Category Archives: Kültür-Sanat

Bir Eylül Güzellemesi

Eylül geldi..Çoğu kişinin en sevdiği ay, hem sıcakların artık enselerde boza pişirmediği, havanın püfürdediği; hem de halen yaz emareleri barındıran; temiz, kibar ve naif bir ay Eylül..Üstelik bu seneki Eylül’ün; kişisel tarihimde de çok büyük bir önemi var; bağlılık ve birliktelik yolunda attığımız 2. büyük adım..

Gelelim bu aralar yapmayı planladığımız aktivitelere; hem belki size de değişik bir fikir verir bu yazdıklarım..

Artık çoğu kişi tarafından bilinmesi sebebiyle bakirliği kalmayan Büyükada’nın içinde; nispeten korunaklı kaldığı söylenen bir koy “Prenses Koyu”.. Burası Prenses Koyu Otel’e de ev sahipliği yapan bir plaj aynı zamanda..

Güneşlenmek, deniz kenarında uyumak, yüzmek ve İstanbul’dan uzaklaşmadan tatil havasını yakalayabilmek için uygun bir alternatif gibi sanki; denemeye değer..Güneş enerjisine teslim ettiğimiz vücutlarımızı canlandırmak içinse; adanın balıkçılarından birinde guruba karşı meşk etmek de şahane bir kapanış olur herhalde !

Sırada her sene keyifle takip ettiğimiz; fırsat bulunca bir film bile olsa mutlak kapısını çaldığımız sanatsal aktivitemiz: FilmEkimi

İKSV tarafından düzenlenen FilmEkimi etkinliğinde; 29 Eylül-7 Ekim tarihleri arasında, Fatih Akın’dan; Brian De Palma’ya; Benicio Del Toro’dan Juliette Binoche’a; sinema dünyasının önemli isimleriyle aynı çatı altında buluşmak mümkün olacak.. Eminim çok etkileyici ve vurucu hikayelerin bulunduğu seyirlikler vardır programda..Geçen yıllardan tecrübe ettiğimiz kadarıyla; erkenden biletleri alıp yerleri garantilemek gerekiyor..

Aslında burada paylaşabileceğim birkaç şey daha var kafamda; Eylül ve sonrasına dair..Ama onları da ilerideki yazılara bırakıyorum..

Eylül’ün ve hayatın tadını çıkarabilmek temennisiyle..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Kültür-Sanat

Kuledibi, Hissiyatlarım, ‘Gündem’

Şehrin en tarihi ve karizmatik yerlerinden biri olan Galata’ya yolum düştü dün; amacımız gezmek değil; Kuledibi Göz Hastanesi’ni ziyaret etmekti. Fırsattan istifade ettim; tarihin tozlu sayfalarından fırlamış gibi duran bohem Galata sokaklarındaki küçük tasarım dükkanlarını, eski binaları ve yeni açılan mekanları seyr-ü sefa eyledim.

Kuledibi’nde tam teşekküllü bir göz hastanesi bulunduğunu,  tam isminin “Prof. Dr. N. Reşat Belger Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi” olduğunu ve devlet hastanesi statüsünde hizmet verdiği için, emeklilere ücretsiz tedavi imkanı sunduğunu biliyor muydunuz ?

Örneğin göz tansiyonu gibi hassas ve kolayca tespit edilemeyen göz rahatsızlıklarının tetkikleri için; çoğu hastane ve muayenehanede bulunmayan cihazlar burada mevcutmuş. . Ben de bunları; göz tansiyonu hastası olan annem vesilesiyle öğrenmiş bulunmaktayım. Yeri gelmişken buraya da yazmak istedim; belki internetten bu konuyu aratan birilerinin işine yarar..

Galata Kulesi’nin etrafı cıvıl cıvıl kaynıyordu her zamanki gibi; ama bulunduğumuz saat itibarıyle ağırlık turistlerde ve esnaftaydı. Önce kulenin yanındaki kahvede soluklandık; sonra da emektar Konak Pastanesi’nin Galata şubesine uğramak istedik..Ancak Nişantaşı’nın gülü Konak’ın; Galata şubesindeki pastane kısmını kapatmış olduğunu gördük..(Manzarası pek güzel kafe kısmı halen açık)

Sonra kendimizi, moda-takı tasarımcılarının dükkanları ve kafelerle bezenmiş Galata sokaklarına attık..Esnaf dükkanların önüne konuşlanmış, geleni geçeni seyrediyordu..Meşhur Doğan Apartmanı’nın önünden geçerken binanın güzelliği karşısında dayanamayıp fotoğrafını çekiverdim.

Uzun zaman buralarda gönlümce gezme fırsatım olmamıştı; geçen hafta Çukurcuma, bu hafta da Galata derken; kendimi şehri yeniden keşfe çıkmış bir gezgin gibi hissettim.. Sanırım işi bırakmış olmanın getirilerinden biri de bu..

Yazıyı bitirirken nedense aklıma Can Yücel’in “Farkında Olmalı İnsan” adlı şiirinin son dizeleri geldi..

Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür…

O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür….

(Bu yazının yazının kategorisini seçerken “Gündem Dışı” kutucuğuna tıklayınca fark ettim ki; aslında gündemdeki rezalet ve insanlık dışı olaylarla ilgili yazmayı istediğimde çoğu zaman kendimi durduruyorum.. Bazen başarılı olamıyorum ve  adalet/hukuk sisteminin bitikliğine, yozluğuna karşı içimden yükselenleri klavyeye döküyorum. [bkz. Haberler yazım] Bugün ve dün yine bir dolu utanç kaynağı haber okudum, seyrettim..Neyi neresinden tutacağımı, yazacağımı dahi bilemiyorum.. Yazık gerçekten.)

5 Yorum

Filed under Gündem Dışı, Kültür-Sanat

Joker Olmadan Asla !

Başlıktan da sezildiği gibi; Christopher Nolan’ın Batman serisinin son perdesi olan “The Dark Knight Rises – Kara Şövalye Yükseliyor” filminin etkisindeyim..

Üçlemenin ilk halkası olan “Batman Begins – Batman Başlıyor” filmini seyredemediğim için; ikinci halka olan “The Dark Knight – Kara Şövalye” ile kıyasladım ben de birçok izleyici gibi..

Artık aramızda olmayan muhteşem oyuncu Heath Ledger’ı arıyor gözüm ister istemez…Nerede onun yarattığı zeki, kötülerin kötüsü, şam şeytanı, fırlama ve eğlenceli Joker karakteri, nerede izbandut, hödük ve ne amacı olduğu belli olmayan saçma Bane maskelisi.. 2. filmi çok beğenmiş olmamda neredeyse tamamen Joker karakterinin payı olduğunu söyleyebilirim.

 

Bu yazdıklarımdan; 3. filmden benzer hazzı almadığım izlenimi çıkmasın; zira koltuğa mıhlandığım ve görsel şölene, kurguya hayran kaldığım bir seyirlikti diyebilirim “Kara Şövalye Yükseliyor” için.. Ama işte Heath Ledger’in o lezzetli Joker’ini izledikten sonra ne Bane ne de Batman  bana aynı tadı vermiyor..

   

 

 

 

 
Muhteşem bir emek verildiğini hissediyorsunuz filmi seyrederken; oyunculuklar, aksiyonlar, zaman zaman felsefik çıkarımlar ve insanın kanını donduran hapishane sahneleri.. 3 saat boyunca seyircinin gözünü perdeden ayırmasına olanak tanımayan bir film bu, yarattığı heyecan karşısında şapka çıkartmak ve filmin, yönetmenin, senaristin, oyuncuların hakkını teslim etmek gerekiyor.

Ama yine de, Heath Ledger olmadan, Joker olmadan bu serinin tadı tam manasıyla çıkmıyor..

 

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Çukurcuma – Heirloom

Bugün bir anda kafamda bir şimşek çaktı ve uzun zamandır yapmak istediğim Çukurcuma turumu gerçekleştirmeye karar verdim..Antikacılar, yokuşlu sokaklar, eski dükkanlar arasında bir turist gibi dolaşırken; yolum çok enteresan bir mekana düştü: Heirloom adında bir butik işletme..

Türkçesi Yadigar olan bu mekanı “otel” olarak adlandırmak mümkün değil; çünkü burası tamamen farklı bir mantık güdülerek açılmış..Gidip görmeden tam olarak anlamak ve anlatmak kolay değil; elim yettiğince tasvir etmeye çalışayım o halde..

1902 yılında yapılmış bir şaheser bina düşünün..Bu binayı o yıllarda yapan Michel Bey; ailesi ile birlikte çok güzel ve varlıklı zamanlar geçiriyor, ancak mübadele döneminin zorlukları bu aileyi derinden etkiliyor ve çöküş yılları başlıyor..Ailenin kalan son ferdine ulaşan Dilek Hanım ve Kardeşi Ender Bey; akıllarındaki düşünceyi hayata geçiriyorlar ve Heirloom adlı bu enteresan mekanı misafirlerine sunuyorlar..

Benimsedikleri düstur;  o evde yıllar boyu yaşanan tarihin bıraktığı dokuya ellerinden geldiğince az dokunmak ve aynı zamanda çevreyi de mümkün olduğunca korumak.. Kimyasal, zararlı, yapay hiçbir maddeye rastlayamıyorsunuz Heirloom’da..Sahibesi Dilek Hanım ile uzun uzun sohbet ettik o şirin bahçede, bana tüm odaları tek tek gezdirdi, herbirinin hikayesini büyük bir heyecanla anlatarak..

Odalardaki çalışma masaları farklı ağaçlardan yapılmış..Dilek Hanım tüm ürünlerin geri dönüşümlü olmasına özellikle dikkat ettiklerini, bu sebeple masaların üzerine vernik dahi sürülmediğini anlattı bana..Misafirlere yiyecek ve içecek ikram ederken kullandıkları ve aynın zamanda satışa sundukları çok sempatik ahşap objelerin de; izin alınmak suretiyle ölmüş zeytin ağaçlarından yapıldığını ve onların da üzerine sadece zeytin yağı sürüldüğünden bahsetti.

Doğaya ve tarihe saygıları her detayda hissediliyor zaten Dilek Hanım ve Ender Bey’in.. Düşünsenize; binadaki eski merdivenleri bozmamak için, girişte ayakkabılarınızı dahi çıkarmanız gerekiyor.. İşte böyle enteresan bir yer Heirloom.. Daha detaylı bilgi için gazetede yayımlanmış yazıyı burada bulabilirsiniz.. Bu arada; Çukurcuma’ya gitmişken; antikacıları gezmeyi unutmayın.. Güzel günler, mutlu gezmeler..

2 Yorum

Filed under Enteresan Deneyimler, Kültür-Sanat

… -cek, -cak …

Yapılacak o kadar çok şey var ki..Okunacak bir yığın kitap var mesela..Çocukluğum ve ilk gençliğimde bazı geceler sabaha dönerken, annemin “haydi bırak kitabı da yat artık” uyarısı ile bile bırakamazdım kitabı..Fakat  önce üniversite; sonra da iş hayatı ile birlikte pek sevdiğim kitap dünyasından yavaş yavaş koptum.. 1.5 ay önce işi bırakmamla beraber; yapmak isteyip de zaman/fırsat/motivasyon bulamadığım işlerle uğraşma isteği uyandı bende..

Lakin bu sefer de bir boşluk, tembellik, “amaan nasılsa çok vaktim var, istediğimi yapabilirim” hissiyatı ile erteleme hasıl oldu bana.. Diyorum ya yapılacak çok şey var.. Daha önceki kitaplarını okumadığım Elif Şafak’ın Şemspare ‘si ile Orhan Pamuk’un Yeni Hayat ‘ı bekliyor rafta okunmayı.

İzlenecek filmler de var haliyle listede.. Kara Şövalye; Amerika’daki galasında yaşanan katliam sebebiyle beni kendinden soğuttuysa da, gidilecek filmler arasında ilk sırada duruyor şu sıralar..

Sonra her seferinde bir mani çıktığı için bir türlü gidilemeyen Sedef Adası var listemin en püfür püfür, en güneşli ve bol yüzmeli tarafında..Tatile gitmek kısmet olmadı henüz ama günübirlik Sedef Adası‘na gitsem, birazcık iyot kokusu alıp kendimi engin maviliğe bırakıp serinlesem; tüm yorgunluğumun gideceğini ve felekten en kolay yoluyla bir tatil çalacağımı hissediyorum.

Yaptıklarım da var elbet bu “erken emeklilik” süresince.. O kadar çok özlemişim ki geç saatlere kadar uyanık kalmayı, karga dışkısını yemeden uyanmak zorunda olmamayı, sair günde sokaklarda dolanmayı, köprü trafiğinin yoğunluğu ile ilgilenmemeyi, okumayı, yazmayı, dinlenmiş şekilde bir yerlere gitmeyi, sevdiklerimle vakit geçirmeyi..

Daha önceki yazılarımdan birinde de yazmıştım; yine yazıyorum. SuAda İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olma özelliğini halen koruyor. Geçenlerde yurt dışından gelen pek sevdiğim arkadaşımın isteği üzerine gitme fırsatı bulduğum adada her zamanki gibi huzur buldum. Hani “manzarası güzel” yer ararız ya bir yemeğe ya da kahve içmeye giderken; burada zaten manzaranın tam içinde, göbeğinde oturuyorsunuz ve İstanbul’un çirkinliklerinden bir süreliğine uzak duruyorsunuz. Bu huzura ermek için; Kuruçeşme İskelesi’nden kalkan ve adanın ücretsiz bir servisi olan küçük motora biniyorsunuz, 5 dakika içinde şehirden uzaklaşmış oluyorsunuz.

Aslında daha çok mekan/duygu/istek var anlatacağım, paylaşmak istediğim ama onları da bir başka yazıya bırakıyorum..

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, Kültür-Sanat

Aşk Sanatı – L’art D’aimer

İzlediğim son vizyon filminden bahsetmek istiyorum bu kez..Orijinal ismi L’art D’aimer olan Fransız yapımı bu romantik-komedi türü seyirlik;  bizim beyaz perdede “Aşk Sanatı” adıyla boy gösteriyor..

Karmakarışık ilişkiler, dejenere seks hayatları, eş değiştirmeler, mutsuz ruh halleri ile bezeli, hareketli bir film Aşk Sanatı.. Senaristi de, yönetmeni de aynı zamanda filmin bir oyuncusu olan Emmanuel Mouret..

İzlerken sıkılmak pek mümkün değil, çünkü farklı  ilişki hikayelerini bölüm bölüm, bir nevi skeçler halinde işleniyor..Zaman zaman bu ufak hikayelerin kahramanları mevzunun bir yerinde birleşiyor, konular bağlanıyor..

Mevzu her daim ilgi çekme potansiyeli yüksek olan aşk, karışık ilişkiler ve de seks olunca; üstelik tüm bunlar aşk filmlerine güzel bir fon oluşturan Fransızca ile birleşince, seyri keyifli bir film çıkıyor ortaya..
İlla gidilesi, izlenesi bir başyapıt değil elbette, ancak sıcak yaz gününde püfür püfür gelen; müzikleri ile içimde döne döne coşma isteği uyandıran bir ‘sabun köpüğü’ idi L’art D’aimer.. Mozart, Chopin, Brahms, Rossini, Tchaikovski gibi bestecilerin senfonileri eşliğinde, 85 dakika süren bir kafa boşaltma seansı istiyorsanız, bu filmi seyredebilirsiniz.

Yapım, senaryo ve oyuncular ile ilgili detaylı bilgi için IMDb sayfası burada..

Filmin ismi üzerine düşünürken aklıma geldi; aşkı hakkını vererek, doya doya yaşamak gerçek bir sanat; hatta zanaattir bence de.. Bu da kıssadan hisse olsun 🙂

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Aşk, İncir ve Tesadüfler

Aşk nedir ? Ne zaman başa gelir ? Denk gelince kaçırmamak için ne lazım geliyorsa yapmak mı gerekir?  “Çok fazla tanımı yapılınca, üzerine konuşulunca içi boşalan bir sözcük” derim bana sorulsa.. İlla somut bir açıklama istenirse; “her gün görme isteği, onsuz yapamayacağını hissetme durumu, her sabah birlikte uyanma arzusu ve hiçbir kusurunu görememe hali” olarak adlandırabilirim. “1 aydır yazı yazmıyorsun, nereden çıktı bu kadar aşk meşk işleri” diyebilirsiniz, ben de sizi aşk ilk ilgili 2 adet filme davet ederim:

Önce Aşk Tesadüfleri Sever..Uzun zaman oldu bu filmi izleyeli, ama malum pek yazasım yok ya artık, o yüzden biraz sarkıttım yorum kısmını.. Bazen olur ya; hani filmi iliklerine kadar hissedersin, bir anda öyle bir içine girersin ki, her karakteri kendi hayatından biri ile özdeşleştirirsin, her olayı da kendi hayatının üzerine alınırsın. Bana öyle oldu bu filmde..

Hayatımla benzerlik taşıdığından değil, fakat hikaye beni bir yerinden öyle güçlü dahil etti kendisine..Benim için vurucu bir sahnede kafamdan ne geçtiğini anlayan, bana bakmasa bile ağladığımı hisseden biriyle birlikte izlemem de tüm bu duygu yoğunluğunu tamamlayan bir unsur oldu sanırım..

Ayda Aksel, Altan Erkekli ve Şebnem Sönmez anlatılmaz yaşanır şekilde, şiir gibi oynuyorlar..Daha doğrusu oynamıyorlar, bizzat yaşıyorlar sanki hikayeyi.. Mehmet Günsur ile Belçim Erdoğan’ın da kesinlikle sırıtmadığını, aksine keyif verdiğini, küçüklüklerini canlandıran çocukların cuk oturduğunu, eskiye dönüşlerin ve kesişmelerin de tam yerinde verildiği bir film olmuş..Müziklere ayrıca başlık açmak bile gerekebilir, o kadar ahenkli ve etkileyici. .

Bazı arkadaşlarım “amaaaan vıcık bir aşk filmi gibi gelmişti, ama sen bu kadar övüyorsan gidelim bakalım” demişlerdi.. Ben de şöyle cevap verdim; bu film kesinlikle klişe, romantik bir aşk filmi değil; “eskinin naifliğini, aile bağlarını, ergenlik bunalımlarını, dede ile sohbetleri, aşık olunca kilometrelerce yolun 2 adım gibi geldiğini, evlilikteki problemleri, bu problemlerin çocuğu nasıl etkilediğini, anne-babanın çoğu zaman çok haklı olduğunu, evlatlarının üzerine nasıl titrediklerini ve sevdiğin insanlarla paylaştığın sofraların ne tatlı olabileceğini” gösteren, derin anlatımlı bir melodramdı.

İkinci filmimiz İncir Reçeli.. Bu filme herhangi bir beklentim olmadan, yorum dinlemeden gittim..30 yaşlarında, başarısız, mutluluğu rakı şişesinde balık olarak arayan, düzgün bir ilişkisi olmayan bir adamı hakkını vererek canlandıran Sezai Paracıkoğlu bir yanda; dobra, eğlenceli, içinden geldiği gibi yaşayan, mutluluğu bira fıçısında arayan Duygu diğer yanda.. Önceleri konu abesle iştigal eder gibi geldi, uzak buldum hikayeyi kendime..Sonra sonra ısınmaya başladım, gidişatın ne olacağını merak ettim, hislendim.

Kızın, adamın hayatının tam içine sızışını, önce kabul görmeyip, akabinde vazgeçilmez olmasını, oraya buraya notlar asmasını, birlikte yaptıkları rakı-balık keyfini, otobüs durağındaki “öpüşme”lerini sevdim..Aslında kötü giden bir hayatın, aşkla nasıl güzelleşebileceğinin anlatılmasını sevdim..Ve aşkın-sevginin her zaman her şeye yetemeyebileceği gerçeğine hüzünlendim.

Bunların haricinde, festival kapsamında 2 film seyretme fırsatım oldu; Annette Bening, Julianne Moore ve Mark Ruffalo’nun başrolünü paylaştığı The Kids Are All Right ve bir Arjantin-Şili-Fransa-Güney Kore ortak yapımı olan Akbaba (Carancho) .. The Kids Are All Right, şahsen beni hiç bir noktasından yakalamayan, diyalogları vasat, sadece oyunculukların güzel olduğu bir filmdi. Akbaba ise konusu ve çekimleri itibariyle enteresan, sıradışı bir hikayeyi anlatmaktaydı..Akbaba’yı canlandıran Ricardo Darin ise; geçen seneki festivalin muhteşem filmi “Balerin ve Hırsız” ın başrol oyuncusu olarak kalbimizi fethetmişti, yine doğal oyunculuğuyla zihnimizdeki yerini aldı..

Önümüzdeki festivalleri ve gelecek filmleri bekliyorum heyecanla… İyi seyirler,  seyir halindeyken hayal dünyasında mutlu yolculuklar…
  

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

..Gökten Üç Elma Düşmüş..

Başlığa bakıp da masal anlatacağımı zannetmeyin, sadece masalsı bir filmden bahsedeceğim için böyle bir cümle yazasım geldi…Filmimiz; Çağan Irmak’ın son eseri; Prensesin Uykusu.. Oyuncular, Sevinç Erbulak, Genco Erkal, Çağlar Çorumlu, Alican Yücesoy ve Ayşe Nil Şamlıoğlu..

Hikaye naif, öyle büyük aksiyonlar, hareketli koşturmalar, dramatize edilmiş olaylar yok..Kızının başına gelen bir talihsizlik sonucu uykuya dalması ile birlikte helak olan, hepimiz gibi bir anne var, onların çaresizliğine en az onlar kadar üzülen, gülmese bile, sürekli gülercesine gibi duran fedakar ve sempatik komşu var, onun fırlama, eğlenceli, belli etmese de duygusal arkadaşı var..Sonra mahallenin yaşlı amcası var, başlarda hayatına çok girilmeyen, ama girilince yalnızlığı ve derinliği fark edilen.

Ben gitmeden biri bana filmi “geriye dönüşler animasyonla yapılmış, ayrıca masallar, gerçek üstü öğeler var” tanımlarıyla anlatsaydı belki biraz ön yargılı olurdum.. Belki de bu hayallerin beni filme yabancılaştıracağını , konsantrasyonumu bozacağını zannederdim..Şu an diyebilirim ki; beni filmde en çok etkileyen (hatta hüngür hüngür ağlatan) sahneler animasyonlu olanlardı.. (Herhangi bir sahneden etkilenip ağlama konusunda asla baz veya kriter alınmamam gerektiğini daha önce söylemiş miydim:)Muhtemelen çoğu insanın o kısımlarda sadece gözü dolmuştur)

Prensesin Uykusu kült film arşivinizde yer almayacak, hatta belki hafızanızda yer bile etmeyecek, sadece “Çağan Irmak filmi kontenjanından” kendine sohbetlerde yer bulacak. Ama bazı filmler vardır, hani bitiş jeneriği akarken koltuğunuzdan kalkmak istemezsiniz, çalan müziği son notasına kadar dinlemek arzusuyla dolarsınız..Aslında çok basit bir hikayeyi anlatır, ama gözlerinizi ayırmadan izlersiniz..Ve bazen öyle diyaloglar geçer ki, yanınızdakiyle göz göze gelmeye korkarsınız..İşte öyle bir film:)

 Bu aralar bloga çok sık yazmadığım için, bir taşla iki kuş vurarak; halen devam eden şahane bir sergiden de bahsetmek istiyorum : İstanbul 1910-2010 Kent, Yapılı Çevre ve Mimarlık Kültürü .. Bu etkinlik Bilgi Üniversitesi’nin Eyüp kampüsünün içinde yer alan Santralistanbul’da kendine yer buluyor ve normalde 20 Kasım 2010’da bitmiş olması gerekirken, 16 Ocak tarihine kadar uzatılıyor.. Ben 19 Kasım’da gezdiğim ve hemen ertesi gün son bulmuş olacağı için o zamanlar hakkında yazmak istememiştim, biten bir etkinliği anlatmanın faydası olmayacağını düşünerek.. Uzatıldığını duyunca hemen davrandım klavyeye, mutlaka birilerinin dikkatini çeker diye.

Sergi Şehr-i İstanbul’umuzun son 100 yılda geçirdiği evreleri (ya da evrimi) devlet dairelerinden, meyhanelerine, meydanlarından, sanat evlerine uzanan çok geniş bir yelpazede anlatıyor.. Ama bunu klasik bir fotoğraf sergisi sanmayın, 3 kata yayılmış türlü türlü resmin,maketin ve istatistiki bilgilerin içinde saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım..

Odanın neredeyse tamamını kaplayan kabartma İstanbul maketi , cadde cadde, boydan boya Taksim-4. Levent hattını gösteren uzun resim ve kentleşme sürecine dair sayısal veriler beni en çok etkileyenlerdendi.. Kısacası, gidilip görülesi, tadı çıkarılası…

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat, Uncategorized

Aşka fırsat ver, bakalım ne olacak?

Filmekimi’nde kaçırdığım ve akabinde vizyonda yakaladığım “Aşka Fırsat Ver” filminden bahsedesim var bugün..

Yann Samuell ve Andre-paul Ricci’nin yönettiği filmin başrolünde Sophie Marceau oynuyor, oynamakla kalmıyor; orta yaşın üstündeki kariyer düşkünü ve despot görünümlü kadının sevgi eksikliğini ve ruhani boşluğunu çok güzel yansıtıyor seyirciye.

Margaret isimli –ki aslında ismi Marguerite olup; kendince çok taşralı bulunduğundan bu şekilde değiştirmiş– kendinden emin ve özgüveni tavanda görünen hatun iş hayatında çok başarılı, zengin olup; iş arkadaşı Malcolm (Marton Csokas) ile ilişki yaşayan bir karakterdir. Hayatı o toplantıdan buraya koşarak, döpiyesler ve takımlar içinde sıkıcı ve katı şekilde seyretmekteyken, doğum gününde yaşlı bir amcanın getirdiği zarfla alt-üst olur..

7 yaşındayken, küçük kasabasında yaşarken yazdığı mektupları 40. yaş gününde kendisine göndermesi için verdiği bu yaşlı amca Merignac (Michel Duchaussoy), hakikaten de bunu görev telakki ediyor ve Margaret’in tüm düzenini bozacak bu yazıları kendisine muhtelif zamanlarda ulaştırıyor.

Çocukluğunda kurduğu hayalleri, şu anki hayatının bu hayallerle alakasının olmayışını, üzüntülerini, baba sevgisinin eksikliğini, aile özlemini ve olmak istediği karakteri sorgulamaya başlayan Margaret, beton gibi halinden ve topuklularından sıyrılarak, gök kuşağı gibi bir hal almaya çabalıyor..Ama ne kadar başarılı oluyor, orası biraz tartışılır.

Margaret’in eskiye; unutmak istediği için sildiği geçmişe dair ufacık bir iz yakalamak uğruna gösterdiği çabayı çok samimi ve tanıdık buldum..Üstünden 30 sene geçmesine rağmen Philibert (Jonathan Zaccai) ile yaşadığı maceraları ve aşkı (aşkın yaşı yoktur) aynı duygu yoğunluğu ve heyecanla hatırlaması, hissetmesi dokunaklıydı. İnsanın o sırada sürdüğü hayattan ve yaşadığı aşktan memnun olmaması, bunca sene önceki çocukluk aşkını bile ağlayarak hatırlaması ve peşinden gitmek istemesiydi belki bana dokunan, bilemiyorum .

Filmi izlerken rengarenk kağıtlara mektuplar yazasım, onları çikolata görünümünde kutulara kaldırıp en sevdiğim bahçeye gömesim ve yıllar sonra bulasım geldi:)  Çok renkli, zaman zaman animasyon kıvamında, gülümseten, ağlatan, ama dramatik olmayan hoş vakit geçirtecek bir film..

~Şimdiden iyi seyirler~

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Ye (kilo al), Dua Et (ferahla), Sev (ayvayı ye)

Modern (!) çağın olmazsa olmaz ihtiyacı ‘her şeyi bırakıp gitme’ harekatını konu edinmiş son film; aynı adlı kitaptan uyarlanan ‘Ye, Dua Et, Sev’i izlemek nasip oldu geçenlerde.

Julia Roberts senelerdir pek sevdiğim,  izlemekten keyif aldığım, kulaklarına varan gülüşünü beğendiğim karizmatik bir aktristir benim için, Javier (Ángel Encinas) Bardem kişisi ise son yıllarda keşfettiğim, ısındığım bir figür.

İzlemeden önce bu ikilinin uyumsuzluğuna ve aralarında elektrik olmadığına dair yergiler vardı kulağımda, ayrıca filmin uzunluğundan, sıkıcılığından, kitabı okunduktan sonra –her kitap uyarlamasında olduğu gibi– çekilmediğinden bahsediliyordu; dolayısıyla beklentimi düşük tutup oturdum koltuğa..

Baş karakterimiz Liz, New York’ta evli, mutsuz ve çocuksuz yaşam sürmekte olan bir yazar; kocasını seviyor ama ne istediğini, hayatı nasıl yaşamayı beklediğini o da tam olarak bilmiyor ve kendini kapana kısılmış hissediyor..Artık hiçbir şeyin kendisini heyecanlandırmadığını, hayata motive olamadığını ve en önemlisi evli kalmak istemediğini idrak edip evini barkını terk eyliyor..

Moraller bozuk, depresyon kapıda; ver elini İtalya;  gelsin şaraplar, pizzalar, dondurmalar, gitsin yakışıklılar, uzun masalar, kahkahalar…Kısa sürede edinilen arkadaşlar, Akdeniz insanının sıcaklığına yapılan vurgu, jest ve mimiklerini abartarak kullanan, hayattan keyif almayı bildiklerinin altını çizen İtalyanlar, tarihi sokaklar ve nihayet bunalımdan çıkış..

İtalya’daki keyifli ve hareketli günlerin ardından tamamen tezat görüntüler ve yaşamlar eşliğinde Hindistan’da kendini bulma çabaları başlıyor..Burada insanların kendini bulma tarzı çok farklı, Liz de bu hayata uyum sağlamaya çalışıyor..Ayinler, sessizlik yemini edip haftalarca konuşmayanlar, dualar, ve otantik düğünler eşliğinde birkaç ay geçiriyor, kendince huzura eriyor.

Yolculukları sırasında Liz bir dolu farklı insanla ve hikayeyle tanışıyor, hepsinden de bir şeyler öğreniyor..Ama en önemlisi, şüphesiz daha önceki bir Bali seyahatinde tanışmış olduğu ‘Ketut’ adlı şifacı oluyor..Hayat tecrübelerini, önerilerini yumuşacık anlatımıyla Liz’e aktaran bu sempatik amca (bkz.üst resim) onla öyle iyi dost oluyor ki, filmi izlerken beni imrendiriyor, ‘keşke canım sıkılınca gidebileceğim bir Ketut’um olsa’ diye düşündürüyor:)

Tabi bu kadar hareketin içinde aşk olmazsa olmazdı, Javier Bardem romantik ve sevgi pıtırcığı aşık rolüyle Bali’de Liz’in hayatına dahil oluyor, kendine aşık ediyor, belki de Liz’in huzur arayışına son noktayı koyuyor, gökten 3 elma düşüyor..

Darısı tüm huzur, ferahlık ve hayatlarına mana arayanların başına 🙂

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat