Çukur

Şehit, tecavüz, terör, cinayet, siyaset (!)… Memleketin düştüğü durumu anlatmak için bu sözcükler yeterli sanırım. Her gün güzel insanlar ölüyor, birilerinin içi yanıyor, 3 yaşındaki bebek tecavüze uğradığı için ölebiliyor. Bir kız çocuğu, babasının tecavüzü sonucu hamile kalıyor. Yazacak, söyleyecek sözler çoktan bitmişti zaten.  Sadece içimi dökmek için yazıyorum ..Bu kadar pislik nerede yetişiyor, nasıl bu kadar kötü olunuyor ? Düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum.

Ben isterdim ki, gittiğim, gördüğüm yerleri yazayım huzurla..Mesela o çok beğendiğim meyhaneden bahsedeyim,  yediğimizi, içtiğimizi anlatayım, ağladığım filmlerden, hislendiğim şarkılardan dem vurayım. Ama yok, içim buz gibi.

 

Aptallara göre insanlar; ırk, cinsiyet, milliyet, yaş, statü, renk, din ve dil başta olmak üzere 8’den fazla kategoriye ayrılırlar. Halbuki olay bu kadar komplike değildir. İnsanlar sadece 2’ye ayrılırlar: İyi insanlar ve kötü insanlar.

Albert Einstein

Dünya yaşamak için tehlikeli bir yer; kötülük yapanlar yüzünden değil, durup seyreden ve onlara ses çıkarmayanlar yüzünden.

Albert Einstein

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Sırça Hayvan Koleksiyonu

Eğer arkadaşımız arayıp “biz bir tiyatro oyununa hem kendimiz hem de sizin için bilet aldık, gelir misiniz” demeseydi, herhalde daha uzunca bir süre tiyatro orucumuzu bozamayacaktık. Bu vesileyle Kadıköy Haldun Taner tiyatrosunda  “Sırça Hayvan Koleksiyonu” adlı oyunu seyrettik, bu aralar uzak kaldığımız sanat alemine -bir geceliğine de olsa- dahil olduk.

Oyuna gitmeden önce ismi ve konusu sebebiyle biraz ön yargılı olduğumu söylemeden edemeyeceğim. Ne demiş Albert Einstein; “Ön yargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur.” İtiraf edeyim, 2 saat 20 dakika sürdüğünü de görünce sıkılacağımızı düşündüm. Ama öyle olmadı. Üstelik hiçbir oyunda görmediğim bir sahne dekoru ile karşılaştığımızı düşünürsek, bayağı ilginç bir oyun olduğunu bile söyleyebilirim.

Amerikalı oyun yazarı Tennessee Williams’ın “The Glass Menagerie” eserinin çevirisi olan bu oyunun yönetmeni Yıldırım Fikret Urağ, oyuncuları ise; Sevil Akı (Amanda), Edip Tepeli (Tom), Ayşecan Tatari (Laura) ve Tanju Girişgen (Jim). Kocası tarafından yıllar önce terkedilen Amanda, bir ayakkabı fabrikasında çalışarak aileye bakan oğlu Tom ve bir ayağı topal olan kızı Laura’nın hikayesini anlatıyor oyun. Topallığı sebebiyle fazlaca içine kapanık olan ev kızı Laura’yı hayata bağlayan tek şey, sırça (cam) hayvan süslerinden oluşan koleksiyonudur ve onlarla kendine öylesine güzel bir dünya yaratmıştır ki, çoğu zaman gerçeklerle bağını koparıp, bu hayvancıklarla meşgul olmaktadır. Ağabeyi Tom ise çalıştığı yerden, yaşadığı hayattan nefret eden, ama mecburiyeti sebebiyle işten ayrılamayan, ara sıra gittiği sinema filmleriyle avunan bir gençtir.

Sırça Hayvan KoleksiyonuAnne Amanda, kızının kurtuluşunun evlilik olduğunu düşündüğünden, oğlundan hayırlı bir kısmet bulmasını ve eve getirip Laura ile tanıştırmasını ister..Tom, iş yerindeki arkadaşı Jim’i kız kardeşi ile tanıştırmak için yemeğe getirir ve gece hiç beklemedikleri şekilde ilerler.

Dekorun ilginçliğini tasvir etmeye çalışayım; sahnenin önünde incecik, tül bir perde var (barkovizyon gibi) ve bazı sahnelerde bu perdeye görüntüler yansıtılıyor. Tiyatro dekoru ve oyuncular, bu görüntülerle zaman zaman iç içe geçiyor, yani perdeyi seyrederken aniden görüntü kayboluyor ve oyuncuları izlediğimiz görüntüyü sahnelerken görüyoruz. Anlatması zor, izlemesi keyifli bir dekor.

Okuduğum kadarıyla; Tennessee Williams kız kardeşinin geçirdiği bir ameliyat sonrası cam hayvan süsleri biriktirmesinden ilham alarak Laura karakterini yaratmış ve bu oyunu yazmış.

Bu oyun daha önce birçok kez sahnelenmiş, hatta Devlet Tiyatroları’nda “Sırça Kümes” adıyla yer almış, çevirisi Can Yücel tarafından yapılarak..Bizim seyrettiğimiz halinin künyesine buradan bakabilirsiniz.

Bu arada oyuncuların, özellikle Edip Tepeli (Tom) ve Sevil Akı (Amanda) etkileyici bir performans sergilediklerini söylemek isterim. Laura rolündeki Ayşecan Tatari ve Jim rolündeki Tanju Girişgen de rollerinin hakkını veriyorlar ve seyirciyi hiç sıkmadan, tempoyu düşürmeden oynuyorlar.

Uzun lafın kısası, oyuncularıyla, yönetmenliğiyle, dekoruyla ve kostümleriyle oldukça doyurucu bir oyun Sırça Hayvan Koleksiyonu…İzleyeceklere iyi seyirler…

Sırça Hayvan Koleksiyonu.

Sırça

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Kirlilik

“Gece 3’te dışarıda ne işi vardı?” diyenlere “İnsan gece ilaç aramaya da çıkabilir, hasta da olabilir” diye mazeret bulunmasına gerek yok…Olmamalı. Eğer gerçekten özgürsek; insan istediği saatte, istediği eğlenceden gönül rahatlığıyla dönebilmeli. Ama ülkemizde bir “insanın” tecavüze uğraması ile ilgili yapılan yorumlar bile, eylemin kendisi kadar mide bulandırıcı.

Olayın Bağdat Caddesi’nde olması değil esas nokta, zira bu şerefsizlik nerede olursa olsun tepki göstermeliyiz. 13 yaşında bir çocuk, dayısının tecavüzüne uğrayıp hamile kalıyor, başka bir genç kız; tacize uğradığını öğrenen babası tarafından öldürülüyor. Bunun gibi yüzlerce vaka okuyor, duyuyoruz. Biliyorum; düşüncelerimi buraya yazmam hiçbir şeyi değiştirmeyecek belki, ama sessiz kalmak olmaz. Hastalıklı zihniyetlerin yok olmasını diliyorum. Elimden başka da bir şey gelmiyor.

Yazının başlığı “kirlilik”, sanki içimiz pisleşmiş artık. Burada içimi döktüğüm, gündemdeki olaylardan şikayet ettiğim yazılarıma bakıyorum, hepsi birbirine benzer içerikte ve vaziyette. Şehit, katliam, terör, tecavüz, saldırı, kadına/erkeğe/insana şiddet haberleri hiç azalmıyor, aksine korkutucu şekilde ‘kanıksanmış’ halde. Evet ateş düştüğü yeri yakıyor ve evet hayat devam ediyor ama, ses çıkarmak için illa ateşin başa düşmesi mi gerekiyor ? Gerçi ‘sessiz kalmayalım’ diyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, konuşuyoruz ama neye yarıyor ki ? İnsanların kafasındakileri, ürkütücü ve sapkın düşüncelerini değiştirmek mümkün değil.

Sonumuz, akibetimiz nereye gidiyor, 50 yıl sonra insanlık ne durumda olur, hiç kestiremiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” vurdumduymazlığı çok ama çok tehlikeli. Kötü insanları yok etmek elimizde değil, ama en azından duyarlı olmak mümkün…

Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim.Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim.Benim için geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.

-Martin Niemöller-

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Birtat

Aslında gündemde tat yok, herkesin ağzında acı bir his ve kasvet var, biliyorum. Ama olan-bitenden, yaşananlardan bahsetmeyeceğim bugün. Aksine tadı damağımdan silinmeyen “Birtat” efsanesini yazasım var..

Selimiye’de 50 yılı aşkın süredir bulunan ve yakın zamanda kapanıp, Kadıköy ve Koşuyolu şubelerinde hizmet veren bu lezzetli meyhaneyi yaklaşık 1 ay önce keşfetme fırsatı yakaladık. Koşuyolu’ndaki mekan öyle ufacık tefecik ve sempatik ki, hayalimdeki Yeşilçam meyhanesine gelmiş gibi hissetim kapıdan girince. (Aynı duyguyu bir de Bostancı’daki Hatay Sofrası‘nda yaşamıştım.)

Dost meclisimiz o kadar keyifli ve iştahlı ki; masaya gelen yemeklerin ardı arkası kesilmiyor; ciğerle başlayan geçit sırasıyla böbrek, kokoreç ve karışık etlerle devam ediyor, aralara topik ve diğer mezelerden serpiştiriliyor.

Ciğer kültürüm pek fazla olmamasına rağmen; Edirne‘den sonra yediğim en güzel ciğerdi diyebilirim rahatlıkla.

İlk gelen tabakların fotoğrafını çekmek kısmet olmadı, sanırım o anda aklım 5 karış havaya uçup gitmişti. Bana göre masanın assolisti olan ve aşağıda arz-ı endam eden karışık et tabağındaki her lokma çok lezzetliydi.

Birtat

Muhabbet güzel, fondaki sanat müziği huzurlu, servis özenli ve en önemlisi yemekler şahane. Daha başka bir beklentimiz de yok zaten eş-dostla oturulan masadan..Sözün özü, meyhaneseverler için tatminkarlığı yüksek bir adres Birtat Meyhanesi…Afiyet olsun…

Bu yazıyı sevdiğim şiirlerle tamamlamak geldi içimden..Turgut Uyar, Edip Cansever varken ben ne yazayım ki zaten.

Her şeyden biraz kalır

diyor birileri,

Çoğunlukla haklılıktır.

Kavanozda biraz kahve,

Kutuda biraz ekmek,

İnsanda biraz acı.

Turgut Uyar

Ve bu yorgun

Bu hüzünlü yüreği

Benim değilmiş gibi

Hiç kimse görmeden,

Şöyle bir yol kenarına bıraksam…

Edip Cansever

Gitmek! Yazmışım defterime çoktan

Rıhtımlar, güz halatları, daha bir sürü şey

Şuramda darmadağınık !

Edip Cansever

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, Tadı Damağımda Kalanlar, Yemek

Cyrano de Bergerac

Aylar süren tiyatro orucumuzu bize bozduran, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izlediğim, yılların efsane oyunu Cyrano de Bergerac’tan bahsetmek istiyorum bugün. Tasviri, anlatması zor bir karakter, elimden geldiğince hakkını vermeye çalışacağım.

17. yüzyılda yaşamış Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac adlı şair ve silahşörün yaşamından esinlenerek oluşturulan bu karakter pek enteresan, pek renkli. Fransız şair Edmond Rostand’ın yazdığı oyunun baş karakteri Cyrano; burnunun büyüklüğü ile ünlenmiş, kendini bu sebeple çirkin bulan fakat gururlu, büyük yürekli ve acaip hoş dilli bir silahşör. Kimseye müdanası yok, eyvallahı yok, gel gelelim ki kuzeni Roxane’a deli gibi aşık. Aşık dediysem, öyle laf olsun diye değil. İçi gidiyor, o diliyle dağları deviren adam, Roxane’ın karşısında sanki dut yemiş bülbüle dönüyor. Fakat Roxane’ın aklı, Cyrano’nun ekibindeki genç silahşör Christian’da.

Gururlu Cyrano aşkından ölüyor, ama burnundan dolayı onu beğenmeyeceğini düşündüğünden, kendi aşkını içine gömüp, Christian ile Roxane’ın arasını yapıyor, üstelik Christian’ın ağzından mektuplar yazarak, ona ateşli aşk tiradlarını sufle ederek..

Ve Roxane, aslında bu mektupların, sözlerin sahibine aşık olsa da, senelerce bu aşkın gerçek sahibini bilmeden, Christian’ı severek ya da sevdiğini zannederek yaşıyor..Ta ki Cyrano ile Christian’ın birlikte savaştıkları cepheye kadar…

Konuyu bilenler bilir zaten, ama bilmeden oyuna gidecekler için, devamını ve detaylarını yazmayacağım.

Cyrano-de-Bergerac

Gelelim oyunun künyesine…İlk söz tabi ki Cyrano’ya can veren Yiğit Sertdemir’e..O nasıl bir sahne hakimiyeti,  ne menem bir tirad yeteneği..İnsan bir hece kaçırmaz mı, bir saniye şaşırmaz mı ?  Cyrano de Bergerac rolünün yıllardır nice ustalarca oynandığı, tiyatroya, sinemaya defalarca uyarlandığı malum..Ben bu karakteri ilk kez Yiğit Sertdemir ile izleme fırsatı buldum ve gerçekten hayran kaldım.

CyranoDiğer oyuncular, şarkılar, müzikler, uyum, kostümler ve dekor da gayet başarılıydı. Beni rahatsız eden tek şey, sahnenin ışık ve ses kalitesiydi. Perdenin üzerinde yer alan ‘üst yazı’ bile birçok cümlenin anlaşılmamasına engel olamadı, bu kadar bol ve karışık replikli bir oyun için önemli bir dezavantaj bu.. Işık ise özellikle mi bu şekilde ayarlanmıştı bilemiyorum, ancak oyuncuların yüzlerini, mimiklerini seçmek neredeyse imkansızdı, üstelik ortalarda oturmamıza rağmen…Yine de oyun -özellikle de Yiğit Sertdemir- öyle bir alıp götürüyor ki, bu aksilikleri görmezden geliyorsunuz.

Oyunun yönetmeni Mehmet Birkiye’ye ayrıca bir alkış, bu kadar hareketli, diyaloglu ve ağır bir oyunu günümüze uyarlamak, bütünlüğünü bozmadan kısaltmak ve böyle güzel sahnelemek takdire şayan…Ve en büyük alkışlardan biri yaklaşık 70 sene önce bu eseri böyle şahane tercüme eden Sabri Esat Siyavuşgil’e…

—————

Not: Oyundan önce Yiğit Sertdemir hakkında bir iki araştırma yaparken bir mektup buldum. Yaklaşık 1 ay önce vefat eden, usta tiyatrocu Tomris İncer‘e hitaben, Sertdemir tarafından yazılmış. Uzun zamandır beni bu kadar etkileyen bir ‘şey’ okumamıştım. Hiç yorum yapmıyorum, okumak isteyenler buradan yaksın.

Ve son olarak; eserin meşhur ‘İstemem Eksik Olsun’ tiradından bir parça :

(…)

“Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına…
Özgür olmak…
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak…
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak… 
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak…
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın. 
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var? “

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Barış

Yazılacak bir şey de kalmadı artık. Yolun sonu, çukurun dibi bu herhalde. Düşünerek, yazarak, çizerek, eylem yaparak olmuyor, kimse utanmıyor, rezaletler, şerefsizlikler bitmiyor. Bunlar nasıl mahluk, insanlık daha ne kadar yerin dibine girecek, yok mu bunun bir nihayeti? Ayrımcı, siyasi ve duygusuz analizleri okudukça utanıyorum.  Dalga geçer gibi “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan günler” klişesini tekrarlıyorlar, irkiliyorum. Umut edecek hal kalmadı. Unutulmasın, sıradanlaştırılmasın…Tek dileyebileceğim bu.

Yorum bırakın

Filed under Gündem

Bayramlık

Sanırım bu ülkede bir bayramı daha idrak ediyor olduğumuz için şükredip, sevinmemiz gerekiyor her şeyden önce. Günlerdir elim gitmiyor yine yazmaya. Şehit haberleri arka arkaya gelirken, güzelim mavilikler mültecilere mezar olurken ve minicik bir çocuğun cesedi tüm gazetelerden bizi utandırırken, tacizler-tecavüzler ayyuka çıkmışken ne yazılır ki…  İnsan müsveddeleri var bir de, ölümlerin arkasından ırkçı, faşizan söylemlerle beni yerin dibine sokan, dünyaya dair azıcık kalan ümidimi de yok eden.

Yarın bayram. Güzel şeyler olsun istiyorum, gerçi dünya öyle bir yer ki, birileri için çok şahane günler gelirken, diğerleri en karanlık zamanları yaşıyor. Düzen bu, hayat böyle. Ama en azından memleketin artık düzlüğe çıkma zamanı gelmedi mi ? Yine seçimdir, kasımdır bir hengamedir gidiyor, bakalım bu sefer nasıl bir kaos bekliyor bizi.

Olan bitene üzülüyorum, ‘keşke buraya yazıp içimi dökmekten, kendimi rahatlatmaktan başka yapabileceğim bir şeyler olsa’ diyorum. Ama insanoğlunun zaafı işte, biraz zaman geçince kendi hayatıma kapılıp gidiyorum. Bu da doğanın kanunu, kimse başkasının acısını tam olarak anlayamıyor, hissedemiyor.

Velhasılıkelam, bu yüzden anca yazabiliyorum, hem şairin dediği gibi; “kelimelerin kifayetsiz olduğu” doğrudur zaman zaman. Ben o kifayetsizliği sadece yazarken unutuyorum.

Bayramımız Kutlu Olsun.

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Belgrad

Uzun bir aradan sonra ülke sınırları dışına çıkmışken ve üstelik bu seyehatten pek memnun kalmışken, yazmamak olmazdı. Bu yazının konusu Sırbistan’ın başkenti Belgrad…

Biz seyahate gitmeden önce bloglardaki Belgrad yazılarından epey faydalandığımız için, ben de elimden geldiğince tasvir etmeye çalışacağım.

Hotel PalaceHerhangi bir tura bağlı kalmadan gitmeyi sevdiğimiz için, gezi planını kendimiz yapalım istedik ve merkeze yakınlık kriterini baz alarak, Hotel Palace’ı seçtik. Burası 1923’te açılmış, dolayısıyla her konuda pek tecrübeli ve yardımcılar. Konumu muhteşem, Belgrad’ın kalbi olan Knez Mihailova caddesinin dibinde.. Kahvaltı gayet yeterli.Odalar temiz, pak ve sade fakat lüks beklentiniz varsa hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Bizim öyle bir isteğimiz olmadığından, pek memnun kaldık.  Otelin kapısından çıkar çıkmaz, sağda pek şık bir restoran var, ismi Supermarket Deli..Günün her saati kalabalık, yemekler İstanbul’daki benzerlerine kıyasla makul ve üstelik çok lezzetli..

Yukarıda bahsettiğim Knez Mihailova caddesi (gitmeden önce okuduğumuz bloglarda da yazdığı gibi) İstiklal ve Bağdat caddelerinin güzel bir karışımı..Her dem kalabalık, hareketli, bolca kafe-restoran ve galeri mevcut. Knez MihailovaSenfoni orkestrasından hallice grupların sokak konserleri de var, break dans ile izleyenleri coşturanlar da..Sırbistan’ın para birimi Dinar ve 1 Euro yaklaşık 120 Dinar’a denk geliyor. Knez Mihailova’nın civcivli ve sempatik kafelerine bira ya da kahve içmeye oturduğumuzda, gelen hesaba her seferinde şaşırıyoruz. Koca koca biralar 120-200 Dinar arasında, kahveler deseniz keza. Kaldığımız 3 gün boyunca sürekli “İstanbul’da bunu yesen/içsen şu kadar tutar, amma ucuz burası ya” sohbetini yapmadan sofralardan kalkmamaya özen gösteriyoruz.

Belgrad’ın en beğendiğim yerlerinden birinde sıra; Skadarlija, yani Bohemian Quarter. Burası bizim Kumkapı gibi (Yurt dışındaki yerlere “aynı bizdeki x” demek  sadece bize özgü bir hastalık mı acaba?). Arnavut kaldırımlı bir yol düşünün, sağlı sollu her tarafı acaip sempatik kafeler, meyhanelerle dolu. Kulağınızda akordeon ve kontrbas melodileri, huzur içinde yiyip içiyorsunuz..

IMG-20150802-01002 IMG-20150802-01001

Belgrad’ın enteresan yerlerinden biri de Ada Ciganlija. Sava Nehri’nde yüzmek, sahilde sıralanmış onlarca kafede keyif yapmak ve deniz bisikletine binip yorgunluk atmak isterseniz, burayı ziyaret edin. Köprünün Yeni Şehir tarafında kalan bu suni plaja şehir merkezinden bir otobüsle 10 dakikada ulaşabilmek mümkün.

IMG-20150803-01040 IMG-20150803-01042

Şehrin önemli simgelerinden biri, aynı zamanda havaalanına da ismini veren kişi; tabi ki Nikola Tesla. Haklı bir gururla turistik birçok öğede Tesla’yı kullanmış Sırplar. Fakat buna rağmen Nikola Tesla müzesini bulmak için epey sormak ve yürümek durumunda kaldığımızı da belirtmek isterim.  Deneyleri uygulayan ve anlatan rehberin turuna yetişemediğimiz için sadece içeriyi turladık, bu sebeple anlatım saatlerini öğrenip gitmekte fayda var, tabi bilime ilgi duyuyorsanız.

IMG-20150802-00990 IMG-20150802-00995

Belgrad’ın mihenk taşlarından Kalemegdan’ın, Osmanlı içerikli tarihçesi hakkında buradan fikir edinebilirsiniz. Biz Kalemegdan’ı gezerken, gelin, damat ve kalabalık bir davetli grubu Sırp bayrağı eşliğinde fotoğraf çektiriyordu. Buranın manzarası çok etkileyici, Sava Nehri’ne karşı oturup bir şeyler içebilirsiniz.

Kalemegdan

Meşhur yemekleri Cevapcici’yi denemek için Manufaktura adında bir lokantayı seçtik. Yemekleri, dekorasyonu, servisi o kadar hoştu ki, gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Knez Mihailova’ya pek yakın olan bu mekanda Cevapcici’yi, yerel Balkan lezzetlerini ve Sırp şaraplarını deneyebilirsiniz.

IMG-20150803-01062

IMG-20150803-01052

Türkiye’den vizesiz olarak gidilebilen, açık hava müzesi niteliğinde, cıvıl cıvıl kafe ve restoranlarla dolu Belgrad bize çok keyif verdi. İnsanlar misafirperver, neşeli, gece geç saatlere kadar hareketli bir yer Belgrad. Biz genel olarak hep Eski Şehir kısmındaydık, bu anlattığım yerler de (Ada hariç) bu bölgede yer alıyor. Yeni Şehir tarafını pek gezemediğimiz için orayla ilgili bir yorum yapamıyorum. Eski Şehir’deki gezintilerimizin çoğunu yürüyerek yaptık, otobüse/taksiye pek ihtiyaç duymadık. Hem zaten yurt dışı seyahatlerin şanından değil midir sokakları arşınlayarak gezmek…

Gitmeden önce okuduğumuz bloglarda taksilerin pek tekin olmadığına dair bilgi edinmiştik, sadece Pink yazanları öneriyordu gezenler. Biz de taksi kullandığımızda bu tavsiyeye uyduk ve hiçbir sorun yaşamadık.

İyi gezmeler 🙂

IMG-20150803-01043 IMG-20150803-01051 IMG-20150802-00970 IMG-20150802-00968

Notlar

1- Otelin fotoğrafını çekmemişim, yazının başındaki görseli http://www.panacomp.net adresinden aldım.

2-Knez Mihailova fotoğrafı pl.wikipedia.org adresinden…

3- Kalemegdan fotoğrafı ise http://www.eurobelgrade2015.org sitesinden…

4- Nikola Tesla müzesini ararken, parlamento ve eski posta binalarına yakın bir yerde aşağıdaki pastaneyi keşfettik. Burası 1851’de açılmış şahane bir kafe. Okunuşunu bilemiyorum, o yüzden ismini içeren fotoğrafı koyuyorum. Ayrıca burada ve diğer bazı kafelerde menüde ‘Turska Kafa‘ göreceksiniz, şaşırmayın. Fena da yapmıyorlar hani bizim kahveyi cezvede:) IMG-20150802-00972 IMG-20150802-00976 IMG-20150802-00973

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Tadı Damağımda Kalanlar

Yaz

Başlığı manidar olsun diye attım…”Yaz” diyor bana hesapta, dök içindekileri buraya. Bir yandan da içinde bulunduğumuz ve pek sevilen, –nedense benim aramın çok da hoş olmadığı– mevsime işaret ediyor. Ama benim hiç yazasım yok..Dikkat ettim de, son ayların 29’una denk gelmiş hep bloğun başına oturmam..Bu ay da öyle tesadüf etti. Ama bana şakır şakır yazdıran hevesim buharlaştı, sanırım sıcaktan.

Katliam, terör, ikiyüzlülük, savaş, şehitler, stratejiler, açık oturumlar, yalan dolan ve düzenbazlık içinde geçiyor pek sevgili mevsimimiz yaz. ‘Dünya böyle, alış‘ diyorum kendime, ama yok, olmuyor. Alışamıyorum. Alışmak istemiyorum. Karamsar yazılar yazmak istemiyorum. O yüzden bu yazıyı yarım bırakıyorum ve güzel günler görmeyi umut ediyorum.

(…)

Bir günü
Güzel bir günü
Güneşli bir günü
Hiçbir şeye degişmem
Onun için savaşı sevmem
Onun için zulümü sevmem
Onun için yalanı sevmem
Bilirim yaşamaz güneşte
Bilirim yaşamaz yanyana aşkla
Ne haksızlık
Ne korku
Ne açlık

Necati Cumalı

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Hey Gidi Koca Dünya

Bu dünya iflah olmaz bunca bencillik, düzenbazlık ve kandırmaca içinde. Mevzu derin, kafama takılıyor, acaba 2000 yıl önce de böyle sohbetler ediyor muydu insanoğlu ? Yaşadığı dönemin hızından, adaletsizliğinden yakınıyor muydu ? “Komşuculuk öldü be canım, eskiden mağaradan bir çıkardık, herkes tanıdık, eş-dost ahbap..Şimdi nerdeee, herkes evden ava-avdan eve” gibi konuşmalar duyuluyor muydu etrafta ? Herkes şikayet edip, köşeyi dönmek ve yırtmak için birbirinin üstüne basıyor muydu çekinmeden ? Bunca savaş, katliam, pislik olabileceğini düşünüyor muydu insan denen mahluk, parayı icat ettiğinde ?

“Bu devirde babana bile güvenme” sözleri ile büyüdük biz. Sahi hangi devirde başladı ki bu uyarı ? Bunca milyar yılı kimseye güvenemeden mi geçirdi ademoğlu ? Kime sorsan “nerede eski bilmemneler” diye başlıyor anlatmaya, geçmişe, nostaljiye özlem büyük. Belki de mazi olunca unutuluyordur kötü günler, kimbilir…

Ne tuhaf geliyor düşündükçe. Tüm canlılar için bilinen tek kesinlik, bir gün hepsinin yok olacakları, fakat buna rağmen öyle dünyevi zırvalar için heba ediyoruz ki kendimizi. Sanki hep buradaymışız, hiç göçmeyecekmişiz gibi.

Günlük hayatta sorgusuz kabul ettiğim ve sindirdiğim, ama esasen aklımın almadığı o kadar çok şey var ki..Nasıl oluyor da birkaç tuşa basarak binlerce kilometre uzakta birini aramamı sağlıyor telefon denen icat ? Sinyal, verici, alıcı, Graham, frekans, santral…Bunların hiçbiri beni tatmin etmiyor, kafam almıyor. Hele o tonlarca ağırlıktaki uçak nasıl süzülüyor havada insan elinden çıkma motoruyla, kanadıyla ? Bu sohbet ne zaman açılsa “kanadın altında oluşan kaldırma kuvveti” ve “aerodinamik prensipleri” havada uçuşuyor ama yok, algılarım yetmiyor tam olarak açıklamaya.

Başlıbaşına mucizenin ta kendisi bu dünyaya gelmek esasında. Bir insanın içinde başka bir insan oluşuyor, büyüyor ve dışarı çıkıyor, kulisten sahneye gelir gibi. Bizim ufacık aklımızın alabileceği bir olay mı bu sanki ?

Sonra bir bakıyorum salyangozun teki duvara yapışmış öylece duruyor, saatlerce, günlerce..Elimde değil, merak ediyorum hayatını yaşayış ve algılayış şeklini. Ne hissediyor, santim oynamadan orada bunca zaman.

Hayat hep koşturmaca diyoruz da, yarış daha ana rahmine düşmeden başlıyor; adeta hızlı koşan kapıyor yumurtayı ve kimbilir hangi tesadüfler, matematikler kesiştiriyor ‘dünya’ ile yolumuzu.

Kafam çok karışık.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi