Category Archives: Kültür-Sanat

Kelebeğin Rüyası

Son zamanlarda sanatsal aktivite boşluğumu dolduran sinema ziyaretlerini bu soğuk kış günlerinde iyice sıklaştırdım ve vizyondaki 2 popüler filmi seyreyledim. Bu yazıda sıcağı sıcağına bahsetmek istediğim  film; yaklaşık 2 saat önce izlediğim ‘Kelebeğin Rüyası’ …

Film;  Zonguldak’ta, 2. dünya savaşının emarelerinin hissedildiği 1941 yılında geçiyor ve vereme yenik düşmüş 2 genç şairin; Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun hayatlarından kesitler sunuyor. Genel bir yorumda bulunmak gerekirse; çok emek verilmiş, şahane çekimler ve görüntüler sunan, oyuncuların çoğunlukla yıldızlaştığı ve güzel kurgulanmış bir film var karşımızda.

Kelebeğin RüyasıMert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ; iki iyi dost olan, verem hastalığından muzdarip,  refah ve ferah seviyeleri düşük ama buna rağmen hayata gülen gözlerle bakabilen genç şairleri çok başarılı şekilde canlandırmışlar..Dönemin önemli edebi unsuru ‘Varlık’ dergisinde şiirlerini görmek, belki de hayatlarının en büyük arzusu..Bu iki oyuncunun birbiriyle uyumu şahane.. Ama aynı uyumu şehrin üst düzeylerinden Zeki Bey’in (Ahmet Mümtaz Taylan) kızı Suzan (Belçim Bilgin) ve Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) aşkı için söylemek zor.. Neden bilmiyorum, Belçim Bilgin’i o role hiç yakıştıramadım, fragmanı izlediğimde bile o rolü Farah Zeynep Abdullah’ın oynamasının daha yerinde olacağını düşünmüştüm..Yılmaz Erdoğan ise, şairlerin hocası Behçet Necatigil rolünde gözüküyor ve bence karakteri olması gerektiği gibi canlandırıyor.

Kadro beyazcamın en başarılı isimleri den, adeta rüya takımı; yönetmen pek sevilen filmlerde imzası olan Yılmaz Erdoğan, görüntü ve mekanlar da muhteşem olunca, sanırım beklentim biraz yüksek seviyelere çıktı.. Ama ne olursa olsun; unutulmaya yüz tutmuş şairlerimizi, Varlık dergisini, maden işçilerinin yaşadığı zorlukları, edebiyatı ve eski insanların zarifliğini hatırlatması bile bu filmi yukarılarda bir yere taşımaya yetiyor benim için.

“Aşk bahanesidir şiirin

Şiir bahanesidir hayatın”

 

İyi seyirler…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Hükümet Kadın

Türk filmlerini, Demet Akbağ’ı ve böyle yerel hikayeleri oldukça sevmeme rağmen; nedense bu filme pek ısınamamış, fragmanı da izledikten sonra ön yargı duvarlarımı kafamda örmüştüm. Ama hiç de düşündüğüm gibi olmadı…

Sermiyan Midyat’ın kendi babaannesinin hikayesinden esinlenerek yazdığı; yönettiği ve kurnaz,kötü niyetli adamı pek güzel canlandırdığı Hükümet Kadın’ın ağır topu haliyle Demet Akbağ..Zaten Sermiyan Midyat da senaryoyu yazmadan önce; Demet Akbağ bu rolü kabul ederse ancak o zaman yazmaya başlayacağını belirtmiş.

Sermiyan Midyat’ın babaannesi; belediye başkanı olan eşi Aziz Veysel’in vefatından sonra Midyat’ın ilk kadın belediye başkanı oluyor ve okuma yazma bilmemesine rağmen taşı sıksa suyunu çıkaran karakteriyle bence harikalar yaratıyor.

Hükümet_KadınEvet; filmde politik mesajlar göze sokuluyor ve zaman zaman “bu absürd sahne neden çekildi acaba” dedirtiyor. Ama bunların hepsinin Sermiyan Midyat’ın anılarında var olan gerçek ‘sahneler’ olduğunu, babaannesinin hayatı ile, zihnindeki Midyat anılarını harmanlayıp bu filmi öyle ortaya çıkardığını düşünüyorum.

Hikayenin özü çok etkileyici; okuma yazma bilmeyen bir kadının, 1950’li yıllarda Midyat gibi bir bölgede belediye başkanı olması, vefat eden eşine bağlılığı, onun hayallerini gerçekleştirmek uğruna gösterdiği çaba, kız çocuklarına duyarlılığı…Demet Akbağ’ın şahane oyunculuğu ve karakter yaratma becerisi de eklenince; filmin sürükleyiciliği hiç sekteye uğramıyor.

Tabi sadece başrol değil; tüm rolleri canlandıran oyuncuların hakkını teslim etmek gerekiyor; çünkü ufak, büyük tüm roller başarılı şekilde filme aktarılmış…

İzleyecek olanlara iyi seyirler diyor ve bir film eleştirime daha burada son veriyorum…

 

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Gülmek İsteyen ?

Yine oradan oraya savrulduğum, yazı yazmaya vakit ayıramadığım, bir sürü şeyi yapmaya niyetlenip, yarısını kotarabildiğim bir dönemdeyim… Eski yazılarımda zaman zaman “hayatımda önemli bir dönem” olduğundan bahsediyor, kişisel tarihimde yer tutan vakalardan dem vuruyordum. Ancak hiçbir zaman şimdiki gibi bir dönemeçe girmemişim sanırım..İşte bu sebeple çok fazla kültürel,sanatsal veya sosyal aktiviteye katılamıyorum; fakat gösterime girdiğinden beri gitmek istediğim Cem Yılmaz’ın sinemalaşmış gösterisine bir şekilde kapağı attık…

 

CemYılmaz..

’98 yılına tekabül eder ilk Cem Yılmaz gösterisine

gidişim ve o yaşta yerlere yatarcasına gülerek

izleyişim..Sonrasında fırsat buldukça gösterisini seyrettim ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; ilk gençlik yıllarımda en çok güldüğüm figür olarak uzun yıllar yerini korumuştur.

Son zamanlarda belki koşturmalardan, belki de Cem Yılmaz izlerken aldığım hazzı unutmuş olmamdan dolayı hiçbir gösterisini izleyememiştim.. Sinemaya geldiğini duyunca; fırsat bu fırsat dedim ve bu ‘insanı alıp götüren’ gösteriyi seyreyledim.. Ne vakittir bu kadar seri, uzun süre ve hiçbir şey düşünmeden kahkahalar atmamıştım..Tabi ki çok güldüğüm, komik bulduğum anlar, olaylar oluyor hayatımda; (maşallah !) ama hangimiz 2 saat 20 dakika ara vermeden gülebiliyoruz günlük hayatımızda ?

Ezcümle; Cem Yılmaz’ı seviyor ve esprilerine gülüyorsanız; kendinizi bu akıl ve kalburüstü tespitlerle dolu gösteriye teslim edin..Biliyorsunuz; ‘gülmek’ insanın vücut kimyasını değiştiriyor ve seratonin (mutluluk hormonu) seviyesini arttırarak, ruh halini düzeltiyor … İyi Seyirler …

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Marduk : Sonbaharı Beklerken

‘İçimden geldiği gibi’ yazmayı özledim son günlerde..Yine rutin hayata, günlük döngüye kendimi kaptırdım; üstüne üstlük bilgisayarıma virüs de girince klavyemden dökülen sözcüklere uzak kaldım…

5 yıllık yoğun çalışma hayatının ardından verdiğim 5 aylık molayı da sonlandırıp; 2. perdeyi açmış bulunuyorum bir önceki yazımda da değindiğim gibi..  Eskisinden bambaşka bir düzende; farklı bir pencereden bakarak bilmediğim bir kulvarda çalışıyorum, öğrenmek için çabalıyorum..Rutinden sıyrılmanın dayanılmaz hafifliğini ve aynı zamanda bilmediğim bir işe başlamanın tatlı ‘risk alma heyecanı’nı yaşıyorum.

Sonbaharı Beklerken15 gündür buraya yazmaya değecek bir aktivitede bulunmadım sanmayın; mesela ağır ama güzel bir tiyatro oyunu seyrettim; “Sonbaharı Beklerken” adında.. Bu oyun Alzheimer sebebiyle 1999 yılında vefat eden İrlanda’nın meşhur yazarı Iris Murdoch’ın hayatını anlatmakta..Çolpan İlhan bu yaşında zarif bir şekilde oyunda döktürmekte..Tiyatroya gitmek niyetindeyseniz ve yakınlarınızda bir yerlerde bu oyuna rast gelirseniz; izlemenizi tavsiye ederim. Ancak ağır ve hatta zaman zaman depresif emareler içerdiğini belirtmeden geçmemeliyim..

Ülke gündemi –zaman zaman burada da dem vurduğum gibi–  iç karartıcı, üzücü, yorucu ve isyan ettirici..Buna alışmış, kanıksamış olmak pek acı..

Dünya gündemi enteresan; Maya Uygarlığı takvimi, güneş fırtınalarının döngüsü, sevgili Marduk (eski ismiyle Niburu), Şirince, Bugarach ve niceleri…

Gazeteler, televizyon kanalları, makaleler, sosyal medya ve hepsinden kaçmayı başarsanız da dost meclisleri son haftalarda gezegenlerin dizilimi, güneş fırtınası, göktaşı  ve benzeri konularda hayli hareketli..

Konu ilgimi çektiği için; yapılan röportajları, yazılan yazıları elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum..

Bu kadar vaveyla koptuğuna ve birçok bilim insanı bu konuyla haşır-neşir olduğunda göre; birtakım yansımaları olacaktır diye düşünmeden edemiyorum..Yeni bir çağa gireceğimizi, telepatik güçlerin, hissiyatların artacağını, algılarımızın açılacağını ve insanlığın gelişme göstereceğini söylüyorlar..Bakalım, hep birlikte göreceğiz gerçekte olup bitecekleri..

Hepinize bol güneşli, Marduk’suz günler…

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

…Romantik Komedya…

İş hayatına verdiğim uzunca –aslında uzunluğu tartışılır; dolu dolu 5 senelik tecrübeden sonra; her sene için 1 aycık(!) mola çok mu yani?– aranın ardından; tekrardan düzenli yaşama geçiş yaptım ve felekten çaldığım bohem aylara son verdim.

İşe başlamadan önceki son günümde tek başıma sinema keyfini özlemiş olduğumu fark ettim ve kendimi “Mükemmel Plan” (Friends with Kids) filminde buldum.

Bu filmi Jennifer Westfeldt yazmış, yönetmiş ve başrolün de üstesinden hakkıyla gelmiş. Filmin başlarında kendisine alışamasam da, sonradan ısındığımı ve role oldukça yakıştırdığımı söyleyebilirim. Sabun köpüğü, romantizmi hissettiren, bazen güldüren, azıcık hüzünlendiren, empati yaptırtan bir film olmuş “Mükemmel Plan”.

Üniversiteden itibaren çok yakın dost olan, cinsel hayatlarının ince ayrıntısından, ruh durumlarına kadar her şeylerini birbirlerine anlatan Julie (Jennifer Westfeldt) ve Jason (Adam Scott); arkadaş gruplarındaki herkesin evlenip çocuk sahibi olmasıyla birlikte düşüncelere dalar ve en sonunda birbirlerinden çocuk yapmaya karar verirler..Ama aradalarında evlilik hatta herhangi bir ilişki durumu bile olmaksızın !… Zaman zaman “Friends” dizisi havası yakalayan bir film olduğunu da ekliyor ve hemen diğer seyirliğimizden bahsetmeye başlıyorum.

Son günlerde seyreylediğim bir diğer romantik komedi türümüz ise; Sophie Marceau ile Gad Elmaleh’i buluşturan, Fransızca’nın o  buğulu ve genizden gelen aksanı eşliğinde keyifli vakit geçirten “Mutluluk Asla Yalnız Gelmez”  (Un bonheur n’arrive jamais seul) filmi idi.

Hayatını reklam müzikleri yaparak kazanan; piyano konusunda büyük yeteneğe sahip, geceleri arkadaşının caz barında bu hünerini sergileyen, hovarda bir adam olan Sacha (Gad Elmaleh) ile 3 çocuklu, kocasıyla yalnızca kağıt üstünde evli olan ve sanat galerileri ile çalışan; sempatik, anaç ve pek hoş Charlotte’u bir araya getiren tesadüfler sonucunda; bu ikilinin arasında aşk kıvılcımları titreşmeye başlıyor…

Tabi şanssızlıklar, kötü adamlar (bu filmde sorun çıkaran karakter rolü Charlotte’un holding patronu olan kocasına verilmiş. Bu koca; Sacha’nın da ekmeğini yediği reklam dünyasında namı “Kart Zampara” olarak yürümüş bir patron.)  peşlerini bırakmıyor ve ikilinin aşk hikayesi çıkmaza giriyor.

Sırf bu iki sempatik ve yüksek enerjili oyuncuyu izlemek bile insanın içini açıyor, moralini yükseltiyor. Romantizmden komedi çıkarmayı sevenler keyif alacaktır diye düşünüyorum..İyi Seyirler !

 

 

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Sizin Eviniz Kim ?

Başlıktaki soru cümlesinden de anlaşıldığı gibi; bu yazımın konusu şu sıralar beyazperde gündemini bolca meşgul eden, Özcan Deniz’in yönettiği, uyarladığı ve başrollerini Fahriye Evcen ile paylaştığı Evim Sensin adlı film.

Filmleri yorumlarken 1. yarı-2. yarı şeklinde ayırmayı hiç sevmem, bir bütün olarak bakarım; ama burada iki devre arasındaki farklılıkların altını çizmek gerekir.. Bir kere o bolca bahsedilen, ağlatan, insanın içini oyan sahnelere ilk yarıda pek rastlanmıyor, hikayenin tam oturması 2. yarının başlarına denk geliyor.

Tabi ki birçok filmde düğümler sonlara doğru çözülür, beklenmeyen olaylar en başta ortaya çıkmaz ama burada dramın yükü o kadar ağırlaşmıştı ki, ilk yarıyı seyrederken aklımdan geçen “bu hikaye romantik veya duygusal değil” düşüncesi  buharlaştı ve yoğunlaşarak seri göz damlaları halinde yanaklarımdan aktı gitti.

İskender (Özcan Deniz) ve Leyla’nın (Fahriye Evcen) arasındaki uyum, iletişim, Fahriye Evcen’in oyunculuğu ve hafıza kaybı ortaya çıktıktan sonra yaşananlar, geriye dönüşlü sahneler benim hoşuma giden öğelerdi. (Birçok yerde Fahriye Evcen’in oyunculuğu eleştiriliyor, bebek sesiyle konuşuyor deniyor..Orijinal film olan A Moment To Remember’ı değilse de, fragmanını seyrettim ve bu bile bana Fahriye Evcen’in ne kadar doğru bir seçim olduğunu hissettirdi)

Hiçbir zaman Özcan Deniz’i önyargılı şekilde eleştiren gruptan olmadım. Aksine; oyunculuk ve yönetmenlik ile ilgili eğitimi olmadığı halde; zamanını, enerjisini ve parasını bu yönde kullanıp, ortaya bir ürün çıkarmasını hep takdir ettim.

Filmde bazı eksiklikler, yüzeyde kalan diyaloglar/ayrıntılar mevcut, ancak bu gediklere pek çok yapıtta rastlamak mümkün. Ben bu tip eksiklikleri görmezden gelip, filmlerin bende yarattığı genel duygulara odaklandığım için; bu filmin beni oldukça etkilediğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Türk filmlerini, bağlılık hikayelerini, duygulanıp doya doya ağlamayı seviyorsanız, şimdiden iyi seyirler…

 

4 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Kahvaltı Sonrası Uzun Hikaye

Uzun tatil günleri geldi çattı; birçok kişi bu zamanları seyahatle değerlendirse de; azımsanmayacak bir güruh da İstanbul’da gününü gün etmeye devam ediyor.

Bu güneşli sonbahar günlerinde yapılabilecek bir dolu aktivite var; ben kendi başımdan geçen iki tanesini paylaşayım..

Ev yapımı reçelleri, bal-kaymak ikilisi, ekmek üstünde kavurma,sucuk gibi lezzetleri ve vitrinden size bağıran tatlıları-zeytin yağlıları ile; insana huzur veren, bir mahalle kafesinden bahsetmeliyim öncelikle : Kuzguncuk Pita..

Hobi olarak gurmelik yapan, boş zamanlarını güzel ve özel lezzetler bulmaya adayan arkadaşım İpek’in “gidilecek mekanlar” listesinde uzun süredir asılı duran bir yerdi burası..Kız kıza kahvaltı yapmayı planladığımız bir pazar sabahı için burayı uygun gördük ve çok da iyi bir karar verdiğimiz konusunda hemfikir olduk.

Kuzguncuk zaten semt olarak insanı Perihan Abla veya Süper Baba günlerine götüren, nostaljik ve sempatik bir yer..Pita da profesyonelce işletilen, ama amatör ruhunu kaybetmemiş bir kafe..Balları Datça’dan, reçelleri kendi yapımı ve tabaktaki her şeyin lezzeti yerinde..Ben yemedim ama yiyenler Pita ekmeği üzerinde gelen kavurmanın da çok lezzetli olduğu görüşündeler..Hal böyle olunca; Pita’ya veda ederken mutlu, huzurlu ve karnınızın tok olacağı aşikar..

Bu lezzet şöleninin ardından; tatil gününü taçlandırmak adına bir film seyretmenin keyifli olacağını düşünenler için tavsiyem ise “Uzun Hikaye” olacaktır. Filme 1 hafta önce gittim, fakat yazmak kısmet olmadı bir türlü..

Aslında uzun söze hacet yok; Kenan İmirzalıoğlu bence “Bulgaryalı Göçmen Ali” rolüne çok yakışmış, Osman Sınav konuyu pek güzel işlemiş, çekimler,  müzikler etkileyici..Neredeyse tüm oyuncular; perdede göründüklerinde “aaa” dedirten cinsten; bir nevi duayenler toplantısı diyebiliriz..Çocuk oyuncu Taha Yusuf Tan’ı da çok başarılı buldum, sevimli olmasının yanı sıra,  şahane bir oyun sergilemiş.

Birçok mecrada eleştirilen ve filme yakıştırılmayan Tuğçe Kazaz; bence olması gerektiği gibi rolünü yapmış ve göründüğü sahnelerde de sırıtmamış..Tabii bu tamamen şahsi fikrim; teknik açıdan yorum yapamam, ama beni rahatsız etmediğini söyleyebilirim.

En klişe tabirle “içinizi ısıtacak bir film” diyebilirim Uzun Hikaye için.. Hüzünlendim, güldüm, ağladım ve bozuk düzene, adaletsizliklere sinirlendim seyrederken..Bu aralar vizyonda olan filmlerin içinde en görülmeye değer olanı diye düşünüyorum..

Sağlıklı, mutlu, huzurlu, kahkahalı ve neşeli bayramlar…

3 Yorum

Filed under Kültür-Sanat, Tadı Damağımda Kalanlar

Şöhretin Bedeli

Başlıktaki sorunun cevabı birçoğumuz için farklıdır, eminim ki..Ünlü olmak için büyük arzu duyanların varlığı yadsınamaz ancak; küçük ve kapalı dünyasında mutlu olan, kimse tarafından tanınmak istemeyen kişiler de vardır bu dünyada..

İşte Filmekimi’nde sırf yer bulduğum ve zamanı uyduğu için gittiğim, dolayısıyla beklentisizce izlemeye koyulduğum Superstar filmi tam da bu konunun üzerine parmak basıyor ve hiç ummadığım şekilde gözlerimi ekrandan ayırmadığım bir 2 saat geçirmemi sağlıyor.

Gayet sıradan, naif, kendine göre huzurlu bir hayatı olan ve bir geri-dönüşüm fabrikasında çalışan Martin Kazinski; günün birinde işe giderken yaptığı rutin metro yolculuklarından birinde garip bir olayla karşılaşır..Metroda yolculuk eden insanlar durup dururken bu naif adamın ismini söylerler , hatta çığlık çığlığa bağırırlar ve fotoğraflarını çekerler.. Kazinski bu durumdan hiçbir şey anlamaz ve işler giderek çığrından çıkar. Artık bu naif adamcağzın hiçbir özgürlüğü, huzuru kalmadığı gibi; onun üzerinden medya patronları da kendilerine pay çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Filmdeki “aniden aşırı ünlü olma durumu” biraz abartılıp karikatürize edilmiş olsa da; günümüzde de bir video ile meşhur olan, her tarafta yazılıp çizilen, akabinde 1 hafta içinde unutulan pek çok karakter mevcut.

Fransa-Belçika ortak yapımı filmin yönetmeni Xavier Giannoli’nin iyi bir iş çıkardığını söylemek gerek sanırım..Teknik, sinematografik ve dramaturjik açıdan eleştiri yapabileceğim bir sinema bilgim yok; ancak başka türlü çekildiğinde biraz sıkıcı ve gergin olabilecek bir filmi, son derece ilgi çekici ve hareketli işlediği aşikar..

Ünlü olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilen ve “azıcık aşım, kaygısız başım” hayatına geri dönmek için çırpınan Martin Kazinski’nin hikayesi izlemeye değer. ” Filmin türü ne? ” derseniz; biraz karışık bir tanımlama olsa da;  “trajik melodram” diye cevaplarım.

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Roma’ya Sevgilerimle

Evet bildiniz !  Woody Allen’in son “şehir” filmi olan “To Rome with Love (Roma’ya Sevgilerle) adlı seyirliği hakkında yazacağım bugün..

New York filmleri ve Barcelona – Paris güzellemelerinden sonra; Avrupa’nın pek gözde ve sevilen İtalya şehri Roma’nın filmini yapmak istemiş Woody Allen bu kez.

En klişe tabirle; “bol bol Roma manzaraları görebileceğiniz ve neşeli, sıkılmadan seyredebileceğiniz, art arda skeçlerden oluşan bir film” açıklamasını yapabilirim bu eser için.

Woody Allen’in kadrolu oyuncusu Penelope Cruz, İtalya’nın gururu Roberto Benigni, yılların eskitemediği Alec Baldwin ve tabi ki Woody Allen gibi isimlerin perdede boy gösterdiği; popülaritesi yüksek isim ve imgelere yer veren bu filmi izlerken sıkılmadım; lakin pek fazla duyguya da gark olmadım, hislenmedim, heyecanlanmadım, gülmedim, ağlamadım..Öylece seyrettim filmi, içine fazla giremeden, kendimi kaptırmadan..

Belki o anki psikolojim buna müsade etmedi, belki de film gerçekten sabun köpüğü bir seyirlikti..Farklı farklı hikayeler mevcut; benim en çok beğendiğim bölümler; kasabadan Roma’ya gelen evli çiftin; Penelope Cruz’un canlandırdığı Anna’nın da hayatlarına sızmasıyla yaşadıkları karmaşık & komik hikaye ve Roberto Benigni’nin canlandırdığı Leopoldo’un sebepsiz meşhur olma öyküsü idi..Tabi bunda Benigni’nin muhteşem oyunculuğunun etkisi yadsınamaz.

Ez cümle; “bu filme kesinlikle gidin, kaçırmayın” gibi bir yorum yapamam elbette; ancak bu tip hareketli, koşturmalı, kafayı yormayan filmlerden hoşlanıyorsanız ve seyredecek daha iyi bir filminiz yoksa; neden olmasın ?

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Bir Eylül Güzellemesi

Eylül geldi..Çoğu kişinin en sevdiği ay, hem sıcakların artık enselerde boza pişirmediği, havanın püfürdediği; hem de halen yaz emareleri barındıran; temiz, kibar ve naif bir ay Eylül..Üstelik bu seneki Eylül’ün; kişisel tarihimde de çok büyük bir önemi var; bağlılık ve birliktelik yolunda attığımız 2. büyük adım..

Gelelim bu aralar yapmayı planladığımız aktivitelere; hem belki size de değişik bir fikir verir bu yazdıklarım..

Artık çoğu kişi tarafından bilinmesi sebebiyle bakirliği kalmayan Büyükada’nın içinde; nispeten korunaklı kaldığı söylenen bir koy “Prenses Koyu”.. Burası Prenses Koyu Otel’e de ev sahipliği yapan bir plaj aynı zamanda..

Güneşlenmek, deniz kenarında uyumak, yüzmek ve İstanbul’dan uzaklaşmadan tatil havasını yakalayabilmek için uygun bir alternatif gibi sanki; denemeye değer..Güneş enerjisine teslim ettiğimiz vücutlarımızı canlandırmak içinse; adanın balıkçılarından birinde guruba karşı meşk etmek de şahane bir kapanış olur herhalde !

Sırada her sene keyifle takip ettiğimiz; fırsat bulunca bir film bile olsa mutlak kapısını çaldığımız sanatsal aktivitemiz: FilmEkimi

İKSV tarafından düzenlenen FilmEkimi etkinliğinde; 29 Eylül-7 Ekim tarihleri arasında, Fatih Akın’dan; Brian De Palma’ya; Benicio Del Toro’dan Juliette Binoche’a; sinema dünyasının önemli isimleriyle aynı çatı altında buluşmak mümkün olacak.. Eminim çok etkileyici ve vurucu hikayelerin bulunduğu seyirlikler vardır programda..Geçen yıllardan tecrübe ettiğimiz kadarıyla; erkenden biletleri alıp yerleri garantilemek gerekiyor..

Aslında burada paylaşabileceğim birkaç şey daha var kafamda; Eylül ve sonrasına dair..Ama onları da ilerideki yazılara bırakıyorum..

Eylül’ün ve hayatın tadını çıkarabilmek temennisiyle..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Kültür-Sanat