Category Archives: Gündem Dışı

Çanakkale İçinde…

Aslında bu yazıyı çoktan yazmış, resimleri paylaşmış olmam gerekirdi.. 29 Ekim seyahatinin üzerinden çok sular aktı, yazılacak filmler, sergiler, başka seyahatler eklendi, ama diyorum ya, son 3-4 aydır hasıl olan yazma rehaveti sebebiyle; biraz rötarlı da olsa başlıyorum şahane doğal güzellikleri anlatmaya..

Öncelikle Çanakkale ile bağımızın nereden geldiğini anlatan kısa bir bilgilendirme yapmalıyım sanırım; artık ‘aile dostu’ kelime öbeğinin yetersiz kaldığı, bir nevi öz teyze-dayı-kuzen formuna geçmiş Yılmaz ailesi sayesinde, benim için 26, ebeveynlerim içinse yaklaşık 35 yıldır hayatımızda olan bir şehir burası..Her sene en az 1 kere ziyaret etmesek içimiz rahat etmeyeceğinden, bu sene de 29 Ekim tatilini fırsat bildik, anne Yılmaz’ın kız kardeşini de aldık (ki kendisi de teyzelerim grubundandır) atladık arabaya..

İlk akşam denize nazır, Yalova adlı balıkçımızda midemize bayram ettirdik, o kadar güzel mezeleri vardı ki, ana yemeğe teşebbüs bile etmedik.. Kırk yılda bir toplanan bu ekiple sofranın tadı ayrı güzeldi, tadı damağımda kaldı..Umarım eksilmeden nice sofralarda bir arada oluruz..Diyorum ve hemen gezinin 2. ayağına, Behramkale (Assos) durağına geçiyorum..

Behramkale, eski çağlardaki adıyla Assos, milat öncesi tarihiyle, taş binalarıyla ve bozulmamış sokakları ile görülmeye değer, sempatik bir köy. Buz gibi denizi, virajlı-uçurumlu yolu, zeytinyağı, köylü teyzelerin sattıkları ve şaheser gün batımı ile zevkten dört köşe olmanızı sağlayacak Behramkale’den kafanız boşalmış, dingin bir huzurla ayrılacağınıza eminim.

 

Önce Arnavut kaldırımlı, yokuşlu sokaklarında yürümenizi ve minik dükkanlar (antikacı, takıcı) arasında gezerek temiz havanın tadını çıkarmanızı öneririm.. Sonra aşağıda resmini göreceğiniz kahveye oturun ve kuma gömülen kahve fincanlarında pişen enfes Türk Kahvesini mideye indirirken, başka yerde zor bulabileceğiniz gün batımını seyredalın..

Fırın ateşinde ağır ağır pişen sakızlı Türk Kahvesi’ne dalıp gitmişiz..

İşte gözlerimizi alamadığımız, turuncunun her rengini barındıran ve insanı huzur denizinde yüzdüren portakal renkli güneşin batışı..O sırada bol bol dilek diledik, adettendir diye..

Assos’un denizinin güzelliği dillere destan, ama hava soğuk olduğu için yüzmeyi değil, deniz kenarında oturup bir şeyler atıştırmayı ve koyda satılan takılara bakmayı yeğledik..Öyle bir manzara ki; karşısında saatlerce oturulabilir, hülyalara dalınabilir 🙂

… Assos kıyıları …

Bu da restoran kısmında oturduğumuz, ufacık koydaki şirin otellerden biri..

Bu yöre ile ilgili daha yazılacak-çizilecek çok şey var, ama bence gidin kendiniz görün, Behramkale’yi, Babakale’yi, Sokakağzı’nı, Koyunevi’ni, köy pazarlarını, berrak denizini, doğallığını, gün batımını, kalamarını ve mis gibi balıklarını bizzat yerinde keşfedin..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

İstanbul’a yakın vahalar -4-

Evet sonunda oldu ! Tenime tuzlu su, ayaklarımın altına deniz kumu değdi.. Üstelik bunu yapmak için  uçak bileti aramaya, uzun kara yolculuklarına ve tur şirketleri arasında boğulmaya gerek kalmadı..

Şimdi bilmeyenler için büyük kıyak sayılacak bir yeri elim döndüğünce tasvir etmeye başlıyorum; yerin adı Uzunya.. Sarıyer’in tepesindeki Demirciköy beldesinin denize bakan balıkçı sayfiyesi diyebiliriz burası için..

Etrafı ormanla çevrili, ferah, geniş bir koy..Salaş ve şık olmayı becerebilen bir balık lokantası ve bir kafeden başka hiçbir etkinlik yok, dolayısıyla eğlenmek ve kurtlarınızı dökmek için uygun bir adres değil burası.. Müzik bile çalmıyor, istediğiniz gibi kafa dinleyin, beyin kıvrımlarınızı açın, kitap okuyun, eş-dostla oyun oynayın, sohbet edin..Yani günlük hayatta fırsat bulamadığınız  basit ihtiyaçlarınızı giderin:)

Tabii burada denizden çok fazla bir şey bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir; illa pırıl pırıl, kumlu-yosunsuz/taşsız, cam gibi denize girmek isterim diyorsanız, burada aradığınızı bulamayabilirsiniz..Üstelik rüzgarı bol bir koy burası..Ama ben ‘deniz olsun da, isterse çamurdan olsun’culardan olduğum için, hiç rahatsız olmadım yosundan-taştan…

Hem bu sabah öyle bir ruh halindeydim ki; birileri küvetin içine tuzlu su koyup, girişine de kum serpse girecek durumdaydım..Siz de haftalardır denize girme planları yapıyorken her seferinde bir aksilik çıkıyorsa ya da bir sebepten ötürü tatile gidemediyseniz, alın yanınıza bir arkadaşınızı ya da aileden birilerini, şehre 45 dakika mesafedeki Uzunya‘yı ziyaret edin..

Not 1 : Toplu taşıma ile ulaşmak isteyenler; Sarıyer’den kalkan Kilyos minibüsleri işinizi görecektir.

Not 2 : Demirciköy sahilinde bir de Dalia Club var, buradan yakın.

Not 3 : Uzunya plajına giriş 25 TL, sadece şezlong, duş ve kabin dahil.

Not 4 : Bugün orada geçirdiğim süre boyunca telefonum kapalı ve benden uzaktaydı.. Güzel bir duyguymuş gün boyunca radyasyona maruz  kalmadan vakit geçirmek…Tavsiyedir…

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Yaz Hevesleri

Hiç ciddi ciddi cümleler kurasım, ağır ağır laflar edesim yok..Yapmış olduğum bir aktiviteyi anlatasım ve tespitler yapasım da gelmedi içimden..Sadece yapmak ve yaşamak istediklerimden dem vurasım var fena halde…Ütopik maddeler yok listede, herkesin zaman zaman özlediği, ulaşılması basit olsa da es geçtiği ufak tefek şeyler…

Önce tuzlu suya girmeyi arzuluyorum; kumlar bacaklarıma yapışsın, kafamın içine, kulaklarıma dolsun, sahilde sularını akıta akıta şeftali yerken güneşleneyim ve suyun içine dalmaktan gözlerim acısın..Beyaz çarşafların içinde gerine gerine uyuyayım, telefonum kapalı olsun..

Sonra bıkana kadar okuyayım, kitap, dergi, gazete, makale, dünya tarihi; ne varsa..Konsantrasyonum tam olsun, izlediğim filmin ya da okuduğum hikayenin içine tam olarak girebileyim..O sırada aklım başka yerde olmasın. (yani bütün işim gücüm yaşamak olsun Nazım Hikmet’in dediği gibi)

Sportif olayım, iki metre koşunca nefesim kesilmesin, kendime izin verdiğim miktardan fazla tüttürmeyeyim, sadece ‘kahvenin yanında’, keyif olarak  kalsın. [(zaten şu anda bunu yapıyorum, umarım bozulmaz, çünkü “elbet gerçek bir ‘tiryaki’  olursun, sonra da bırakamazsın” diyorlar, insanı ürkütüyorlar  hafiften:)] .. Azıcık kilo vereyim, kendimi zayıf hissedeyim ki gönül rahatlığıyla yiyebileyim..[ 5 senedir kendime ait bir çikolatam ya da pastam olmadı, genelde etrafımdakilere alıp; onların yemelerini seyrediyorum, bundan değişik bir haz alıyorum ve çoğu zaman sadece tadıyorum..bu enteresan bir takıntıdır.. ha ayrıca etrafımda sevdiğim insanların + sevdiğim yiyeceklerin bulunması hoşuma gidiyor , malum:) ]

