Category Archives: Kültür-Sanat

Öteki

İzlediklerimi nicedir anlatmamışım burada, sanırım bir süredir etkileyici ve enteresan bir film izlememişim. Ta ki Richard Ayoade’nin yönettiği; Jesse Eisenberg’in başrolünü oynadığı “Öteki” (The Double) filmine denk gelene kadar…

Fyodor Dostoyevski’nin “Dvoynik” adlı romanından uyarlanan filmi ne şekilde kategorize etmem gerektiğini bilemiyorum. Psikolojik gerilim, ruhsal dram, fantastik gerilim…Bu tanımların hepsi filmde kendine yer buluyor. O kadar karanlık, o kadar sinir bozucu ve vurucu bir gerilim ki; önce Dostoyevski’ye sonra da yönetmene ve oyunculara şapka çıkarıyorsunuz.

Öncelikle; James ve Simon adlarında iki zıt karakteri bu kadar gerçekçi canlandıran Jesse Eisenberg’in adını anmam lazım. Simon; iç karartıcı dairesi ve bunaltıcı iş yeri arasında gidip gelen, zaman zaman bakıma muhtaç annesiyle ilgilenen, aşırı derecede içine kapanık ve melankolik bir karakterdir.

The Double

Hayatının en büyük eğlencesi, platonik olarak aşık olduğu ve karşı dairesinde oturan iş arkadaşı Hannah’ı (Mia Wasikowska) izlemek ve onunla konuşmaya çalışmak olan Simon; iş yerinde, sokakta, kafede her daim “görünmez adam” muamelesi görmekte, kimse tarafından sayılmamaktadır.

Derken; tam Hannah ile iletişime geçmeye ve yakınlaşmaya başladığı sırada, iş yerinde James (Jesse Eisenberg) adında, ona fiziksel olarak tıpatıp benzeyen fakat karakter olarak tam tersi biri başlar.

Simon; hayatta sahip olmak isteyip de olamadığı her özelliğin James’te olduğunu görür ve peşinde koştuğu tüm değerleri ona kaptırmanın acısı ile aklını kaybedecek gibi olur.  Çok fazla detaya girip filmin büyüsünü bozmak istemem; ancak uzun zaman sonra ilk kez bir filmi baştan tekrar izlemek istediğimi belirtmeliyim. Zira yönetmenin izleyiciye bıraktığı cevaplar ve ilk başlarda anlaşılamayan noktalar mevcut filmde. Her izleyicinin farklı yorumlayabileceği bir seyirlik olan Öteki; bence şu aralar vizyondaki en izlenesi filmlerden biri.

The Double...Filmin müziklerine de değinmeden olmaz; Simon’un iç dünyasında çalan orkestraları öyle güzel yansıtmışlar ki; bir nevi sahnelerin doruk noktasına çıkmasını sağlamışlar.  Bu filmi yukarılara taşıyan oyuncu tabi ki Jesse Eisenberg; karanlık, utangaç, nevrotik Simon’u da; eğlenceli, fırlama, zevk düşkünü James’i de tam dozunda canlandırıyor.

Pek çok sahnede içimin karardığını, çığlık atmak istediğimi itiraf etmeliyim. Bu filmin izleyicinin içini açmayacağı, aksine ruh halini olumsuz yönde etkileyeceği bir gerçek, ama çıktıktan sonra “iyi ki bu filmi seyretmişiz” dedirtti bana. Ayrıca ilk fırsatta Dostoyevski’nin ilgili romanını da okumayı düşünüyorum, bakalım…

İyi Seyirler…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Duygusal Robot : Robocop

Yok yazmayacağım. Kendimi tutacağım ve ülkede yaşanan inanılması güç olaylardan, akla hayale sığmayan gelişmelerden, haksızlıklardan dem vurmayacağım. Çünkü zaman zaman kelimelerimin kifayeti bitiyor, ifade etmekte güçlük çekiyorum.

İşbu sebeple gündemdeki olayları es geçiyorum ve kültür-sanat aktivitelerimizin sonuncusunu anlatmaya başlıyorum :

Bambaşka bir filme niyetlenmişken, tesadüfen izlemek durumunda kaldığım ama “iyi ki de bu filmi seyretmişiz” dedirten bir seyirlikti Robocop. Hepimizin az çok bildiği konuyu özetleyeyim; Alex Murphy (Joel Kinnaman), 2028 yılında Detroit’te yaşayan, çalışkan, dürüst ve iyi aile babası bir polistir. Peşinde olduğu suçluların suikastı sonucu ölümle yaşam arasındaki ince çizgiye gelir. Tam bu noktada, Amerika’nın teknoloji devi Omnicorp devreye giriyor ve doktor Dennett (Gary Oldman) yönetimindeki ekip ölmek üzere olan Alex’ten insan-robot karışımı bir varlık yaratıyorlar.

Robocop

İran’daki işgal sahneleri, politikacılar arasındaki ‘Amerika’da polisler robot mu olmalı, insan mı‘ tartışmaları, televizyoncu Pat Novak’ın (Samuel L. Jackson) robotları destekleyen, Amerika propagandası yapan konuşmaları filmin dikkat çeken yan unsurlarıydı. Çekim teknikleri ve bilim-kurguya benzer sahneleri oldukça etkileyiciydi. Özellikle Robocop’un gözünden suçlu taramalarının verildiği görüntüler enteresandı.

Jose Padilha’nın yönettiği, Joshua Zetumer ve Nick Schenk’in senaryosunu yazdığı filmin en büyük artılarının Gary Oldman, Michael Keaton ve Samuel L. Jackson gibi usta oyuncuların olduğunu söyleyebilirim. İlk kez izlediğim Joel Kinnaman; Alex Murphy/Robocop rolüne oldukça yakışıyor; eşi rolündeki Clara (Abbie Cornish) ile de pek ahenkliler.

robocop omnicorpBazı konular pek derinleşmeden, üzerine yoğunlaşılmadan geçiliyor, fakat bilimkurguyla pek aram olmamasına rağmen hiç sıkılmadığım, hatta bu tarz bir film için süresini azıcık kısa bulduğum bir film Robocop 2014.

Bence seyretmeye değer…İyi seyirler.

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Tahayyül Sanatı

Ben pek ‘hayalperest’ biri değilimdir, nadiren gerçek dünyadan kopup bambaşka rüyalara uğrarım. Hayal mahsulü seyirliklerden, bilimkurgudan, fantastik filmlerden pek hoşlanmam; dolayısıyla Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı’na giderken biraz önyargılı olduğumu itiraf etmeliyim.

Steve Conrad’ın senaryosunu yazdığı, Ben Stiller’ın ise yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği bu film; James Thurber’in 1939 yılında yazdığı bir kısa hikayeden uyarlanmış.

Walter Mitty‘Life’ dergisinin fotoğraf arşivinde çalışan ve kendi halinde bir adam olan Walter Mitty’nin (Ben Stiller) hayatındaki en büyük çılgınlığın, zaman zaman yaşadığı andan kopup, hayal aleminin sarp ve dikenli yollarında gezinmek olduğunu görüyoruz filmin başlarında.

Walter Mitty rutin yaşamından o kadar  bıkkın ki, çalışırken, tren beklerken, sevdiği kadını gördüğünde akla sığmayacak düşlerin içinde buluyor kendini ve etrafında ona seslenenleri bile duymuyor.

Özellikle belirtmek isterim ki; hayal ile gerçek arasındaki geçişler; yani normalde asla yaşayamayacağı anların ardından günlük yaşama dönüş oldukça akıcı ve inandırıcı. Zaten genel olarak filmin görselliği epey etkileyici, zira daha önce pek alışık olmadığımız ülkeleri bize gezdiriyor.

 

İş yerinde yaşadığı bir olay; Walter Mitty’nin tüm hayatını allak bullak ediyor ve hayallerinde bile göremeyeceği maceralara yelken açıyor. Filmden aldığım mesajlar; “3 günlük dünya, yaşamana bak”, “Hayal et, iste, çalış…Her şey mümkün”.

Ben Stiller’ı tebrik etmemek elde değil, şahane yönetmiş ve pek güzel oynamış. Sean Penn’in filme büyük katkısı var; ‘konuk oyuncu’ kategorisinde sayılabilir, ama bulunduğu sahneleri ihya ediyor her zamanki gibi.   Shirley MacLaine, Adam Scott, Kathryn Hahn, Patton Oswalt ve Kristen Wiig de rollerine oldukça yakışmışlar, renk katıyorlar. Filmin ardından neredeyse 15 dakika süren bitiş jeneriğini şaşkınlıkla seyrettim, sanırım gördüğüm en kalabalık film ekibiydi.

Uzun lafın kısası; enteresan, yüksek tempolu, çok emek harcandığı belli ve tavsiye edebileceğim bir film Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı.

Kıssadan hisselenmeli miyim acaba ?  Malum; hayat bir şeyleri ertelemek için çok kısa. Gerçi bazen tahayyül etmek, gerçeğini yaşamaktan daha çok keyif verir ya da müşkülpesent insanoğlu yetinmez, ona ulaşınca öbürünü ister.

Ama yine de, ‘yapamam, beceremem, ben neyi değiştirebilirim ki’ gibi umutsuz ifadelerden ziyade, istedikten ve çabaladıktan sonra birçok şeyin mümkün olabileceğini düşünmekte fayda var.

 

Ben Stiller in Walter Mitty

 

 

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Hadi Öldürsene Canikom

Bir süredir sadece sinema ile sınırlanan sanatsal faaliyetlerimizi biraz canlandırdık ve Aziz Nesin’in yazmış olduğu, Haldun Dormen’in yönettiği “Hadi Öldürsene Canikom” adlı oyunu seyreyledik.

Tiyatro Ayna bünyesinde sergilenen bu oyunun başrolünde, aynı zamanda Ayna’nın kurucusu olan Dilek Türker oynuyor. Ona eşlik eden isimler ise Tiraje Başaran ve Ayberk Attila.Bu piyes daha önce farklı tiyatrolarda, başka oyuncular tarafından da sahneye konmuş ve her oynandığında seyirciden ilgi görmüş.

Oyun;kocaları vefat etmiş  2 dul kadının hikayelerini anlatıyor. Eski bir generalin karısı olan Siyen (Dilek Türker) ve kocasıyla yalnızca 3 ay evli kalan Diha (Tiraje Başaran) yan yana evlerde oturmakta ve birbirlerinin yalnızlıklarını gidermektedirler. Siyen, günlerini kocasının duvarda asılı fotoğrafı ile konuşarak, zaman zaman onunla didişerek geçirmektedir. Diha ise kendine gelen (!) aşk mektupları ile avunmaktadır. Günlerden bir gün, sapık bir seri katilin dul kadınlara tebelleş olduğu, evlerine girdiği kadınlara tecavüz ettikten sonra boğarak öldüren bir adamın haberini duyarlar radyoda.

Bu haberi takiben yaşadıkları gel-gitler, yalnızlıkları, bir erkekle birlikte olmaya duydukları özlem trajikomik bir dille anlatılıyor ve yer yer güldürüyor da. Ancak beni diyaloglardan ziyade Dilek Türker’in oyunculuğu ve tavırları etkiledi diyebilirim.

Hadi Öldürsene CanikomOyunu iyi veya kötü diye yorumlamam biraz zor, fakat hikayeyi Aziz Nesin yazmış olduğundan olacak; biraz fazla beklenti ile gittik bu oyuna. Belki de bu piyesi tiyatro sahnesinde izlemeden, kitaptan okumuş olsam, daha lezzetli bir tat bırakabilirdi zihnimde. Ayrıca oyunun 2. perdesinde gereğinden fazla uzun tekrarlar, sahneler mevcut. Belki bunlar da biraz daha kısa ve vurucu şekilde anlatılabilirdi.

Şu detayı belirtmemde fayda var; Aziz Nesin 1990 yılında Dilek Türker için bir oyun (Bir Zamanlar Memleketin Birinde) yazmış ve Dilek Türker bu oyunu sahnelemek için Avrupa’dan Türkiye’ye dönerek Tiyatro Ayna’yı kurmuş.  Bu oyunu sahnelemekteki amacı da; Aziz Nesin’e olan vefasını göstermek ve aynı zamanda Nesin Vakfı’na destek olmakmış.

Tiyatrocuların hep dedikleri gibi; “Perde hiç kapanmasın!”… İyi Seyirler…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Güney Turu

Ne zamandır yazmak isteyip de fırsat ve güç bulamadığım dönemlerden biri…Farkettim ki; Cumhuriyet Bayramımızı, ülkeye dair gözlemlerimi, kutlama esnasındaki hislerimi yazmamışım. 90. yılını idrak ettiğimiz cumhuriyetin gerçekten hakkının verildiği, demokrasinin klişe bir kelime olmaktan çıkıp, tam manasıyla yürürlükte olduğu, ‘polislik’ kisvesi altında insanları döven, öldüren, gençlerin gözünü oyan canavarların, 10 Kasım’da Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret etmeye cesaret edenler ile halka ‘gavat’ demeye cüret edenlerin gerekli cezayı aldığı bir ülke temenni ediyorum ve güzel şeylerden bahsetmek için, gezi yazıma başlıyorum…

Kuzenimin düğünü vesilesiyle yarı memleketim İskenderun’a yolumuz düştü geçen hafta..Ailece bir arada olmayı ne kadar özlemişim; birlikte uzun sofralara oturmak, gülerek, bağıra çağıra sohbet etmek, doya doya hasret gidermek için neden bu kadar bekliyoruz bilemiyorum.. Ayrı şehirlerde olunca bir araya gelmek pek kolay olmuyor, hele belli yaşları geçtikten ve anneanne-dede kuşağı vefat ettikten sonra…

Daha önce Antakya ve İskenderun gezimden bahsetmiş, gittiğimiz yerleri yazmıştım. (bkz. Antakya yazısı) Bu kez rotamıza farklı yerleri de ekledik ve Antakya’nın meşhur Harbiye bölgesine uğradık. Aşağıdaki manzara eşliğinde, Kervan lokantasında  yediğimiz humus ve yoğurtlu patlıcanı, yanında gelen sıcacık pidenin lezzetini nasıl tasvir edeyim, bilemiyorum. (Çekmeyi unuttuğum için aşağıdaki fotoğrafı tripadvisor.com.au sitesinden aldım)

HarbiyeBu bölgede, Antakya’nın meşhur ipekçilerinin de bulundu caddeyi ve dükkanları gezmeniz, şelaleye karşı lezzet patlaması yaşamanız mümkün.

Antakya’nın Uzun Çarşı’sı malum, gezmeden dönmek olmaz. Ama yolunuz düşerse mutlaka eski bir sabun fabrikası olan Savon Otel‘e uğrayın, daracık sokaklar arasında gezinin, evlerin arasında konuşlanmış ufacık kiliseleri görün, Affan Kahvesi‘nin arka avlusunda Haytalı tatlısını yiyin ve duvarında asılı olan “Haytalı asla Bici Bici değildir” yazısını okuyun, süvari denen ve çay bardağında gelen Antakya kahvesini için, Uzunçarşı’nın içindeki Çınaraltı’nda Yusuf Amca’nın künefesini yiyin ve kendinizi Antakya’nın etkileyici yöreselliğine teslim edin.

(Not: Uzunçarşı’daki Pöç Kasabı’na uğrayıp, aşağıdaki tepsi kebabını yanında ayranı ile birlikte yemeyi ihmal etmeyin) (Fotoğrafı Pöç Kasabı‘nın sitesinden aldım)

pockasabi

Gelelim Kahramanmaraş turumuza.. Sadece birkaç saatliğine uğradığımız Maraş’ın benim için ailevi değeri çok büyük, o yüzden pek objektif olamayabilirim. Bana göre güneyin sıcaklığını doyasıya hissedebileceğiniz, bozulmamış, ama aynı zamanda oldukça gelişmiş bir şehir Maraş..

Çarşısını, tüm şehri altınıza seren Seyir Tepesini, Trabzon Caddesi’nde bulunan Akif Şekerleme’cisini (Fıstık ezmesi mutlaka tadıla!) görün; ayrıca 41 yıllık Küçükev Lokantası’nda içli köfte ve kuru patlıcan dolması yiyin. (Yine çekmeyi unuttuğum için aşağıdaki fotoğrafı Küçükev Lokanta‘sının sitesinden aldım)

Küçükev Lokanta

Her gittiğimde yeni bir his, yeni bir yer veya lezzet keşfediyorum memleket dolaylarında. Aslında daha bahsedilecek, gidilecek o kadar fazla yer var ki…Ama hepsini bir blog sayfasında anlatmak pek mümkün değil..

Hepinize iyi gezmeler, güzel lezzetler…

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Kültür-Sanat, Mutluluğun Tarifi : Yemek

Mavi Jasmine

İzleyeli epey vakit olmasına rağmen bir türlü kaleme alma fırsatı bulamadığım, fakat halen dimağımda canlı duran bir film olan Blue Jasmine’i anlatacağım bu kez. En etkilendiğim, hislendiğim Woody Allen filmi diyebileceğim bu seyirliği bu denli favori yapansa, elbette perdede yağ gibi kayan Cate Blanchett…

Yaşadığı hayatın yapmacıklık ve riya kokan taraflarını görmezden gelerek, sahtekar kocasının ona sunduğu ‘muhteşem’ hayatı, zenginliği yaşamayı tercih eden; tüm bunları kaybettikten sonra benliğini, aklını yitiren kadını öyle güzel oynuyor ki; Jasmine’e (Cate Blenchett) kızamıyorsunuz.
Blue
Çünkü seyirciye geçirdiği gerçeklik hissi çok güçlü; insanoğlunun zaaflarını, nefsine hakim olamayışını ve yükselme hırsını birebir suratınıza çarpıyor. Üzülüyorsunuz, çünkü bu hayattaki en can acıtıcı durumlardandır “ne oldum değil, ne olacağım” vaziyeti.

Jasmine; evlatlık olarak büyümüş, kendini her zaman üvey kardeşinden üstün ve elit görmüş, Hal (Alec Baldwin) ile evlenmek için okulunu bırakarak zenginlik dolu hayata merhaba demiştir. Partiler, lüks evler, düşünülmeden harcanan para madalyonun görünen yüzüyken; diğer yüzde aldatma, dolandırıcılık ve hüsran vardır.

Tepetaklak olan hayatı ile parıltılı geçmişi arasında gidip gelen sahneler son derece iyi kurgulanmış, izlerken Jasmine ile birlikte geçmişe gidip, düşüşünü onunla yaşıyorsunuz. “Ne kadar tepeye çıkarsan, düşüşün o denli sert olur” düsturumu kanıtlarcasına kuvvetli oluyor yaşadıkları.
Cate Blenchet
Ve evet; aynı ‘gerçek hayattaki’ gibi onu bağrına basan, geçmişinde yer açmadığı, beğenmediği kız kardeşi oluyor. Kız kardeş Ginger (Sally Hawkins) ve sevdiği adam Chili’ye (Bobby Cannavale) ayrıca tebriklerimi iletiyorum, şahane doğal ve tamamlayıcı oynuyorlar. Jasmine’in tüm hırçınlığına, soğukluğuna ve kibirine karşın; kardeşinin naifliği, iyi niyeti ve kalenderliği müthiş bir tezat yaratıyor.

Woody Allen, beklentileri karşılıyor; hareketli, geçişleri kuvvetli, zeki kurgulanmış ve insanın bir yerden bam teline dokunabilen bir seyirlik sunuyor seyirciye..
Hayat bazen çok acımasız olabiliyor.

İyi seyirler…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Yalova’dan İznik’e

Hep hayalim olan bir yolculuk türünü bu bayramda gerçekleştirmek kısmet oldu..Nereye gideceğimizi, nerede ne kadar kalacağımızı bilmeden yola çıkmak ve canımızın istediği şekilde rotamızı belirlemek.. Modern zamanın her daim planlı insanları için ne büyük lüks!

Uzun bayram tatilini fırsat bildik ve yapılacak işleri, ziyaretleri, ritüelleri tamamladıktan sonra atladık bir akşam feribota, ver elini Yalova.. İstanbul’dan deniz yoluyla yapılabilecek en yakın seyahat olduğundan burayı seçtik ve 1 saat içinde valizimizi hazırlayarak kendimizi Yalova iskelesinde bulduk.. Sora sora iskelenin çok yakınındaki marinaya ulaştık ve yanyana dizili lokantaların içinden Altın Balık’ı seçtik. Yediğim en iyi karidesi, çok lezzetli sapsarı kalamarlar tavayı, taptaze mezeleri ve güleryüzlü personeli görünce doğru tercih yaptığımızı anladık.

IMG00251-20131016-2215

Nerede kalmamız gerektiği konusunda bilgi alarak termal bölgeye doğru yola çıktık ve minibüsle yaklaşık 15 dakika sonra oteller bölgesine ulaştık..Gökçedere Köyü’nde bulunan yaklaşık 10-12 otel/motele sorduktan sonra nihayet bir üst köy olan Üvezpınar’da bir otelde yer bulabildik. Mecbur kaldığımız için konakladığımız bu otelin (!) odalarında havlu bile yoktu, ama biz macera arıyoruz ya, bunlar bizim keyfimizi kaçıramazdı!

IMG00268-20131017-1439 Sabah müthiş orman havasını ve sessizliği içimize çektikten sonra; Yalova’nın en görülesi yeri olan termal bölgeyi, Atatürk’ün de konaklamış olduğu Termal Otel’i ve şifalı suların olduğu kaplıcaları gezdik. İnanılmaz kalabalık bir güruh, yağmur yağmasına rağmen açık şifalı havuza giriyorken; biz de mideye iyi gelen sudan içtik, gözlerimize ‘göz suyu’ damlattık ve memba kayalığında nefes alıp verdik.

Bu bölgenin doğası bir harika, sonbahar mevsimi ise kızıla çalan ağaç yapraklarını, yeşilin binbir tonunu görmek için idael.

 

Yalova maceramızı sonlandırmak üzere minibüse atladık ve rotamızı çini diyarı İznik’e çevirdik. Burada bir önceki macerayı unutmak için otelimizi önceden ayarladık ve göl kenarındaki Grand Belekoma Oteli’ne yerleştik. İznik gölünün lezzetli yayın balığını yedikten sonra şehri keşfe çıkmak istedik. Ancak hem yağmur hem de geç saat sebebiyle çok hareketsiz ve sessiz bir ilçe ile karşılaştık. İznik’te bu mevsimde belli bir saatten sonra yapılacak pek bir aktivite olmadığını söyleyebilirim.

Ertesi gün ise meşhur çinicileri, Ayasofya Camii’ni, Süleymaniye Medresesi’ni gezip, birkaç hatıra alarak yolculuğumuzu tamamladık. İznik oldukça sakin, dinlendirici ve göl kenarında yapılacak yürüyüş ile keyif verebilecek bir ilçe; ancak 1-2 günlük bir seyahat burası için yeterli olacaktır.

Geçmiş bayramınız kutlu olsun…

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Kültür-Sanat

Katil Avı

Yine bir Filmekimi, yine bilet bulunamadığından zoraki seçilen ve sırf saati uyuyor diye gidilen ve fakat oldukça çarpıcı, vurucu, aynı zamanda sinir bozucu bir film; Katil Avı. Bu sene de geleneği bozmadık ve son dakikada yer bulabildiğimiz tek filme bilet alıp şansımızı denedik. Sonuç: Enteresan ve tokat gibi bir konu çerçevesinde ilerleyen Japon menşeili kaydadeğer bir seyirlik.

Takashi Miike’nin yönettiği, orijinal adı Wara No Tate olan ve Kazuhiro Kiuchi’nin eserinden uyarlanan bu film; oldukça etkileyici bir konu olan çocuk tecavüzü ile açılışı yapıyor ve aslında en başından nasıl bir film olacağının sinyalini veriyor. Ruh hastası çocuk tecavüzcüsü Kunihide Kiyomaru’yu canlandıran Tatsuya Fujiwara’yı rol kabiliyetinden ötürü tebrik etmek gerek, zira yolda görseniz parçalamak isteyeceğiniz türden bir karakter yaratmış. Kiyomaru’nun tecavüz ederek öldürdüğü 7 yaşındaki küçük kızın milyarder dedesi; katili öldürene oldukça yüklü bir para vaat eder ve tüm Japonya bu psikopatı öldürmek için seferber olur.

Koruma polisleri Mekari (Takao Ohsawa) ve Shiraiwa (Nanako Matsushima) ile ekibi; bu caniyi sağ salim Tokyo mahkemesine teslim etmekle görevlendirilirler ve bu çok zorlu yolculuk sırasında kendileriyle defalarca çelişirler.. “Milyarlık ödüle konmak isteyen halkın karşısında durarak bir ruh hastasını canlarını pahasına korumalılar mı yoksa bu adamı öldürüp parayı kendileri mi almalı” ikilemi, para için görevini, mesleğini satanlar, dürüstlük timsalleri ve daha neler neler..

Wara No Tate

Bol aksiyon soslu, katilin sapkınlığı ve kötü niyetleri karşısında insanın kanını donduran, hayatta para için her şeyini verenler olduğu gibi; dürüstçe ilkelerine bağlı olanların da bulunduğunu vurgulayan, enteresan bir film Katil Avı.. Zaman zaman “o polisin yerinde olsam bu psikopata yapacağımı bilirdim” dedirten sahneler mevcut. Sözün özü; değişik ve vurucu bir seyirlik arıyorsanız; Katil Avı’nı deneyebilirsiniz.

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Vizyondan…

Başlıktan da sezilebileceği üzere; en son izlediğim 2 filmden bahsetmek istiyorum bugün.. Filmlerin ilki; Denzel Washington ve Mark Wahlberg’in başrollerde olduğu, aksiyon soslu, derin devlet işlerini anlatan “Zorlu İkili” (2 guns) …

Uyuşturucuyla mücadele, yani narkotik departmanının tecrübeli ajanı Bobby (Denzel Washington) ile Amerika ordusunda görevli deniz subayı Stig’in (Mark Wahlberg) birbirlerinden habersiz olarak gizli göreve atanmaları çerçevesinde gelişen olayları konu edinen filmin büyük kısmını adrenalin seviyem yüksek ve keyif alarak izledim. Başrollerin bunda elbette etkisi büyük, ancak bu ikilinin amirleri, Bobby’nin uzatmalı aşkı Deb (Paula Patton) ve özellikle çökertmeye çalıştıkları uyuşturucu kartelinin başı Papi Greco (Edward James Olmos) da başarılı karakterler çizerek filmi sürükleyip götürüyor.

Zorlu İkili Denzel Washington ve Mark Wahlberg’in uyumu, karakterleri yansıtma başarıları tartışılmaz, ancak ‘kötü adam’ Earl rolündeki Bill Paxton’a ayrıca alkışlarımı göndermek ve çok başarılı karakter oyunculuğu hasebiyle tebrik etmek isterim.. Bana nedense Tarantino’nun ‘Inglorious Basterds’ filminde Hans Landa rolüyle belleğimde yerini alan Christoph Waltz’in gaddar hallerini hatırlattı..

Bolca hareketli sahne, gerilimli anlar, devlet ve orduda sümen altı edilen olaylar, aşk üçgenleri ve “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” temalı sağ gösterip sol vurmalar mevcut bu filmde.

Keyif alarak seyredeceğinizi tahmin ediyorum ve bu filme 10 üzerinden 7.8 veriyorum.

Diğer filmimiz ise  ‘Genç Çıraklar’ adıyla vizyonda kendine yer bulan “The Internship”… Bu tür filmlerin gedikli oyuncusu Owen Wilson ve Vince Vaughn’un başrollerinde olduğu bu seyirlik tam anlamıyla bir Google reklamı ve organizasyonu olarak beynimize işleniyor.

Birlikte çalıştıkları satış temsilciliği işlerini kaybeden Nick (Owen Wilson) ve Billy (Vince Vaughn) ne yapacaklarını bilemedikleri bir anda Google’ın stajyer aradıklarını öğrenirler ve bilgisayar programcılığı, yazılım, sanal dünya gibi konularda hiçbir tecrübeleri olmadığı halde başvururlar. Nasıl olduğuna kendilerinin bile şaşırdığı şekilde staj programına alınmalarıyla hayatları boyunca unutmayacakları bir yaz dönemine başlamış olurlar.

Stajyerler arasında seçim yaparak en başarılı grubu işe alacak olan Google’ın büyülü çalışma ortamının arkasında anormal hırslı ve kulaklarından zeka fışkıran öğrenciler olduğundan, Nick ve Billy bu ekibe uyum sağlamakta zorlanırlar.

Takım çalışması ve hayattan zevk alma konularında satır aralarında mesajlar veren filmin çıtır çerezlik ve eğlencelik bir yapım olduğunu söyleyebilirim. Ama bu yorumumdan “izlemeye değmez” anlamı çıkmamalı, zira film çıkışında biz çok keyifliydik.

Gerçekten de hayatta ne iş olursa olsun keyif alınmadan yapılamayacağını düşünürüm ben ezelden beri.  İş ya da okul fark etmez, meşgul olduğu işi dünyanın en önemli konusu zanneden, takım ruhundan anlamayan, başarı uğruna her yolu mübah sayan insanlarla pek uyuşamadım hayatım boyunca.

InternshipNick ve Billy göreceli anlamda ‘vasıfsız’, günümüz genelgeçer bilgi ve kültür seviyesinden aşağıda gibi gösteriliyorlar, fakat tahmin edilebileceği gibi; hayatta başarılı olmak için bu ‘vitrin’ özelliklerden ziyade başka önemli olguların olduğunu, onların yitirilmemesi gerekliliğine değiniyorlar.

Sahneler akıcı ve eğlenceli olduğundan, sıkılmadan izlenebilecek bir film “The Internship”..

Neşelenmek, gülmek ve biraz hayatın ciddi yüzünden sıyrılmak için seyredebilirsiniz bu filmi.

Keyifli seyirler…

Not 1: Fotoğrafları IMDB sitesinden aldım.

Not 2: The Internship filminde ‘Chetty’ rolündeki Aasif Mandvi’yi rolüne pek yakıştırdım. Belirteyim.

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Masal Müfettişi

Bana uzunca gelen bir aradan sonra; yeniden bir etkinlik sonrası “Bunu mutlaka yazmalıyım” diye geçirdim içimden ve oturdum klavyenin başına, büyük usta Ferhan Şensoy’un son oyunu “Masal Müfettişi”ni anlatmaya…

Ferhan Şensoy; çocukluğumda önemli bir yeri olan, eserlerini elimden geldiğince takip etmeye çalıştığım bir usta olduğundan; zaten oyununa belli bir beklentiyle gittiğimi söylemeliyim. Ortaoyuncular’ın şahane atmosferli tiyatro salonundan içeri girdiğim ve Şensoy’un kendine has “oyunumuz başlamak üzeredir” anonsunu duyduğum andan itibaren; beklentimin boşa çıkmayacağını hisseder gibi oluyorum…

Masal Müfettişi -Oyun bildik Ferhan Şensoy dilinde;  ancak bu sefer çok daha sert, cesur ve aleni.. İnce taş atmalar, satır aralarında afişe etmeler de var elbet ama, artık canına ne denli tak ettiğini belli edercesine, haksızlıklara, adaletsizliklere ayan beyan göndermeler, dokundurmalar insana “helal olsun” dedirtiyor. Ezbere bildiğimiz masalları, geçmiş ile günümüz arasında öyle güzel harmanlıyor ve önümüze sunuyor ki; seyircinin ezberi bozuluyor.

Zaman zaman göndermeler ve taş atmalar, kimi seyircilerin alkışlarıyla kesiliyor. “Acaba bu alkışları duyunca ne düşünüyor Ferhan Şensoy” diye geçiriyorum aklımdan.

La Fontaine karakteri, bence oyunun mihenk taşlarından..Canlandıran Elif Durdu’nun enerjisine, yeteneğine, aksan ve ses oyunlarına gıpta etmemek imkansız…Ali Çatalbaş zaten yılların yetenekli tiyatrocusu.. Serap Günaydın, Pınar Alsan ve Orkun Akyıldız da gayet başarılı şekilde oyunu kotarıyorlar..

Oyunun bir diğer özelliği de; Ferhan Şensoy’un sahneyi kızı M. Ferhan Şensoy ile paylaşıyor olması. Küçük Ferhan Şensoy ilk tecrübesi olmasına rağmen asla sırıtmıyor, aksine deneyim kazandıkça daha da başarılı olabileceğini gösteriyor.. Baba-kız aynı sahnede oynamak çok enteresan bir duygu olmalı…

Oyunun hareketli ve masalsı dekorunun da diğer kızı Derya Şensoy’a ait olduğunu belirteyim ve ezcümle; Ferhan Şensoy’u seviyorsanız bu oyunu kaçırmayın diyerek yazımı noktalayayım…İyi Seyirler…

masal-mufettisi-orta-oyuncular

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat