyleyecek sözler çoktan bitmişti zaten.  Sadece içimi dökmek için yazıyorum ..Bu kadar pislik nerede yetişiyor, nasıl bu kadar kötü olunuyor ? Düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum.

Ben isterdim ki, gittiğim, gördüğüm yerleri yazayım huzurla..Mesela o çok beğendiğim meyhaneden bahsedeyim,  yediğimizi, içtiğimizi anlatayım, ağladığım filmlerden, hislendiğim şarkılardan dem vurayım. Ama yok, içim buz gibi.

 

Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılırlar. Halbuki olay bu kadar komplike değildir. İnsanlar sadece 2’ye ayrılırlar: İyi insanlar ve kötü insanlar.

Albert Einstein

Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden.

Albert Einstein

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Kirlilik

“Gece 3’te dışarıda ne işi vardı?” diyenlere “İnsan gece ilaç aramaya da çıkabilir, hasta da olabilir” diye mazeret bulunmasına gerek yok…Olmamalı. Eğer gerçekten özgürsek; insan istediği saatte, istediği eğlenceden gönül rahatlığıyla dönebilmeli. Ama ülkemizde bir “insanın” tecavüze uğraması ile ilgili yapılan yorumlar bile, eylemin kendisi kadar mide bulandırıcı.

Olayın Bağdat Caddesi’nde olması değil esas nokta, zira bu şerefsizlik nerede olursa olsun tepki göstermeliyiz. 13 yaşında bir çocuk, dayısının tecavüzüne uğrayıp hamile kalıyor, başka bir genç kız; tacize uğradığını öğrenen babası tarafından öldürülüyor. Bunun gibi yüzlerce vaka okuyor, duyuyoruz. Biliyorum; düşüncelerimi buraya yazmam hiçbir şeyi değiştirmeyecek belki, ama sessiz kalmak olmaz. Hastalıklı zihniyetlerin yok olmasını diliyorum. Elimden başka da bir şey gelmiyor.

Yazının başlığı “kirlilik”, sanki içimiz pisleşmiş artık. Burada içimi döktüğüm, gündemdeki olaylardan şikayet ettiğim yazılarıma bakıyorum, hepsi birbirine benzer içerikte ve vaziyette. Şehit, katliam, terör, tecavüz, saldırı, kadına/erkeğe/insana şiddet haberleri hiç azalmıyor, aksine korkutucu şekilde ‘kanıksanmış’ halde. Evet ateş düştüğü yeri yakıyor ve evet hayat devam ediyor ama, ses çıkarmak için illa ateşin başa düşmesi mi gerekiyor ? Gerçi ‘sessiz kalmayalım’ diyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, konuşuyoruz ama neye yarıyor ki ? İnsanların kafasındakileri, ürkütücü ve sapkın düşüncelerini değiştirmek mümkün değil.

Sonumuz, akibetimiz nereye gidiyor, 50 yıl sonra insanlık ne durumda olur, hiç kestiremiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” vurdumduymazlığı çok ama çok tehlikeli. Kötü insanları yok etmek elimizde değil, ama en azından duyarlı olmak mümkün…

Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim.Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim.Benim için geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.

-Martin Niemöller-

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Bayramlık

Sanırım bu ülkede bir bayramı daha idrak ediyor olduğumuz için şükredip, sevinmemiz gerekiyor her şeyden önce. Günlerdir elim gitmiyor yine yazmaya. Şehit haberleri arka arkaya gelirken, güzelim mavilikler mültecilere mezar olurken ve minicik bir çocuğun cesedi tüm gazetelerden bizi utandırırken, tacizler-tecavüzler ayyuka çıkmışken ne yazılır ki…  İnsan müsveddeleri var bir de, ölümlerin arkasından ırkçı, faşizan söylemlerle beni yerin dibine sokan, dünyaya dair azıcık kalan ümidimi de yok eden.

Yarın bayram. Güzel şeyler olsun istiyorum, gerçi dünya öyle bir yer ki, birileri için çok şahane günler gelirken, diğerleri en karanlık zamanları yaşıyor. Düzen bu, hayat böyle. Ama en azından memleketin artık düzlüğe çıkma zamanı gelmedi mi ? Yine seçimdir, kasımdır bir hengamedir gidiyor, bakalım bu sefer nasıl bir kaos bekliyor bizi.

Olan bitene üzülüyorum, ‘keşke buraya yazıp içimi dökmekten, kendimi rahatlatmaktan başka yapabileceğim bir şeyler olsa’ diyorum. Ama insanoğlunun zaafı işte, biraz zaman geçince kendi hayatıma kapılıp gidiyorum. Bu da doğanın kanunu, kimse başkasının acısını tam olarak anlayamıyor, hissedemiyor.

Velhasılıkelam, bu yüzden anca yazabiliyorum, hem şairin dediği gibi; “kelimelerin kifayetsiz olduğu” doğrudur zaman zaman. Ben o kifayetsizliği sadece yazarken unutuyorum.

Bayramımız Kutlu Olsun.

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Yaz

Başlığı manidar olsun diye attım…”Yaz” diyor bana hesapta, dök içindekileri buraya. Bir yandan da içinde bulunduğumuz ve pek sevilen, –nedense benim aramın çok da hoş olmadığı– mevsime işaret ediyor. Ama benim hiç yazasım yok..Dikkat ettim de, son ayların 29’una denk gelmiş hep bloğun başına oturmam..Bu ay da öyle tesadüf etti. Ama bana şakır şakır yazdıran hevesim buharlaştı, sanırım sıcaktan.

Katliam, terör, ikiyüzlülük, savaş, şehitler, stratejiler, açık oturumlar, yalan dolan ve düzenbazlık içinde geçiyor pek sevgili mevsimimiz yaz. ‘Dünya böyle, alış‘ diyorum kendime, ama yok, olmuyor. Alışamıyorum. Alışmak istemiyorum. Karamsar yazılar yazmak istemiyorum. O yüzden bu yazıyı yarım bırakıyorum ve güzel günler görmeyi umut ediyorum.

(…)

Bir günü
Güzel bir günü
Güneşli bir günü
Hiçbir şeye degişmem
Onun için savaşı sevmem
Onun için zulümü sevmem
Onun için yalanı sevmem
Bilirim yaşamaz güneşte
Bilirim yaşamaz yanyana aşkla
Ne haksızlık
Ne korku
Ne açlık

Necati Cumalı

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Hey Gidi Koca Dünya

Bu dünya iflah olmaz bunca bencillik, düzenbazlık ve kandırmaca içinde. Mevzu derin, kafama takılıyor, acaba 2000 yıl önce de böyle sohbetler ediyor muydu insanoğlu ? Yaşadığı dönemin hızından, adaletsizliğinden yakınıyor muydu ? “Komşuculuk öldü be canım, eskiden mağaradan bir çıkardık, herkes tanıdık, eş-dost ahbap..Şimdi nerdeee, herkes evden ava-avdan eve” gibi konuşmalar duyuluyor muydu etrafta ? Herkes şikayet edip, köşeyi dönmek ve yırtmak için birbirinin üstüne basıyor muydu çekinmeden ? Bunca savaş, katliam, pislik olabileceğini düşünüyor muydu insan denen mahluk, parayı icat ettiğinde ?

“Bu devirde babana bile güvenme” sözleri ile büyüdük biz. Sahi hangi devirde başladı ki bu uyarı ? Bunca milyar yılı kimseye güvenemeden mi geçirdi ademoğlu ? Kime sorsan “nerede eski bilmemneler” diye başlıyor anlatmaya, geçmişe, nostaljiye özlem büyük. Belki de mazi olunca unutuluyordur kötü günler, kimbilir…

Ne tuhaf geliyor düşündükçe. Tüm canlılar için bilinen tek kesinlik, bir gün hepsinin yok olacakları, fakat buna rağmen öyle dünyevi zırvalar için heba ediyoruz ki kendimizi. Sanki hep buradaymışız, hiç göçmeyecekmişiz gibi.

Günlük hayatta sorgusuz kabul ettiğim ve sindirdiğim, ama esasen aklımın almadığı o kadar çok şey var ki..Nasıl oluyor da birkaç tuşa basarak binlerce kilometre uzakta birini aramamı sağlıyor telefon denen icat ? Sinyal, verici, alıcı, Graham, frekans, santral…Bunların hiçbiri beni tatmin etmiyor, kafam almıyor. Hele o tonlarca ağırlıktaki uçak nasıl süzülüyor havada insan elinden çıkma motoruyla, kanadıyla ? Bu sohbet ne zaman açılsa “kanadın altında oluşan kaldırma kuvveti” ve “aerodinamik prensipleri” havada uçuşuyor ama yok, algılarım yetmiyor tam olarak açıklamaya.

Başlıbaşına mucizenin ta kendisi bu dünyaya gelmek esasında. Bir insanın içinde başka bir insan oluşuyor, büyüyor ve dışarı çıkıyor, kulisten sahneye gelir gibi. Bizim ufacık aklımızın alabileceği bir olay mı bu sanki ?

Sonra bir bakıyorum salyangozun teki duvara yapışmış öylece duruyor, saatlerce, günlerce..Elimde değil, merak ediyorum hayatını yaşayış ve algılayış şeklini. Ne hissediyor, santim oynamadan orada bunca zaman.

Hayat hep koşturmaca diyoruz da, yarış daha ana rahmine düşmeden başlıyor; adeta hızlı koşan kapıyor yumurtayı ve kimbilir hangi tesadüfler, matematikler kesiştiriyor ‘dünya’ ile yolumuzu.

Kafam çok karışık.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi