Category Archives: içimden geldiği gibi

Ağustos Güzellemeleri

Tatile gidemeyenler, işleri başından aşanlar,manyetik alanların etkilerini vücutlarında hissedenler, değişiklik arayanlar, İstanbul’da aynı şeyleri yapmaktan sıkılanlar toplaşın ! Son günlerde bana keyif veren 2 aktiviteye katıldım, biri ‘sulu’, diğeri ise hızlı ve adrenalinli:)

Öncelikle geçen hafta gittiğim SuAda hakkında iki kelam edeyim.. Bilindiği üzre, burası yılların Galatasaray Adası; spor klübünün aktivitelerine ev sahipliği yapan, camianın pek sevdiği bir adacıkken, önce BuzAda adı altında eğlence sektörüne hizmet ediyor, daha sonra da SuAda adını alarak günümüzdeki haline geliyor.

Mekan büyüleyici, boğazın ortasında püfür püfür yemek yemenin ya da havuza girmenin keyfi paha biçilemez..İşletmeciler de böyle düşünmüş olacaklar ki, şezlongların tamamen dolu olmasına aldırmadan içeriye gelen her misafiri almaya devam etmekte bir sakınca görmüyorlar.. Biraz geç gittiğimiz için, adım atacak yerin zor bulunduğu havuz kenarında 2 tur atıp güç-bela yer tutarken, hafta arası havuz keyfinin çok daha konforlu ve eğlenceli olacağını düşündüm..

Adanın tuzlu suyunda köprüye karşı yüzmek insanın içindeki gerilimi alıp boğaza karıştırıyor, denizin ortasında yüzme hissi, nereye baksanız gördüğünüz şıkır şıkır su, gelip geçen tur tekneleri, şık yatlar, salaş kayıklar insanı şehirden alıp tatil beldesine ışınlıyor..

Acıkanlar için 5-6 tane alternatif mevcut, zaten herkes mayosunun üzerine bir çaput geçirip havuzun hemen yanındaki mekanlarda karnını doyuruyor.

Denizi deli gibi seven, ama havuz alışkanlığı hiç olmayan biriyim, son 5 senede belki 5 kere bile havuza girmemişimdir..Buna rağmen bu adacığın havuzu –belki tuzlu su olduğundan– beni pek tatmin etti..Yazının başında da belirttiğim gibi; henüz tatil yüzü görmemiş, sıcaktan buharlaşmış haldeyseniz, burayı tavsiye ederim..[Dipnot; adaya Kuruçeşme’den ücretsiz ulaşım mevcut]

Gelelim diğer atraksiyona.. Hayatımda en mutlu olduğum yerlerden biridir Lunapark..Işık hızıyla oradan oraya uçan trenlere binip korkudan çığlık atmaya, çarpışan arabalara, halka atıp çubuklara geçirmeye çalışmaya; kısacası  o hengamede kendimi kaybetmeye bayılırım..

Dün bir işim için Bostancı’ya gitmişken, hazır pek sevdiğim arkadaşlarım da yanıma gelmişken, e Lunapark tüm rengarenkliğiyle yanımızda dikilirken bu şansı tepmek olmazdı.. Orada bulunduğumuz 2 saat boyunca, heyecan, eğlence ve korkudan başka bir his yaşamadım diyebilirim..

Özellikle bir alet vardı ki, tasvir etmeden geçemeyeceğim..Balerin şeklinde bir mekanizma düşünün, 2şerli koltuklara biniyorsunuz ve arka arkaya vagonlara diziliyorsunuz..Öyle korkunç bir hızda dönüyor ki, izlerken önünüzden geçenlerin suratını seçme imkanınız olmuyor, yuvarlak alet bir çizgi halinde görünüyor..Zaten iki kere hızı doruk noktasına ulaşıyor ve arada bir mola veriliyor, herhalde ayılıp bayılan var mı, ona bakıyorlar:) Çünkü o hıza belli bir süreden fazla tahammül etmek mümkün değil..Tabii bu sırada sizi uyduruk bir emniyet kemerine bağlı demirin tuttuğunu söylemeden geçmeyeyim.. Gondolların emniyetinin de her an çıkacakmış gibi duran bir çubukla sağlandığını düşünürsek; aletlerin güvenilirliği konusunda şüpheci olmak gerek ..  Aslında buna ‘kelle koltukta eğlence’ de diyebiliriz:)   Herkese püfür püfür, limonata ferahlığında ağustoslar..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi

Yaz Hevesleri

Hiç ciddi ciddi cümleler kurasım, ağır ağır laflar edesim yok..Yapmış olduğum bir aktiviteyi anlatasım ve tespitler yapasım da gelmedi içimden..Sadece yapmak ve yaşamak istediklerimden dem vurasım var fena halde…Ütopik maddeler yok listede, herkesin zaman zaman özlediği, ulaşılması basit olsa da es geçtiği ufak tefek şeyler…

Önce tuzlu suya girmeyi arzuluyorum; kumlar bacaklarıma yapışsın, kafamın içine, kulaklarıma dolsun, sahilde sularını akıta akıta şeftali yerken güneşleneyim ve suyun içine dalmaktan gözlerim acısın..Beyaz çarşafların içinde gerine gerine uyuyayım, telefonum kapalı olsun..

Sonra bıkana kadar okuyayım, kitap, dergi, gazete, makale, dünya tarihi; ne varsa..Konsantrasyonum tam olsun, izlediğim filmin ya da okuduğum hikayenin içine tam olarak girebileyim..O sırada aklım başka yerde olmasın. (yani bütün işim gücüm yaşamak olsun Nazım Hikmet’in dediği gibi)

Sportif olayım, iki metre koşunca nefesim kesilmesin, kendime izin verdiğim miktardan fazla tüttürmeyeyim, sadece ‘kahvenin yanında’, keyif olarak  kalsın. [(zaten şu anda bunu yapıyorum, umarım bozulmaz, çünkü “elbet gerçek bir ‘tiryaki’  olursun, sonra da bırakamazsın” diyorlar, insanı ürkütüyorlar  hafiften:)] .. Azıcık kilo vereyim, kendimi zayıf hissedeyim ki gönül rahatlığıyla yiyebileyim..[ 5 senedir kendime ait bir çikolatam ya da pastam olmadı, genelde etrafımdakilere alıp; onların yemelerini seyrediyorum, bundan değişik bir haz alıyorum ve çoğu zaman sadece tadıyorum..bu enteresan bir takıntıdır.. ha ayrıca etrafımda sevdiğim insanların + sevdiğim yiyeceklerin bulunması hoşuma gidiyor , malum:) ]

Ailemle, eşimle-dostumla aram bozulmasın, uzun masalarda kahkahalardan tıkanayım, gözlerimden yaş gelsin gülmekten.. Kimse kalbimi kırmasın, ben de kimseyi üzmeyeyim..İnsanlar bilip bilmeden yargılamasınlar, her şeyin herkesin başına gelebileceğini idrak etsinler..Yargı ve cezayı hakeden suçların çok başka olduğunu hatırlasınlar..En yakınım dediklerim sırtıma ok atmasın, ben de hayal kırıklığına uğratmayayım. İnsan ilişkileri karnemde zayıf olmasın,hatta takdire ulaşayım:)

Hissi ve fiziki sağlığım yerinde olsun, bir de tüm sevdiğim şarkılar kulağımda dursun, dans edeyim, bıraktığım müzik çalışmalarına (mm çok havalı oldu bu) kaldığım yerden devam edeyim, ruhuma gıda depolayayım, kendimi çok coşkulu hissedeyim..

1 senedir ihmal edip halledemediğim işi bitireyim, omzumdan yük kalksın..Bu yazı da resimsiz, sessiz-sedasız burada bitsin..

3 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Atlı Karınca Dönüyor Dönüyor…

Nedendir bilemedim; amma ve lakin nicedir klavyeyi elime alıp sayfama yazı dizesim gelmedi; yazmaya değer olaylar yaşamadığımdan değil elbet, aksine komik, bazen lirik ve hatta didaktik (!), nadiren de trajikomik olaylar geldi başıma herkese olduğu gibi..

Ruh halimin karmaşası konsantrasyonumu da etkiliyor, telefonumun hatırlatma hafızası dolup dolup boşalıyor, neredeyse ‘nefes almayı unutma’ diye not düşeceğim yakında 🙂

Duygulandığım olayları örneklerle somutlaştırayım; misal; 15 senelik [ amanın artık 15 senelik dostlarımın olduğu bir yaşa gelmişim:) ] çok yakın bir arkadaşımın düğünündeydim 2 gün önce..O kadar enteresan bir duygu ki; çocukluk hallerine çok yakından tanık olduğun bir insanı gelinlikle pat diye karşında görünce, nikah masasında damadın ayağına basarken seyredince ister istemez kocaman sırıtıyorsun, hatta gözlerin doluyor, heyecanlanıyorsun..

Sonra ertesi gün oluyor, çok sevdiğim aile dostumuzu ziyarete gidiyorum, eskiden de çok sık görüşürdük ama bu ara farklı..Lanet bir hastalığın; sapasağlam, kapı gibi bir insanı 3 ay içinde nasıl yatağa mahkum ettiğini izliyorsun, ne yapacağını, ne düşüneceğini bilemiyorsun, boğazına değil yumruk; taş oturuyor…’Hayat çok boş, hiçbir şeyi gereğinden fazla önemsememek lazım, sadece sevdiklerinle, çok istediğin şeyleri yapmalısın’ diyorsun..

Gün yine dönüyor ve ‘anı yaşa’ felsefesi ister istemez yerini sabahın köründe kalkmaya; sivil hayatta belki hiç aynı çatı altında olmayacağın insanlarla gününün yarısını geçirmeye, incir çekirdeğini doldurmayacak olaylara sinirlenmeye/üzülmeye bırakıyor. Bazen bir şeyleri değiştirmek istiyor insan; ama o gücü kendinde bulamıyor..’Çok istersen olur’ derler ya; demek ki yarım yamalak isteyince ya da neyi istediğini tam olarak bilmeyince böyle çelişkiler yaşanabiliyor diyorsun, koşturmaya, gülmeye,hislenmeye,üzülmeye devam ediyorsun…

Yazıyı Shakespeare’in bir şiiriyle bitiriyorum, zaten yeteri kadar manidar ve manalı olduğundan, benim fazladan yorum yapmama gerek yok:)

Bazen

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın…

                                William Shakespeare

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Maslow Piramidi

1943 yılında, Amerikalı psikolog Abraham Malow’un çalışmasında dile gelen İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi’ni duymuş muydunuz?
İnsanoğlunun hayatını sürdürürken karşılaştığı gereksinimler ve ihtiyaçları arasında hiyerarşik bir düzen olduğunu; ancak belli bir refah seviyesinden sonra daha yukarı basamaktaki isteklere yöneleceğini anlatan bir kuram bu..

Buradaki kaynaktan aldığım bilgiler yardımıyla; biraz daha açıklayıcı ve basit bir üslupla yazmaya çalışayım;

1. Fiziksel İhtiyaçlar : Gıda, barınma gibi temel gereksinimler
2. Güvenlik İhtiyaçları: Emniyet ve güven duygusu içinde, tehlikelerden uzak hissetmek
3. Ait Olma ve Sevgi İhtiyaçları: İnsanlarla ilişki kurmak, kabul görmek, yakın dostluklar
4. Değer İhtiyaçları: Başarılı olmak, benimsenmek, prestij sahibi olmak
5. Kendini Gerçekleştirme İhtiyaçları : İnsanın hayattaki hedefine ulaşması, içindeki potansiyeli ortaya çıkarması, kişisel tatmin, kişisel başarı

Yani basitçe şöyle bir sonuca varabiliriz; insanlar kafalarını sokacak bir ev ve karınlarını doyuracak yiyecek bulduktan sonra ‘emniyet’ arayışına girerler, tehlikeli mecralardan kaçınırlar.. Bunu sağlamalarının ardından birilerinin kendilerini çok sevmelerini isterler, toplumda kabul görmek, bir yerlere ait olmak (okul, dernek, spor klübü vs.) insanlarla iletişim halinde olmayı arzularlar.
Bütün bunların kafamda dolaşmasına sebep; mezunu olduğum lisenin dün gerçekleşen ‘aşure günü’ idi.. 8 senemi geçirdiğim ve listenin 3. maddesindeki ‘aidiyet’ ihtiyacımı fazlasıyla tatmin etmiş; hayatımın mihenk taşlarından biri olan bu kurumdan –her seferinde olduğu gibi– dün de fazlasıyla manevi enerji depolamış olarak ayrıldım..

Aynı çatı altında büyümüş ve benzer duygularla yoğrulmuş-yontulmuş insanlar arasında sanki görünmez bir bağ oluşuyor, yıllardır hiç görüşmemiş olsan bile; bahçedeki tribünün yanında karşılıklı dikilirken, sanki dün görüşmüş gibi rahat ve maskesiz olabiliyorsun. [ Bu duyguyu seviyorum ve eksikliğini hissetmek istemiyorum J ]

Bir de diğer tarafından bakalım; kimse bir kuruma, insana, okula ya da şirkete ait değildir, sadece bireyselliğini yaşarken ve egolarını tatmin ederken geçtiği yollarda kendine bazı mekanlar, yuvalar, insanlar edinir, onları sever, hatta çok sever, bağlanır, hayatını paylaşır, fedakarlık yapar, yardım eder.. Aile kavramını konunun dışında tutuyorum, çünkü aile gelip geçici bir kavram ya da mekan değildir bence..Kimisi aidiyet hissini okulunda veya hobisini tatmin ettiği dernekte yaşarken, bir başkası tuttuğu futbol takımı üzerinden kendine ‘yoldaş’lar ediniyor…

İnsanoğlunun zaman zaman bu duyguya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve düşüncelerimi bir sonuca bağlamadan yazımı noktalıyorum.

 

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Yaz Yazıları-İstanbul-

Bu aralar hayatımda değişik heyecanlar var, adrenalinim artıyor, süregelen bazı dönemler bitiyor ve bu hareketlilik çoğu zaman seke seke dağda zıplayan keçiye çeviriyor beni..Bazen de yetiştirme ve ‘her şey tam olsun’ dürtüsü ağır basıyor, stres sahibi oluyorum:)  Sabah kalktığımda hava artık karanlık değil, eve dönerken de halen güneş var..Canım bu ara kendimi deniz kenarına atıp kayıklara bakmak ve iyot koklamak istiyor.

Yazın yaklaşmasını da bahane ederek, İstanbul’un keyif ve nefes aldığım birkaç mekanını burada afişe etmek istiyorum :

 1- Banyan-Ortaköy : Olağanüstü bir görsellik, hatta orada manzaraya bakmıyor, bizzat içinde yer alıyorsunuz..Gerçi sadece 2 kere burada yemek yedim, ama –eğer Uzakdoğu mutfağı ile haşır neşirseniz- hem yemeklerden hem de ambiyanstan memnun kalacağınızın garantisini veriyorum.. Bu arada Banyan kelimesi, Asya’da ölümsüzlüğün simgesi olan Hint İnciri (Banyan) ağacından geliyormuş..

2- Yeniköy’deki Çay Bahçesi : Buranın adını bilmiyorum ve uzun zamandır uğramıyorum, ama bu konumda Boğaz’a bakan, resmen denizin üstünde oturabildiğiniz başka bir mekan da hatırlamıyorum..Bu bahçe tam İstinye Deniz Otobüsleri’nin yanında Yeniköy dönemecinde, yoldan geçerken belki dikkatinizi çekmeyecek şekilde saklanmış salaş bir yer, lokma tatlısı meşhur, zaten hemen girişinde yapıyorlar..

3- Cihangir-5. Kat : Nedense 2 kere yolumun düşmüş olmasına rağmen bir şeyler yemek kısmet olmadı, amma ve lakin hem kapalı salonun (camekanla çevrili) hem de terasın manzarası ömre bedel..Bir pazar kahvaltısı –sabahları ayılamadığım için dışarıda kahvaltı adetim pek olmamasına rağmen- için denemeye değer herhalde..

4- Çengelköy-Çınaraltı : Boğaz ve manzaradan bu kadar bahsedip de buraya değinmemek olmazdı herhalde..Geçenlerde, yazının başında bahsetmiş olduğum, strese yenik düştüğüm günlerden birinde arkadaşımla saatlerce burada sohbet etmemizin ardından, tüm elektriğimi denize bırakmış olduğumu fark ettim. Tavsiye ederim..

5- Muhtelif Mekanlar (Beyoğlu) : İlk 4 madde Beyoğlu’ndakilere oranla nispeten az uğrak yerler olduğu için onları başa koyup haklarında 1-2 cümle ettim, bu semttekileri de isimlerini yazarak anmış olayım : Litera, Leb-i Derya, Zoe, 360, Nu Teras; malum şahane teraslara ve aşık olunacak seyirliğe sahipler..

Deniz mevsimi olunca, haliyle aklım tuzlu suda, boğazda, açık havada..Haydi bakalım yaz gelmiş, pek hoş gelmiş..

4 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Karışık Mevzular

Aslında yazarken genelde hep bir konuya odaklanıyorum, filmse film, tiyatroysa tiyatro.. [duyan da 26 yıldır köşe yazarlığı yapıyorum zannedecek:)]..Ama bu sefer ortaya karışık, biraz ondan-biraz bundan havasında bir şeyler çiziktiresim var, düşündüğüm hızla tuşlara basmaya başlıyorum..

Gazete benim için her zaman büyük keyif olmuştur, ama bazen kendimi tutamıyorum, resmen kağıt parçalarıyla kavga ediyorum okurken..Siirt’teki rezaletin detaylarını hem öğrenmek istiyorum, hem de midem bulanıyor, sayıyorum, sövüyorum, kanım donuyor. Herkesin cezasını fazlasıyla çekmesini dilemekten başka bir halt gelmiyor elimden.

Sonra daralan içimi ferahlatmak için güzel havada biraz yürüyorum, bahar dallarını kokluyorum, erguvanlarla gözümü-gönlümü açıyorum..Film seyretmeye karar veriyorum, eve gelip Vavien’in karşısına kuruluyorum.

Vizyondayken kaçırdığım, merak ettiğim bu filmin başrolleri Engin Günaydın (aynı zamanda senarist) , Binnur Kaya (şahane) ve Settar Tanrıöğen’e (usta) ait, yönetmenlerse Yağmur Taylan-Durul Taylan biraderler..Kara mizah-dram kategorisine sokulabilecek filmdeki tüm oyuncular kalburüstü, çekimler ve kurgu güzel, metaforlar yerinde.. Ancak o anki halet-i ruhiyemden midir, filmin karanlık atmosferinden midir bilmem, içime bir burgu sokuldu filmi izlerken..

Değinmek istediğim diğer bir mevzu ise ‘Riva’  kaçamağım..23 Nisan tatilini ve neşe dolmamızı fırsat bildik, doğayla bütünleşmek, bir yandan da balık yemek için soluğu Riva’da aldık..Ulaşım gayet basit, arabanız varsa Kavacık çıkışından itibaren ‘Riva’ tabelalarını takip ediyorsunuz, yeşillikli, huzur veren bir yol eşliğinde 15 dakika sonra meydana varıyorsunuz..Yoksa şayet, Beykoz’dan otobüse veya minibüse biniyorsunuz..

Köyün içine doğru yaptığımız kısa yürüyüşün ardından Eşek Adası’nı da içine alan bu enfes manzarayla karşılaştık..Yaz sezonunda plajların (halk plajı da var ücretli olan da)dolup taşmasına şaşmamak lazım, İstanbul’a bu kadar yakın ve yüzülebilen böylesine engin deniz+orman ikilisi görmedim ben başka..

‘Nefes alma yerleri’ içinde tercih edilebilecek mekanlardan biri burası, denize girmeseniz de manzara eşliğinde yer-içersiniz, ineklerin arasında yürürsünüz, temiz hava alıp şehrinize geri dönersiniz:)

Ayrıca; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu ve de Mutlu Ola !

7 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Başkent Ankara’da son durum

Ankara bugüne kadar biraz haksızlık ettiğim ve kafamda ‘en güzel yanı İstanbul’a dönüş yolu’ imajı ile varolmuş bir şehirdi.. Küçükken bir düğün için gitmişliğim, o esnada Anıtkabir’i ziyaret etmişliğim vardı sadece, bir de üniversiteyi orada okuyan arkadaşlarımdan duyduğum çoğu negatif izlenimler..

Geçen hafta sonu 2 günlük kısa seyahatimden –tabi bir şehri turist olarak gezmenin verdiği etkiyle– memnun bir halde şehirden ayrılınca, izlenimlerimi yazmak istedim.

Bir İstanbullu gözüyle bakınca şehir bende büyük bir açık hava müzesi geziyormuşum hissi uyandırdı; bakanlıklar, meclis, TSK, gençlik parkı, Atatürk Orman Çiftliği, parti binaları, BDDK, Türk Dil Kurumu..Tüm bunları yerinde görmek enteresandı, amma ve lakin; İstanbul gibi insanın kendini

 kaybedebileceği kaotik bir şehirden sonra; Ankara’nın garip mimarisi, çoraklığı ve düzeni bana maket bir şehirde dolaştığımı hisettirdi zaman zaman..Tabii bunda kaldığım yer şehrin dışı tabir ettikleri bir semtte olmasının da etkisi olabilir..

Emektar Tunalı Hilmi caddesi,üniversite kampüsleri, popüler mekanlarla dolu Arjantin ve Park caddeleri, gençlik parkı, müzeler, opera binası, her ihtiyacı karşılayacak büyük alışveriş merkezleri..Hepsi iyi hoş fakat nedenini çözemediğim bir hal var, sanki genel bir ruhsuzluk, duygusuzluk hakim; insan kendini tam olarak kaptırıp şehrin akışına bırakamıyor..

Bakanlıkların arasında ilerlerken bürokrasiyi, ağırlığı hissetmemenize imkan yok, en cıvıl cıvıl, en hareketli yerinde bile tam anlamıyla havaya girilemiyor sanki.. Böyle hissetmemin sebebi ne; deniz eksikliği mi, yüzölçümüne oranla nüfusun azlığı mı, çok kısa süreliğine orada bulunmam mı; hiç bilemiyorum.. Belki de orada yaşasaydım ve İstanbul’a gelseydim bu yazı tam tersine dönecek ve ‘düzenin, sakinliğin gözünü seveyim’ diye bitecekti, kimbilir..

Ziyaretlerine gittiğimiz/pek sevdiğim dostlarımız bizi şahane ağırladıkları için bu seyahati mutlu geçirmeme gibi bir şansım yoktu aslında; zaten epi topu 2,5 gün kaldım, e dolayısıyla çok da objektif yorumlayamayabilirim..

Ama her ne kadar birçok özelliğinden şikayet de etsem İstanbul’un, o kadar alışmışım ve bağlanmışım ki; sanırım başka bir yerde  –belli bir süreden fazla– yaşamak zorunda kalırsam bir gün, epey zorlanırım gibime geliyor..

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi

Behlül Kaçar, Ezel Kovalar

Siz de dizi çılgınlığına kendini kaptıran çoğunluktan mısınız? Hafta arası gecelerinde işten güçten bitmiş halde eve dönüp televizyon karşısında ayak uzatarak ekrandaki olaylara konsantre olup, karakterlerin dertlerini kendi sorununuzmuşçasına sahiplenmekte misiniz? O zaman buyrun yazıya 🙂

Türk ya da yabancı dizi fark etmez, insanların yadsınamayacak bir kısmı akşamları evlerinden çıkmayıp kendini televizyonun karşısına mıhlıyor ve yatana kadar da oradan kalkmıyor. Çünkü gün içindeki stresi, gerginliği daha iyi alan, üstelik bunun için hiçbir çaba sarf etmeyi gerektirmeyen tek araç televizyon.

Bu konuda yorumlar çok çeşitli; kimi “ne anlıyorsunuz bu aptal kutusundan, yapacak başka işiniz yok mu” derken, bir kısmı da Türk dizilerine düşman; “2 saatlik dizinin yarım saati bakışmalarla geçiyor” diyor..

Bu furyanın geçmişi de mevcut tabii, ama o vakitte dizi piyasasının bu kadar civcivli olmadığı kesin..Ben ilk okul 5’teyken Süper Baba vardı misal, cuma akşamlarını şenlendiren..Şu an yine yayınlansa birçok kişiyi kendisine bağlayabilecek güçte olan yılların Perihan Abla’sı, Bizimkiler‘i.. Ve sonra Asmalı Konak’la başlayan, halen de devam eden bir enteresan dönem..

Dizi sektörü sadece oyuncuların yer aldığı bir alan değil, bu işten ekmek yiyen binlerce insan var; hatta o piyasadaki herkesin dem vurduğu bir konudur “set işçilerinin insanlık dışı şartlarda çalıştıkları ve buna bir dur demenin gerekliliği” ..

Müziklerinin bile son yıllarda ayrıca önem kazandığı, her karakter ve olay döngüsüne ait belli melodilerin olduğu, yüzlerce insanın bir sahne için sabaha kadar uğraştığı, kullanılan repliklerin ağızlardan düşmediği ve bazılarının olayı abartıp, dizide ölen biri için cenaze ilanı verebilecek kadar kendini özdeşleştirdiği karakterlerin yaratıldığı bir sektör bu..

Bazılarının teorileri ise “dizilerle insanları uyutup memleketi soyuyorlar, millet de Behlül’le Bihter’in sevişmesinin derdine düşüyor” şeklinde oluyor… Yani Aşk-ı Memnu var diye mi o insanlar memleketi kurtaramıyor ya da yapılması gereken çok önemli işlerini erteliyorlar?

Tabi ki işi fanatizm boyutuna getirenleri veya Kurtlar’a özenip birilerine bıçak çekmeyi marifet sayanları kastetmiyorum, ama keyif aracı olduğu sürece bu seyirliklerin kafayı boşaltmak için kullanılmasında da bir beis göremiyorum:)

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Evlilik Aşkı Öldürmezse, Süründürür mü?

Benim jenerasyonumun yaşı ufak ufak kemale erdiğinden midir nedir, etrafımda bir evlilik, nişan, beyaz eşya sözcükleri dolanıp duruyor..Arkadaşlarımın nişanında, bekarlığa veda kutlamasında hayatlarının dönüm noktasının heyecanına ortak olmaktan mutluluk duyarken, konuya ilgili sorular bana yöneltilince kekelemeye başlıyorum..

Hani iş yerlerinde bazen ‘yazılı olmayan kurallar’dan bahsedilir ya; aynı durum ömr-ü hayatımız için de geçerli ..Önce okumak, ortalama bir eğitim almak şart, sonra bir baltaya sap olmak, biraz hayatı öğrenip para kazanmak, erkeksen askere gitmek, hatunsan ekonomik özgürlüğünü elde etmek geliyor sırayla..

Eğer insan bu saydıklarımı tamamlamış, hafiften de 30’lu yaşlara meyletmişse; sıra ufak ufak evliliğe ve hatta çoluk-çocuğa karışmaya geliyor..

Yaşıtlarımın bir bir sözlendiği, ev düzdüğü, nikah için gün aldığı son 1-2 sene içinde; “evlilikle ilgili ne düşünüyorsun” evsafında sorularla ben de muhattap oldum, ama hiçbir zaman net cevap veremedim..

İnsanın, bir adamı/hatunu içine tamamen sindirip, uzun yıllar yan yana olmak üzere söz vermesi, artık tek beyinle düşünemeyecek olması ve sorumluluklarının ikiye,üçe katlanması ilk bakışta ürkütücü görünse de; birlikte yaşamaktan keyif aldığın insanla mutlu-mesut bir hayatı paylaşmak, aile kurmak, hayatın anlamını arttırır gibi geliyor..

Bekarlık vezirlik mi, rezillik mi” bocalaması yüzyıllardır cevabı bulunamamış bir paradoks gibi duruyor, 10 senelik evli bir çift bekarlık günlerine özenirken, 35 yaşında hala hayatının kadınını bulamamış, kendi ütüsünü yapan depresif adam evli arkadaşlarına imreniyor..

Biriyle evlenmeye karar vermek; onu her haltıyla kabullenmek anlamına geliyor biraz da; eğer seviyorsam, uyurken ses çıkarmasını, klozetin kapağını indirmemesini ya da her yere geç kalmasını göz ardı edebilmeliyim, tabi aynı toleransı karşımdakinin de bana göstermesini beklerim.. Zaten özgürlüğüne alışmış insanı korkutan da bunlar herhalde;  birine bağlı olmak, onun sevmediğin özelliklerini kabul etmek, evin/eşinin sorumluluğunu almak vs.

Konuyu evlilikle ilgili bir özlü sözle kapatıyorum:

Evliliğinizi iyi götürmek istiyorsanız : 1- hatalı olduğunuzda itiraf edin

                                                                             2- haklı olduğunuzda susmayı bilin

🙂

3 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Ne yapıyorum ben?

İnsanın hayatında değişik, terelelli, yenilikçi dönemleri oluyor ve ben galiba o zaman dilimlerinden birindeyim.. Geçen yaz sadece oyunculuk aleminde bir deneyimim olsun diye katıldığım ilk Türk zombi filmi olan ‘ADA‘ filminin setindeki maceralarımı (bkz.) yazmış, eşten dosttan “çok iyi yapmışsın, bir daha böyle bir tecrübeyi zor bulursun” benzeri destekler almıştım.. 

Zaten serde “yaptığımız rutin işlerden zaman zaman daralma/yenilik arama” var; ben de dedim ki; Ahmet ile Emre’yi fiştekleyeyim ve bu kulvarda ilerleyelim 🙂

Meğerse canlarım benden bir işaret beklermiş; onlarca yapılacak işin arasında dilimiz dışarıda Kadıköy’de buluştuk ve aile dostumuzun çalıştığı oyunculuk ‘cast’ ajansına kendimizi dar attık 🙂

Heyecanla kapıdan girip; biz karşılayan hatuna derdimizi anlattık.. Halihazırda çalıştığımızdan, oyunculuk eğitimi almadığımızdan, sadece rutin iş hayatlarımızı renklendirmek için bu yola başkoyduğumuzdan bahsettik ve resimleri bilgisayara kaydettik..

Ajansa bağlı çalışanların tahmini % 98’i profesyonel olarak oyunculuk yaptığından pek şansımız yok gibi gözükse de, yılmayacağız ve Ahmet & Emre’nin bir arkadaşlarının çalıştığı reklam ajansına da (biraz daha amatör ruhlu) kaydolup işimizi sağlama alacağız..

Peki bütün bunların sonunda ne olacak? Henüz bilmiyorum ama olur da bir yerlere çağrılırsak; sadece her zaman yaptığımdan farklı bir şeylerle uğraşmanın keyfini çıkarmaya çalışacağım gibi geliyor…Set deneyimlerimi -tabii eğer olursa- buradan uzuuun uzun paylaşacağım … İyi Seyirler 😉

                                                   

Yorum bırakın

Filed under Enteresan Deneyimler, içimden geldiği gibi