Ailemle, eşimle-dostumla aram bozulmasın, uzun masalarda kahkahalardan tıkanayım, gözlerimden yaş gelsin gülmekten.. Kimse kalbimi kırmasın, ben de kimseyi üzmeyeyim..İnsanlar bilip bilmeden yargılamasınlar, her şeyin herkesin başına gelebileceğini idrak etsinler..Yargı ve cezayı hakeden suçların çok başka olduğunu hatırlasınlar..En yakınım dediklerim sırtıma ok atmasın, ben de hayal kırıklığına uğratmayayım. İnsan ilişkileri karnemde zayıf olmasın,hatta takdire ulaşayım:)

Hissi ve fiziki sağlığım yerinde olsun, bir de tüm sevdiğim şarkılar kulağımda dursun, dans edeyim, bıraktığım müzik çalışmalarına (mm çok havalı oldu bu) kaldığım yerden devam edeyim, ruhuma gıda depolayayım, kendimi çok coşkulu hissedeyim..

1 senedir ihmal edip halledemediğim işi bitireyim, omzumdan yük kalksın..Bu yazı da resimsiz, sessiz-sedasız burada bitsin..

3 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Atlı Karınca Dönüyor Dönüyor…

Nedendir bilemedim; amma ve lakin nicedir klavyeyi elime alıp sayfama yazı dizesim gelmedi; yazmaya değer olaylar yaşamadığımdan değil elbet, aksine komik, bazen lirik ve hatta didaktik (!), nadiren de trajikomik olaylar geldi başıma herkese olduğu gibi..

Ruh halimin karmaşası konsantrasyonumu da etkiliyor, telefonumun hatırlatma hafızası dolup dolup boşalıyor, neredeyse ‘nefes almayı unutma’ diye not düşeceğim yakında 🙂

Duygulandığım olayları örneklerle somutlaştırayım; misal; 15 senelik [ amanın artık 15 senelik dostlarımın olduğu bir yaşa gelmişim:) ] çok yakın bir arkadaşımın düğünündeydim 2 gün önce..O kadar enteresan bir duygu ki; çocukluk hallerine çok yakından tanık olduğun bir insanı gelinlikle pat diye karşında görünce, nikah masasında damadın ayağına basarken seyredince ister istemez kocaman sırıtıyorsun, hatta gözlerin doluyor, heyecanlanıyorsun..

Sonra ertesi gün oluyor, çok sevdiğim aile dostumuzu ziyarete gidiyorum, eskiden de çok sık görüşürdük ama bu ara farklı..Lanet bir hastalığın; sapasağlam, kapı gibi bir insanı 3 ay içinde nasıl yatağa mahkum ettiğini izliyorsun, ne yapacağını, ne düşüneceğini bilemiyorsun, boğazına değil yumruk; taş oturuyor…’Hayat çok boş, hiçbir şeyi gereğinden fazla önemsememek lazım, sadece sevdiklerinle, çok istediğin şeyleri yapmalısın’ diyorsun..

Gün yine dönüyor ve ‘anı yaşa’ felsefesi ister istemez yerini sabahın köründe kalkmaya; sivil hayatta belki hiç aynı çatı altında olmayacağın insanlarla gününün yarısını geçirmeye, incir çekirdeğini doldurmayacak olaylara sinirlenmeye/üzülmeye bırakıyor. Bazen bir şeyleri değiştirmek istiyor insan; ama o gücü kendinde bulamıyor..’Çok istersen olur’ derler ya; demek ki yarım yamalak isteyince ya da neyi istediğini tam olarak bilmeyince böyle çelişkiler yaşanabiliyor diyorsun, koşturmaya, gülmeye,hislenmeye,üzülmeye devam ediyorsun…

Yazıyı Shakespeare’in bir şiiriyle bitiriyorum, zaten yeteri kadar manidar ve manalı olduğundan, benim fazladan yorum yapmama gerek yok:)

Bazen

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın…

                                William Shakespeare

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Yaz Yazıları-İstanbul-

Bu aralar hayatımda değişik heyecanlar var, adrenalinim artıyor, süregelen bazı dönemler bitiyor ve bu hareketlilik çoğu zaman seke seke dağda zıplayan keçiye çeviriyor beni..Bazen de yetiştirme ve ‘her şey tam olsun’ dürtüsü ağır basıyor, stres sahibi oluyorum:)  Sabah kalktığımda hava artık karanlık değil, eve dönerken de halen güneş var..Canım bu ara kendimi deniz kenarına atıp kayıklara bakmak ve iyot koklamak istiyor.

Yazın yaklaşmasını da bahane ederek, İstanbul’un keyif ve nefes aldığım birkaç mekanını burada afişe etmek istiyorum :

 1- Banyan-Ortaköy : Olağanüstü bir görsellik, hatta orada manzaraya bakmıyor, bizzat içinde yer alıyorsunuz..Gerçi sadece 2 kere burada yemek yedim, ama –eğer Uzakdoğu mutfağı ile haşır neşirseniz- hem yemeklerden hem de ambiyanstan memnun kalacağınızın garantisini veriyorum.. Bu arada Banyan kelimesi, Asya’da ölümsüzlüğün simgesi olan Hint İnciri (Banyan) ağacından geliyormuş..

2- Yeniköy’deki Çay Bahçesi : Buranın adını bilmiyorum ve uzun zamandır uğramıyorum, ama bu konumda Boğaz’a bakan, resmen denizin üstünde oturabildiğiniz başka bir mekan da hatırlamıyorum..Bu bahçe tam İstinye Deniz Otobüsleri’nin yanında Yeniköy dönemecinde, yoldan geçerken belki dikkatinizi çekmeyecek şekilde saklanmış salaş bir yer, lokma tatlısı meşhur, zaten hemen girişinde yapıyorlar..

3- Cihangir-5. Kat : Nedense 2 kere yolumun düşmüş olmasına rağmen bir şeyler yemek kısmet olmadı, amma ve lakin hem kapalı salonun (camekanla çevrili) hem de terasın manzarası ömre bedel..Bir pazar kahvaltısı –sabahları ayılamadığım için dışarıda kahvaltı adetim pek olmamasına rağmen- için denemeye değer herhalde..

4- Çengelköy-Çınaraltı : Boğaz ve manzaradan bu kadar bahsedip de buraya değinmemek olmazdı herhalde..Geçenlerde, yazının başında bahsetmiş olduğum, strese yenik düştüğüm günlerden birinde arkadaşımla saatlerce burada sohbet etmemizin ardından, tüm elektriğimi denize bırakmış olduğumu fark ettim. Tavsiye ederim..

5- Muhtelif Mekanlar (Beyoğlu) : İlk 4 madde Beyoğlu’ndakilere oranla nispeten az uğrak yerler olduğu için onları başa koyup haklarında 1-2 cümle ettim, bu semttekileri de isimlerini yazarak anmış olayım : Litera, Leb-i Derya, Zoe, 360, Nu Teras; malum şahane teraslara ve aşık olunacak seyirliğe sahipler..

Deniz mevsimi olunca, haliyle aklım tuzlu suda, boğazda, açık havada..Haydi bakalım yaz gelmiş, pek hoş gelmiş..

4 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Behlül Kaçar, Ezel Kovalar

Siz de dizi çılgınlığına kendini kaptıran çoğunluktan mısınız? Hafta arası gecelerinde işten güçten bitmiş halde eve dönüp televizyon karşısında ayak uzatarak ekrandaki olaylara konsantre olup, karakterlerin dertlerini kendi sorununuzmuşçasına sahiplenmekte misiniz? O zaman buyrun yazıya 🙂

Türk ya da yabancı dizi fark etmez, insanların yadsınamayacak bir kısmı akşamları evlerinden çıkmayıp kendini televizyonun karşısına mıhlıyor ve yatana kadar da oradan kalkmıyor. Çünkü gün içindeki stresi, gerginliği daha iyi alan, üstelik bunun için hiçbir çaba sarf etmeyi gerektirmeyen tek araç televizyon.

Bu konuda yorumlar çok çeşitli; kimi “ne anlıyorsunuz bu aptal kutusundan, yapacak başka işiniz yok mu” derken, bir kısmı da Türk dizilerine düşman; “2 saatlik dizinin yarım saati bakışmalarla geçiyor” diyor..

Bu furyanın geçmişi de mevcut tabii, ama o vakitte dizi piyasasının bu kadar civcivli olmadığı kesin..Ben ilk okul 5’teyken Süper Baba vardı misal, cuma akşamlarını şenlendiren..Şu an yine yayınlansa birçok kişiyi kendisine bağlayabilecek güçte olan yılların Perihan Abla’sı, Bizimkiler‘i.. Ve sonra Asmalı Konak’la başlayan, halen de devam eden bir enteresan dönem..

Dizi sektörü sadece oyuncuların yer aldığı bir alan değil, bu işten ekmek yiyen binlerce insan var; hatta o piyasadaki herkesin dem vurduğu bir konudur “set işçilerinin insanlık dışı şartlarda çalıştıkları ve buna bir dur demenin gerekliliği” ..

Müziklerinin bile son yıllarda ayrıca önem kazandığı, her karakter ve olay döngüsüne ait belli melodilerin olduğu, yüzlerce insanın bir sahne için sabaha kadar uğraştığı, kullanılan repliklerin ağızlardan düşmediği ve bazılarının olayı abartıp, dizide ölen biri için cenaze ilanı verebilecek kadar kendini özdeşleştirdiği karakterlerin yaratıldığı bir sektör bu..

Bazılarının teorileri ise “dizilerle insanları uyutup memleketi soyuyorlar, millet de Behlül’le Bihter’in sevişmesinin derdine düşüyor” şeklinde oluyor… Yani Aşk-ı Memnu var diye mi o insanlar memleketi kurtaramıyor ya da yapılması gereken çok önemli işlerini erteliyorlar?

Tabi ki işi fanatizm boyutuna getirenleri veya Kurtlar’a özenip birilerine bıçak çekmeyi marifet sayanları kastetmiyorum, ama keyif aracı olduğu sürece bu seyirliklerin kafayı boşaltmak için kullanılmasında da bir beis göremiyorum:)

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Dekoratif pasta yer misiniz?

Son yılların en gözde sanal dükkan ürünlerinin bir çeşidi de ‘yeme de yanında yat’ türünde; özel üretilmiş pastalar, kekler ve kurabiyeler..

Samimi aile dostlarımız olan ve pasta-kek-kurabiye konusunda benim diyene takla attıracak cinsten 5 kız kardeşten 2’si ısrarlara dayanamayıp sonunda bir atölyede şahane tatlar hazırlamaya ve onları internet üzerinden  sergilemeye razı oldular..

 

Özel günler için ağız sulandıran, hatta kıyamayıp süs objesi olarak odaya koyulabilecek türde kurabiyeler ve ‘cup cake’ler mevcut.. Yılbaşı, doğum günü, bebek, nişan, anneler/babalar/sevgililer günü ve hatta askerlik temalı rengarenk mamalara bakarken resmen içim açıldı, zaten ben evvel ezel bayılırım hem göze hem mideye hitap eden, oyuncak gibi pastalara, keklere..

[ kilo almaktan korkan takıntılılar grubuna dahil olduğumdan beri; yani yaklaşık 3-4 senedir çikolata/pasta/kek türü yiyecekleri çok çok nadir yiyor olsam bile alıyorum, hediye etmek ya da sadece bulunduğum ortamda onları görmek bile beni mutlu ediyor, bu da ara not oluversin:) ]

   

Yılbaşı, sevgililer günü, anneler günü gibi ‘özel’ kutlama dönemlerinde ‘anlamından sapıp ticarete dönüşüyor’ diyerek hediye almaya karşı olan grupta mısınız; yoksa 31 Aralık gelmeden dükkan dükkan koşturup aileye, eşe-dosta sürprizler yapmak için çırpınanlardan mısınız, bilmiyorum..

Eğer çam sakızı-çoban armağanlarıyla ekonomiye can verenlerdenseniz; alışılagelmiş hediyelerin yanına (çerçeve, kupa/fincan, çorap, atkı-eldiven, anahtarlık vs.) bu şeker kurabiyelerden ekleyip, hem göze hem damağa hitap edebilirsiniz..  Afiyet ola.. Ayrıca triobakery burada..

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı

Renk Cümbüşü Kapalıçarşı

Fatih Sultan Mehmet’in 15. yüzyılda yaptırdığı sanat eseri, dünyanın en tarihi ‘alışveriş merkezi’ ; İstanbul’un heybetli simgelerinden biri olmakla kalmıyor, sadece gezmek için geleni bile bir şeyler almak için cezbeden bir eğlencelik halini alıyor..

Normalde alışveriş merkezine kapanıp saatlerce dükkan dükkan gezmeyi ve ayaklarıma karasular indirmeyi pek tercih etmem, hele hele elime 3-4 parça giysi alıp, daracık kabinlerin dev aynalarında ter ter tepinerek üst-baş değiştirmeyi pek sevimsiz bulurum.. (bu da galiba kilolu dönemlerden kalma bir huy)

Fakat bu kapalıçarşıya ne zaman gitsem (genelde turist gezdirmeye) birbirlerine benzese de her dükkanın önünde durasım ve inciğinden boncuğuna, şalından çinisine ihtiyacım olan-olmayan her şeyi alasım geliyor..

 30000 m2’lik alana yayılmış çarşıda mücevherat, çanta, deri, el işleri, dokuma halı, şal-paşmina, boy boy çini, oyma-kakma ahşaplar, dokuma kumaşlar, marka taklitleri, el işleri, avizeler, masa örtüleri, cüzdanlar..Yok yok..

Tabii bildindiği gibi esnaf sokaktan yürürken üzerinize atlıyor, hele ki yanınızda yabancı biri varsa 3-4 dili art arda paralayıp müşteriyi dükkana resmen sürüklüyor.. Normalde satıcı baskısı bunaltıcı olur, ama çarşı esnafı bence işin dozunu biliyor..

Geçenlerde yanımda bir Alman misafirle dolanırken yaşlı bir amcaya şal almak üzere yanaştık.. Pazarlıklardan ve renk seçmeden sonra şalları aldık, vedalaşıyoruz..Amcam bir telaş içeri gitti, iki tane süslü nazarlık getirdi, ikimizin de yakalarına iğneyi iliştirdi..

O kadar sevimli ve telaşlıydı ki; duygulandım galiba..Deli miyim neyim:)

Misafir ağzı açık dükkanlara girip çıkıyor, hadi bu normal de, kimbilir kaçıncı kez gelmeme rağmen ben de rengarek, deli kızın çeyizi gibi duran incik boncuğun etrafında turist gibi dolanıp kafa dağıtıyorum..

66 sokaklı; yaklaşık 4000 dükkanlı bu heybetli çarşının ilginçliği sadece binlerce ürün ve dükkanı barındırmasından değil, elbet tarihinden geliyor.. Bedestenleri, kapıları, hanları ile Osmanlı dönemlerinden bugüne kalan bu enteresan mekanı ziyaret etmediyseniz tavsiye ederim..Oradan çıkınca da Aya Sofya ile Yerebatan Sarnıcı’nı gezer, tarihe doymuş bir halde günü tamamlarsınız 🙂

..Kapalıçarşı tarihi için buraya..

Bedesten : Osmanlı döneminde içinde her türde iş alanının bulunduğu büyük çarşılara verilen ad..Ayrıca ‘çarşı, borsa ve ticaret merkezi’ anlamlarına da gelmekteymiş..

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı

Hint Yemeği Sever misiniz?

Kendime ‘gurme’ havası vermek niyetinde değilim elbet; ama dünyanın enteresan mutfaklarının nadir örneklerini keşfedip, değişik lezzetlerini denemek beni anlatılmaz heyecanlara sürüklüyorJ

Tayland, Japon ve Moğol tatlarına ucundan kıyısından bulaştıktan sonra; aklımızda ne zamandır yer işgal eden; baharatlı ve bol kokulu Hindistan mamalarına nihayet geldi sıra..

İstanbul’da benim bulabildiğim 3 tane Hint lokantası var :

  1. Tandoori (Maçka)
  2. Taj Mahal (Tünel-Beyoğlu)
  3. Dubb indian (Sultanahmet)

Tamamen yerinden ötürü Tandoori’yi seçtik ve girer girmez otantik havasını hissettiren şirin lokantada kendimizi Hintli olduğunu tahmin ettiğimiz karı-kocanın ellerine bıraktıkJ

Tabii vejeteryan ve daha sakin yemekleri de var Hintlilerin amma ve lakin baharat, acı ve et/tavuk seviyorsanız, sizin için yerinde bir seçim olur bu mutfak..

Yemekleri acısız/orta/acılı şekilde sipariş edilebiliyor ve yanan bir mum üzerinde metal kapların içinde masaya geliyor..Zor doyan iştahlılar için bir kap yemek yeterli olmayabilir ama biz iki kişi 2 ana yemek + Basmati pilavı ve ufak bir başlangıçla çakırkeyif olduk..

Aslında bu yazıyı yazmayı düşünmüyordum ama etrafımda birçok insandan ‘Aaa biz de Hint restoranına gitmek istiyoruz’ , ‘Bayılırım baharatlı yemeklere, nerde var iyi Hint lokantası’ gibi sorular duyunca bu kanayan yaraya parmak basmak farz oldu 🙂

Hintli Amca 1996 senesinde Ankara’da ilk lokantasını açmış, birkaç sene sonra orayı boşaltıp İstanbul’a taşınmışlar.. Zaten ‘Taj Mahal’ ile ‘Dubbindian’ın sahiplerini de tanıyor haliyle..

 Sırada hangi mutfak mı var?  Galata’daki Venta Del Toro adlı lokantada İspanyol mutfağı..

Hem aylardır aklımda olan tarihi Galata turunu yapmak için de vesile olur..

Tandoori : Hindistan’a özgü, yoğurt ve özel bir baharat karışımıyla tandırda pişirilen piliç

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı

Yedi Kocalı Hürmüz / ..aldatmak ya da aldatmamak..

Aslında amacım geçenlerde izlediğim; 7 Kocalı Hürmüz filmi hakkında 1-2 satır yorum yapmak, oyunculukları ve anlatımı tartışmaktı..Ama az önce filmi gözümün önünden geçirirken “insanlar neden tek eşli değildir, bir kişiyle yetinmezler ve aldatma ihtiyacı duyarlar” gibi sorular geçti aklımdan..

Hürmüz bilindiği üzre 1800’lü yıllarda İstanbul’da yaşayan ve 7 ‘herif’i [bkz. filmdeki El Hubb şarkısı– ‘gökten şapır şupur herif yağacak’ 🙂 ] aynı anda idare eden, işveli cilveli fettan bir hatundur.  Önceki versiyonları izlemediğim için filmler ya da Hürmüzler (Ayten Gökçer, Türkan Şoray vs.) için kıyaslama yapamayacağım; amma ve lakin; nedense Nurgül Yeşilçay bende hiçbir zaman beklediğim etkiyi bırakmıyor, sanki bana biraz donuk geliyor..Elbet iyi oyuncudur, ama ben teknik olarak değil sadece izleyici gözüyle yorumluyorum.

Hatta Gülse Birsel Safinaz karakterinde çok daha göz doldurucu ve eğlenceliydi bana göre, belki de ona karşı bir beklentim olmadığı içindir, bilemiyorum.. Ezel Akay diğer filmlerinde olduğu gibi her şeyi abartı ve karikatürize anlatmış, evlerin renkleri, sokaklar, kıyafetler-makyajlar  (Ör : Haluk Bilginer), yangın söndürmeye gelen tulumbacılar (Vokaliz müzik grubuymuş), danslar-müzikler… Filmden sonra bir müzikali tiyatro sahnesinde izlemiş gibi oldum..

Erkan Can (Hızır Reis), Cengiz Küçükayvaz (Berber Hasan), Öner Erkan (Trakyalı Hallaç Rüstem) ve Pınar Çağlar Gençtürk (Havva) gerçekten yaşayarak oynamışlar, hoşuma gitti..

Gelelim şu “çok eşlilik” konusuna..‘Bu eğlenceli filmden bu konuya nasıl geldin’ diyebilirsiniz ama malum; çağımızın kadın-erkek mevzularındın en çok kafa kurcalayan ve içi boşaltılan konusu bu..

Beni en çok sinirlendiren argüman ‘erkeklerin doğası gereği asla tek eşli olamayacakları, genlerinde çok eşli olmanın var olduğu ve bir kişiyle hayatlarını geçiremeyecekleri’ oluyor haliyle..Zaten işlerine gelen bir durumu pohpohlayan konuşmalar bu kadar ayyuka çıkınca adamların savunmaları da hazır hale geliyor.. 

Aldatma konusu çok hassas, zemin kaygan.. Kimisi göz ucuyla başkasına bakmayı aldatma sayarken, bazıları ‘aynı yatağa girmeyi’ kıstas alıyor.. Hangi durum olursa olsun; her türlüsü karşı tarafı kandırmak oluyor.. Dışardan ahkam kesmek ve büyük konuşmak kolay belki ama her zaman savunduğum şu; akılda/gözde/gönülde başkası varsa, en temizi bunu yarene uygun dille anlatmak herhalde.. Zor işler bunlar, zooor 🙂

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, Kültür-Sanat