Yıl Sonu Temennileri

Çok güzel bir söz okudum bugün: “2017 bana hiçbir şey getirmesin, sadece sevdiklerimi götürmesin yeter.”

Dileklerimin kısa bir özeti bu cümle… Uzun  uzun beklentilerimi, hayal ettiklerimi yazmayacağım,hatta kafamdan bile geçirmeyecegim. Elimdekileri kaybetmeyeyim, ‘ah aslında ben ne kadar mutluymuşum da farkında değilmişim’ demeyeyim, faydam dokunsun sevdiklerime, kendime ve tuhaf dünyaya; yeter…

İnsanların hiç uğruna ölmediği, milletin birbirini yemediği, sevgimizi ve iyi niyetimizi daha bol gösterebildiğimiz bir yıl olsun; yeter.

Kimsenin hakkını yemediğim, kendiminkini de başkasına yedirmediğim, sevdiklerimi ve şahsımı üzmediğim bir sene geçirelim; yeter.

Çok mutlu seneler…

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Sputnik

Mora çalan pembe bedenleri, iri güzel gözleriyle çığlık çığlığa kavga ediyorlar Sputnik’in içinde. Hem de hiç konuşmadan. Ses çıkarmadan. Niye şaşırdınız ki?  İnsan ya da uzaylı fark etmez. Tek nota bile dökülmeden, canhıraş hesaplaşmak mümkündür bu galakside. Günahlar kütlesini, hacmini kaybediyor; tam da Atlas Okyanusu’nun üzerinden geçerken. ‘En günahsız olan ilk meteor parçasını atsın’ diye beklediler. Olmadı. Çünkü o kadar sarhoşlar ki, birbirlerinin isimlerini bile hatırlamıyorlar.
İhanet edecek halleri yok, öpüşemiyorlar bile. Hem zaten yasak, günah ve de çok ayıp öpüşmeleri.
Zifiri karanlıkta Schrödinger denklemini anlamaya çalışıyorlar iri güzel göz bebekleriyle. Gözleri doluyor, fakat ağlayamıyor. Zira ağlamak da yasak. Hele gülmek…Zinhar!
Kendini masum mu zannediyorsun ? Atsaydın o zaman ilk taşı. Niye atmadın ? Hiçbir varlık seni anlamasın istiyorsun, biliyorum. Nihilizmini de varoluşçuluğunu da topla, git. Uzaklaş. Gidemiyorsun. İçin sızlıyor. Biliyorum. Hissediyorum. Usanmadın mı her gece aynı korkuları yaşamaktan ? Öyle bir cümle bul ki, pembe vücudumdan çıksın ruhum, özgür kalsın. Ama söylenmez. Biliyorum.
Sessizce devam ediyorlar savaşmaya, kin kusmaya, tam da Kripton üzerlerine gelirken. Kaçamıyorlar.
Ağlayamıyorlar da.
Yasak.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Barselona

Gitmeden önce kimle konuşsak “şahane, muhteşem bir yer, ay keşke tekrar gitsek” gibi haykırışlar duyuyorduk. İtiraf edeyim, içten içe biraz çekiniyordum; sanki övüldüğü kadar beğenmeyeceğiz, Barselona efsanesi bizi hafiften hayal kırıklığına uğratacak diye düşünüyordum. Bilakis…Az bile söylemişler. Gidecek olanlara biraz ışık tutabilmesi açısından olabildiğince özetleyerek anlatmaya çalışayım Katalonya maceramızı…

Barselona, İspanya’nın kuzeydoğusunda, 2 milyona yakın nüfuslu, denize sıfır ve uzun sahilli, şiir gibi bir şehir. 4 gün boyunca kilometrelerce yürüdük ve sürekli kafam yukarıda, muhteşem binaların ayrıntılarını incelemeye çalıştım. Elbette ön planda Antoni Gaudi’nin eserleri, La Sagrada Familia, Park Güell, Casa Bottle, Casa Mila ve niceleri. Ama adını çok fazla duymadığımız, Gaudi kadar meşhur olmamış mimarların da şahane yapılarını görmek mümkün. Adettendir, Sagrada Familia ile başlayalım. Merkez konumundaki Plaça de Catalunya meydanına yürüyerek 10-15 dakika mesafede yer alan bu efsane kilisenin yapımına 1882 yılında başlanmış, 1883 yılında Gaudi mimariyi devralmış fakat 1926’da bir tramvay kazasında öldüğü için; inşaat yarım kalmış. Hala yardımlar  ile tamamlanmaya çalışılan heybetli kilisenin yapımının, Gaudi’nin 100. ölüm yıl dönümü olan 2026’da tamamlanması planlanıyormuş.

la-sagrada-familia

sagrada-familia

La Sagrada Familia‘nın etrafında her daim bir turist kalabalığı ve birtakım gösteriler görebilirsiniz. Biz giriş biletlerimizi internet sitesinden -önceden- almadığımız ve sırayı beklemeyi gözümüz yemediği için, içeri girmedik. O güne mi özeldi yoksa her pazar var mı bilmiyorum, ama kilisenin hemen yanında, 3-4 sokak uzunluğunda pek şenlikli bir yerel pazara denk geldik. Bardak bardak İspanyol içkisi Sangria, kazanlarla İspanyol pilavı Paella ve bilimum meyve-kuruyemiş çeşitleri ile gözlerim, midem bayram etti diyebilirim. Denk gelirseniz kaçırmayın.

paella

pazar-yeri

Gelelim Antoni Gaudi’nin ustalık eserlerinden Park Güell‘e.. 1900’lü yılların başlarında, İspanya’nın kalburüstü Güell ailesi için yaptığı bu park, 1923 yılından sonra halkın ve turistlerin ziyaretine açılmış. Mozaik ve camların ne şahane bir görsellik oluşturabileceğine hayran kalmamak elde değil..Meşhur ejderha heykeli, kurabiyeden yapılmış gibi duran evleri ve geniş seyirlik teras/bahçesi ile mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yer.

guell

guell

guell

Barselona’nın en popüler noktalarından biri; Las Ramblas caddesi..Plaça de Catalunya ile başlayan ve yaklaşık 1.5 km sonra sizi deniz kenarına bağlayan, her daim hareketli, turist ve sokak satıcıları kalabalığından zorlanarak yürüyeceğiniz bir bulvar. Her tarafı kafe, restoran ve dükkan dolu olan bu caddenin fazla turistik olduğunu ve yeme-içme için çok da avantajlı olmadığını belirtmekte fayda var. Ama bu caddenin üzerinde bir sabit pazar var ki, işte orada kendinizi kaybetmeniz mümkündür diyeyim ve akla gelebilecek her türlü deniz ürününün, şarküterinin, meyvenin hem satın alınabildiği hem de oracıkta denenebildiği muhteşem La Boqueria Mercat fotoğrafları ile sizi başbaşa bırakayım 🙂 (Not: La Boqueria, pazar günleri kapalı, diğer günlerse 17.00’ye kadar açık)

1 2

3

4

5

6

7

8

İspanya’nın yemek kültüründe çok önemli bir yer tutan Tapas, yani bizim dilimizce Meze restoranları adım başı karşınıza çıkıyor. Tavsiyeler üzerine gittiğimiz iki restoran var; Ciutat Comdal (Ciudad Condal diye de yazılıyor) ve CalPep. Ciutat Comdal, Plaça de Catalunya’ya çok yakın, köşe noktada konuşlanmış ve saat 20.00’den sonra kapısında onlarca kişinin kuyruk beklediği şahane bir yer. Biz “Assorted Tapas” adlı seçmece 5’li meze tabağı, yarım litrelik sürahi Sangria, efsane bir kalamar, “Patatas Bravas” adlı küp patates kızartmalarından aldık, epeyce doyduk ve İstanbul ile kıyaslayınca oldukça aşağılarda kalan bir mertebede hesap ödedik. Ziyafetin belgesi aşağıda 🙂

ciutat-comdal

CalPep adlı lokanta oldukça enteresan, Barselona’nın en sevdiğim bölgesi olan El Born’da yer alan bu ufacık tefecik restoranın barında oturabilmek için yarım saat sıra bekledik. Arka kısımda yer alan masalı bölüme geçmek imkansız, sanırım haftalar öncesinden yer ayırtmak gerekiyor…O kadar ekabirler ki, sadece akşamları 19.30-23.30 arası hizmet veriyorlar..Yanlış hatırlamıyorsam burası da pazarları kapalı..Girişte “dünyanın en iyi 50 lokantası” arasında bulunduğunu gösteren bir belge de mevcut.

20161015_210226 calpep

CalPep

Gaudi’nin şahane eserleri, Casa Bottle ve Casa Mila‘yı sadece dışarıdan fotoğraflayabildik; fakat bu bile ilginçliğini anlamamıza yetti. Bu binalar birbirine çok yakın ve sosyete caddesi Plaza de Grazia’da yer alıyorlar. (Bu arada alışveriş meraklıları için Plaza de Grazia bir nimet, aklınıza gelebilecek her türlü lüks marka bu caddede mevcut. Kişisel ilgisizliğimden dolayı hiçbirine girmedim, o yüzden içerikleri ile ilgili yorum yapamıyorum.) Casa Bottle (üstteki) ve Casa Mila fotoğraflarını aşağıda görebilirsiniz :

casa-bottle

casa-mila

Las Ramblas caddesini bitirdiğinizde, upuzun, rahatlatıcı sahil şeridine varıyorsunuz.  La Barceloneta adlı plaj bölgesinde, güzel bir kumsal ve çeşit çeşit lokanta arasında gezebilirsiniz. Sahile çıktığınız noktadan yaklaşık 1 km sağa doğru yürürseniz, Kristof Kolomb’un Amerika’ya yaptığı ilk sefere atfen yapılmış heykelini görebilirsiniz. (Bu heykelin turistik ve tarihi açıdan önemli olduğunu not düşeyim.Biz hakkını pek veremedik, zira buraya ulaştığımız esnada yürümekten kendimi kaybetmiş durumdaydım -19 km-, şöyle bir baktım, biraz fotoğraf çektim ve pert halde yanındaki banklara kendimi bıraktım)

kristof-kolomb

Son gecemizi Las Ramblas’ın Museu D’art Contemporani’ye çıkan ara sokaklarından birinde, şık ve tarz Gats adlı restoranda deniz mahsullü Paella yiyerek taçlandırdık, oldukça lezzetliydi.

Değinmeden geçmeyeyim; Plaça de Catalunya yakınlarında 1929’dan kalma “Mauri” adlı bir pastane var, muhteşem. (Bayılıyorum ben böyle eski pastanelere) Başdöndürücü pastalar ve envai çeşit minik sandviçin yer aldığı vitrin mutluluk veren cinsten. (Bu arada Barcelona’da hatrı sayılır bir sandviç kültürü olduğundan bahsetmek lazım, dolaşırken açlığınızı bastırmak için etraftaki kafelerden “İspanyol omletli sandviç” deneyebilirsiniz.)

Kalp atışlarımı hızlandıran bir başka dükkan: Torrons Artesans Vicens…Casa Mila’nın hemen altında, tesadüfen keşfettiğimiz, 1775’ten beri varolan bir marka. Heyecandan fotoğraf çekememişim, ama buradan bilgi edinebilirsiniz. Çeşit çeşit badem ezmeleri, marzipan, nugat, çikolata ve helva türü ürün, mide ve gözlere bayram ettirmek için raflarda kuzu gibi yatıyor…Meraklıysanız, mutlaka görülesi…

Biz şehir merkezine 6-7 km mesafedeki La Meridiana İbis Hotel’de konakladık ve gayet memnun kaldık. Standart İbis özelliklerinde, metroya ve otobüs durağına yakın, sessiz sakin bir otel burası. Merkezde kalmak isterseniz, buranın yaklaşık 2 katı civarında bir meblağı gözden çıkarmanız gerekir. (Tabi hostel veya pansiyon tercih edilmesi durumunda, çok daha hesaplı olması mümkün)

Barselona için anlatacak, önerecek o kadar yer var ki…Müze ve sanat gezilerine ilginiz varsa; El Born Centre de Cultura i Memoria, yine El Born’un daracık, sempatik ara sokaklarında yer alan Picasso Müzesi, Museu D’art Contemporani önerebileceğim, şehrin göbeğindeki sanat merkezleri arasında..Bu arada, El Born bölgesinin hemen yakınında yer alan eski şehir Barri Gotic; bir dolu kafe, hediyelik eşya dükkanı ve şahane mimari yapılara ev sahipliği yapıyor, burası da mutlaka ziyaret edilmeli.

Gitmeyi isteyip de vakit yetiştiremediğimiz, aklımızın kaldığı yerler arasında; Nou Camp Stadyumu, Miro Parkı, teleferikle ulaşabileceğiniz Montjuik Tepesi ve Çikolata Müzesi var.

Sanat, tarih ve yeme-içme üssü olarak nitelendirebileceğim Barselona, benim aklımda “rüya şehir” olarak yerini aldı. Gönül rahatlığıyla tavsiye ederim…İyi gezmeler…

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı, Kültür-Sanat, Tadı Damağımda Kalanlar

İspendek

Vazgeçtim..Bu sefer kötü gündemle iç karartmak yok…En sevdiğim ayın yazısını yazarken; güzelliklerden, bayramdan seyrandan, rakıdan, börülceden, denizdeki akıntıdan, TSM’den bahsedesim var.

Bayram tatilini bahane edip düştük yollara, rota yarım yamalak, hafif belirsiz, tam sevdiğim gibi. Karaburun’un tehditkar akıntılı deniziyle başladık güne..Sevdiğimiz dostlar yanımızda, uzağız pis gündemden, burnumda deniz kokusu, elimde kahve, kafam keyiften güzel bir lokma bile içmeden…

Bol muhabbetli 2 günün en lezzetli kısmını anlatmak istiyorum. Hiç aklımızda yokken, şahane bir lokanta keşfettik uzaklarda, Selimpaşa sahilinde..Adı İspendek…Levreğin küçüğüne denirmiş, ben de yeni öğrendim.

O kadar huzurlu, sakin bir lokanta ki.. Balıkçıların en sevdiğim kısmı olan mezelerle başlıyoruz merasime; deniz börülcesi, patlıcan,  karides, kalamar..Tam sevdiğim gibi..Rakılar kadehte, sohbet gırla. Ardından alevler içinde palamut geliyor sofranın tam ortasına, pamuk…

ispendek-1

Meyveler, çaylar, kahveler derken; dondurmalı çikolata sufle ve fırında helva ile taçlandırıyoruz geceyi. Rahatımız o kadar yerinde ki, 5 saat boyunca masadan kalkmıyoruz..Hem de bir sonraki durağımızın neresi olacağını bile belirlemeden..Yine tam sevdiğimden..

Ödediğimiz hesap İstanbul’daki aynı ayar mekanlardan elbette bir miktar aşağıda, ama çok da uzak mertebede değil. Fakat lezzet, servis ve işletme kalitesini göz önünde bulundurursak, gayet makul diyebilirim.

Dümeni Silivri, Çatalca taraflarına kırarsanız, gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim İspendek’i. Biz pek beğendik, yolumuzu tekrardan Selimpaşa tarafına düşürmeyi, aynı masada sohbet etmeyi, Karaburun’da müthiş manzaralı, uçurumlu denizin önünde kahveleri içmeyi hayal ediyoruz…

… …. ….. …… ……. …….. ………

Fazla ciddiye almayın bu hayatı, nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız” demiş ya Necip Fazıl.. Ne melankolik, ne mayhoş bir cümle. Nazım Hikmet’in “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın” dizesiyle arka arkaya okuyunca katmerleniyor, iyice allak bullak ediyor aklımı.

Kendimden, içimden anlatasım var çok..Ama hiç kolay değil, üstelik fonda “Kimseye etmem şikayet” çalarken pek zahmetli, hatta tehlikeli..Çünkü elin kayar, aklın kaçar…İnsan beşer, elbet şaşar…İpe sapa gelmez yazmaya başlarsın, toplayamazsın da ardını bir daha. Kadehi önce diğer kadehe, sonra masaya vurup kafama dikesim var. Ama yapmıyorum..Dokunuyor…Neden masaya vururlarmış rakı kadehini ? Çünkü içindekinin insanın 5 duyusuna da hitap etmesi gerekirmiş..Görüyorsun, kokluyorsun, elinde tutuyorsun ve tadıyorsun..Bir tek tınısını duyman eksik..Hah işte o yüzden “şerefe” derken kadeh tokuşturuluyormuş. Neden şerefe denirmiş demlenirken ? Masada olan biten her şeyin orada kalacağına dair şeref sözü verilirmiş..

Kendimi Aydın Boysan gibi hissediyorum doktor, normal mi acaba gecenin bu vaktinde ?

Hem sen boşuna benimle uğraşma doktor…Do diyezden giriyorum ben bu gece hicaza…Ne çok severdim bir zamanlar, hüzzam ile birlikte. Yeniden başlayacağım, babamın hatrına..Kısmet…

… …. ….. …… ……. …….. ………

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Utanç

11 emniyet mensubunun şehit edildiği, 74 kişinin de yaralandığı haberiyle başladık güne… Gazeteden okuyoruz, “of bu kadar kişi ölmüş, şu kadar da yaralı var” deyip, sayısal verilerle doğru orantılı olarak ahlanıp vahlanma miktarımızı arttırıyoruz. Oysa ne fark eder ki..Parmağın kesilse acıdan bağırıyorsun, ayağını çarpsan ortalığı inletiyorsun. Orada birileri kan revan içinde kalıyor, yere düşüyor, kalbi duruyor..Ölüyor. Hani saçma sapan olaylara üzülünce “ölüm yok ya ucunda” deriz ya..Orada var işte, hem de öyle böyle değil. Cehennem gibi.

Eskiden şehit haberleri geldiğinde ortalık birbirine girerdi, hele böyle yüksek sayıda vefat ve yaralanma varsa. Fakat sonra ne oldu bilmiyorum, sanki yavaş yavaş acı ve yas eşiğimiz göğe yükseldi. Terör, bomba, çatışma ve ‘savaş’ haberleri alt yazı ile verilir oldu.

Keyifli anıları, gezdiğim-gördüğüm yerleri yazmak isteğiyle yola çıkmıştım bu blogu hazırlarken..Ama artık utanıyorum… Sürekli birileri öldürülürken, ülkenin üzerinde aklımın bile almadığı oyunlar dönerken tutup da en son izlediğim filmin beni ne derece etkilediğini ya da geçen hafta gittiğimiz meyhanedeki mezeleri anlatmam mümkün değil.  En fenası da, haberleri okuduktan veya izledikten sonra, günlük işlerime devam edebiliyor, gülebiliyor olmam…

Evet dünya böyle, insanoğlu unutmasa yaşayamaz, ateş düştüğü yeri yakar; biliyorum. Ama ben bu dünyanın faniliğine ve acımasızlığına bir türlü tam alışamıyorum.

 

Fenalıkların ilki ve en büyüğü,haksızlıkların cezasız kalmasıdır.

Eflatun

 

Belki de bu Dünya, başka bir gezegenin cehennemidir.

Aldous Huxley

 

Şunu her zaman görmeye çalış; tüm pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya, yine de insanoğlunun biricik ve güzel evidir.

A. Claudius

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Bunalım

Gün geçtikçe daha da zorlaşmaya başladı benim için buraya yazı yazmak…Daha önce de birçok kez hissettiğim gibi; yine nasıl bir ülkede yaşadığımızı, dünyanın her yerinin nasıl bu kadar kaos dolu, ürkütücü bir hal aldığını sorguluyorum günlerdir.

O korkunç gece ve takip eden günlerde öyle bir karamsarlık çöktü ki içime, Fuzuli’nin dediği gibi, “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil”…Günlerdir neler olup bittiğini anlamaya, öğrenmeye çalışıyorum, ama sanırım ne kadar okusak da, izlesek de algılayabildiğimiz kısım, olan bitenin belki de sadece onda biri. Kanımı donduran görüntüleri gözümün önünden atmam mümkün değil.
Onca kişi hayatından oldu, yaralandı, bombalar patladı, savaş uçaklarının korkunç sesi kulaklarımızdan silinmedi ve ‘ülke elden gidiyor mu’ korkusu ile saatler, günler geçti.

Evet, bu ülke yakın ve uzak tarihinde onlarca badire atlattı, her seferinde silkelendi, ayağa kalktı. Ama bu kadar vahşiliğe, gözü dönmüşlüğe şahit olmuş muyduk, bilmiyorum.

Her yazımda, konuşmamda tekrara düşmüş oluyorum bunu söyleyerek; ama bizi nasıl günlerin beklediğini gerçekten hiç kestiremiyorum. Belki de en dibe vurduk ve önümüzdeki günler biraz daha aydınlık, temiz olacak. Böyle düşünmek ve buna inanmak istiyorum.

Bir gün her şeyin daha iyi olacağını düşünmek, umudumuz;
Bugün her şeyin iyi olduğunu düşünmek, yanılgımızdır…
Voltaire

2 Yorum

Filed under Gündem

Bulutlar

Bulutlar insanın üstüne gelir mi ? Hani herkesin keyifle bakıp türlü şekillere benzettikleri pamuk yığınları. Evet geliyor..Beyaz beyaz..Zehir gibi yakıyor genzimi.. Havanın güzelliği içimi açıyor birden. Şu bulut canavara mı benziyor ? Yok yok kötü şeyler düşünme, şarkı söyle, ıslık çal, alkışla. Geçer. Hepsi geçer. Neler geçmedi ki ? Ya en kötüleri gelirse ve hiç geçmezse ?
Yağmur başlıyor inci gibi, bulutların tüm korkunçluğunu alıp süpürüyor üstümden. Gök kuşağı geldi oturdu hayatımın ortasına, rengarenk, cümbüş gibi; bakmaya, koklamaya doyamıyorum. Gök kuşağı mis kokar mı hiç ? Kokuyor…Bulutlara methiye düzenler görmüyorlar gök kuşağımı. Olsun ben görüyorum…Bir de o görüyor. Renk tutuyoruz kendimize, şarkıları boyayıp boyayıp, avaz avaz üflüyoruz sıkıntıları gök yüzüne. Güneş öyle bir açıyor ki, ne gam kalıyor ne kasavet.
İçim hep pır pır, tedirgin. Korkuyorum yedi rengimiz solacak, yok olacak diye. Şu hayattaki en dikenli endişe renklerimizi kaybetmek değil mi zaten ? Kaybedecek rengi olmayanlara
dönüşmekten korkuyorum, uykularım kaçıyor. Bir o anladı beni, üstelik doğru da anladı. Peki o zaman bu bulutlar neden etrafımda, niye bırakmıyorlar peşimi ? Gürül gürül yağmur dökülse de temizlese şu dünyanın pisliğini, alsa götürse yerin yedi kat altına. O zaman düzlüğe çıkar mı bu şer dolu yer yüzü ? Gök kuşağım umut veriyor bana, onun da içi mor dışı kırmızı, benim gibi. Üzerine titriyorum hem onun, hem gök kuşağımın..Ne olur hep bende kalın…

Not:  Bugünlük böyle deneme –ya da sayıklama– türünde olsun. Kafamda çalan hüzünlü melodi ferahlatan cinsten. Sanki yagmurda ya da banyoda ağlıyor gibi.  Baharda melankoli başkadır. . . Hayata güzel pencereden bakmaya devam. Haydi bahar yağmuru, temizle şu dünyanın pisliklerini.  Bizden de mümkün olduğunca uzağa götür.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Bahar

Son zamanlarda hep iç karartıcı, gündeme yönelik yazılar yazmak geliyordu içimden, hatta çoğu kez yazmak bile istemiyordum. Ama bahar geldi, keyif verici enstantaneleri anlatmak gerek belki de, kafa boşaltmalık, uzaklaşmalık.

Öncelikle; İstanbul’dan çıkmadan farklı bir şehre, hatta köye gitmiş hissi yaratan Anadolu Kavağı’ndan bahsedeyim biraz..Kavacık’tan Beykoz yoluna girip -tabelaları takip ederek- yaklaşık 15 km ilerleyince, insanın gözünü-gönlünü açan manzaralarla karşılaşacaksınız. Doğu Roma zamanından kalma Yoros Kalesi yakınında bulunan Yoros Kahvesi; bir şeyler içip hülyalara dalmak ve boğazı farklı bir açıdan seyretmek için biçilmiş kaftan. Türbe ziyareti yapmak isteyenler de leb-i derya manzarasıyla Yuşa Tepesi’ni ziyaret edebilirler.

kavak.. kavak. kavak

 

Anadolu Kavağı’nın etrafında bulunan Poyrazköy ve Akbaba Köyü’nde balık yiyebilir, köy sokaklarında keçiler, koyunlar arasında dolaşabilir ve temiz havadan çarpılabilirsiniz. Mis gibi ağaç, çiçek ve balık kokuları arasında, İstanbul’un pis havasından ve kargaşasından uzakta huzur garantili bir gün geçirebilirsiniz. Eğer şehirden fazla uzaklaşamıyorsanız, Anadolu Kavağı ve civarındaki köyleri mutlaka tavsiye ederim.

Kavak...

Gelelim son zamanların en sevdiğim keşfine. Etiler’in arka sokaklarında yer alan ve zaman zaman eylemleri, olaylarıyla gündeme gelen Armutlu bölgesinde küçücük, tefecik bir meyhane: 70’lik.

Uzun zamandır kulağımıza çalınan, hiçbir yerde reklamını, adını duymadığımız bir yerdi 70’lik Meyhane. Sahibi, yıllarca turizmcilik yaptıktan sonra, mezelerini, yemeklerini bizzat yaptığı, eşinin dostunun, müdavimlerinin geldiği, sempatik, butik bir meyhane açma düşüncesiyle ortaya çıkarmış burayı. Her daim dolu, özellikle cuma-cumartesileri için önceden rezervasyon yapmak şart, zira mekan zaten ufak ve haliyle çok masa yok. Pek çok meze denedik, hepsi de çok lezzetliydi. Daha önce hiçbir yerde görmediğim, sevdiğim bir detay mevcut; rakıyı sipariş ettiniz, içtiniz içtiniz fakat diyelim ki fazla geldi. Hemen şişenin üzerine adınızı yazıyorlar ve rakıların durduğu rafa kaldırıyorlar, bir dahaki gelişinizde aynı şişeden demlenebilmeniz için. Muhabbet güzel, rahatsız eden yok, müzik tam meyhanelere has, inceden sanat müziği. Fiyatlar ise benzeri lokantalarla üç aşağı beş yukarı aynı, hatta biraz daha altında. Uzun sohbet, lezzetli yemek, misafirperverlik ve müşteriyi memnun etmek için uğraşan çalışanlar var..Daha ne isteriz ?

70

70lik

 

70lik.

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı, Mutluluğun Tarifi : Yemek, Yemek

Çukur

Şehit, tecavüz, terör, cinayet, siyaset (!)… Memleketin düştüğü durumu anlatmak için bu sözcükler yeterli sanırım. Her gün güzel insanlar ölüyor, birilerinin içi yanıyor, 3 yaşındaki bebek tecavüze uğradığı için ölebiliyor. Bir kız çocuğu, babasının tecavüzü sonucu hamile kalıyor. Yazacak, söyleyecek sözler çoktan bitmişti zaten.  Sadece içimi dökmek için yazıyorum ..Bu kadar pislik nerede yetişiyor, nasıl bu kadar kötü olunuyor ? Düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum.

Ben isterdim ki, gittiğim, gördüğüm yerleri yazayım huzurla..Mesela o çok beğendiğim meyhaneden bahsedeyim,  yediğimizi, içtiğimizi anlatayım, ağladığım filmlerden, hislendiğim şarkılardan dem vurayım. Ama yok, içim buz gibi.

 

Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılırlar. Halbuki olay bu kadar komplike değildir. İnsanlar sadece 2’ye ayrılırlar: İyi insanlar ve kötü insanlar.

Albert Einstein

Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden.

Albert Einstein

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Sırça Hayvan Koleksiyonu

Eğer arkadaşımız arayıp “biz bir tiyatro oyununa hem kendimiz hem de sizin için bilet aldık, gelir misiniz” demeseydi, herhalde daha uzunca bir süre tiyatro orucumuzu bozamayacaktık. Bu vesileyle Kadıköy Haldun Taner tiyatrosunda  “Sırça Hayvan Koleksiyonu” adlı oyunu seyrettik, bu aralar uzak kaldığımız sanat alemine -bir geceliğine de olsa- dahil olduk.

Oyuna gitmeden önce ismi ve konusu sebebiyle biraz ön yargılı olduğumu söylemeden edemeyeceğim. Ne demiş Albert Einstein; “Ön yargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur.” İtiraf edeyim, 2 saat 20 dakika sürdüğünü de görünce sıkılacağımızı düşündüm. Ama öyle olmadı. Üstelik hiçbir oyunda görmediğim bir sahne dekoru ile karşılaştığımızı düşünürsek, bayağı ilginç bir oyun olduğunu bile söyleyebilirim.

Amerikalı oyun yazarı Tennessee Williams’ın “The Glass Menagerie” eserinin çevirisi olan bu oyunun yönetmeni Yıldırım Fikret Urağ, oyuncuları ise; Sevil Akı (Amanda), Edip Tepeli (Tom), Ayşecan Tatari (Laura) ve Tanju Girişgen (Jim). Kocası tarafından yıllar önce terkedilen Amanda, bir ayakkabı fabrikasında çalışarak aileye bakan oğlu Tom ve bir ayağı topal olan kızı Laura’nın hikayesini anlatıyor oyun. Topallığı sebebiyle fazlaca içine kapanık olan ev kızı Laura’yı hayata bağlayan tek şey, sırça (cam) hayvan süslerinden oluşan koleksiyonudur ve onlarla kendine öylesine güzel bir dünya yaratmıştır ki, çoğu zaman gerçeklerle bağını koparıp, bu hayvancıklarla meşgul olmaktadır. Ağabeyi Tom ise çalıştığı yerden, yaşadığı hayattan nefret eden, ama mecburiyeti sebebiyle işten ayrılamayan, ara sıra gittiği sinema filmleriyle avunan bir gençtir.

Sırça Hayvan KoleksiyonuAnne Amanda, kızının kurtuluşunun evlilik olduğunu düşündüğünden, oğlundan hayırlı bir kısmet bulmasını ve eve getirip Laura ile tanıştırmasını ister..Tom, iş yerindeki arkadaşı Jim’i kız kardeşi ile tanıştırmak için yemeğe getirir ve gece hiç beklemedikleri şekilde ilerler.

Dekorun ilginçliğini tasvir etmeye çalışayım; sahnenin önünde incecik, tül bir perde var (barkovizyon gibi) ve bazı sahnelerde bu perdeye görüntüler yansıtılıyor. Tiyatro dekoru ve oyuncular, bu görüntülerle zaman zaman iç içe geçiyor, yani perdeyi seyrederken aniden görüntü kayboluyor ve oyuncuları izlediğimiz görüntüyü sahnelerken görüyoruz. Anlatması zor, izlemesi keyifli bir dekor.

Okuduğum kadarıyla; Tennessee Williams kız kardeşinin geçirdiği bir ameliyat sonrası cam hayvan süsleri biriktirmesinden ilham alarak Laura karakterini yaratmış ve bu oyunu yazmış.

Bu oyun daha önce birçok kez sahnelenmiş, hatta Devlet Tiyatroları’nda “Sırça Kümes” adıyla yer almış, çevirisi Can Yücel tarafından yapılarak..Bizim seyrettiğimiz halinin künyesine buradan bakabilirsiniz.

Bu arada oyuncuların, özellikle Edip Tepeli (Tom) ve Sevil Akı (Amanda) etkileyici bir performans sergilediklerini söylemek isterim. Laura rolündeki Ayşecan Tatari ve Jim rolündeki Tanju Girişgen de rollerinin hakkını veriyorlar ve seyirciyi hiç sıkmadan, tempoyu düşürmeden oynuyorlar.

Uzun lafın kısası, oyuncularıyla, yönetmenliğiyle, dekoruyla ve kostümleriyle oldukça doyurucu bir oyun Sırça Hayvan Koleksiyonu…İzleyeceklere iyi seyirler…

Sırça Hayvan Koleksiyonu.

Sırça

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat