!stanbul

Senenin ilk ayında günler birbirini kovalarken ve ben yetişmek istediğim sanatsal-sosyal aktivitelerin sadece %10’una denk geledururken; kafamdaki hayali ajandaya yeni maddeler ekledim..

1- !f  İstanbul Film Festivali :

11-21 Şubat tarihleri arasında onlarca filmi festival kapsamında izleme fırsatı bulacağımız etkinliğin takvimi burada.. Un Prophete (Yeraltı Peygamberi) , Away We Go (Uzaklara Gidelim) , An Education (Aşk Dersi) ve La Nana (Hizmetçi) dikkatimi çeken , izlemek için fırsat kollayacağım filmlerden bir demet..

2- Tiyatro — “İyi Günde Kötü Günde” :

Pek sevdiğim oyuncu Ali Poyrazoğlu ile Nilgün Belgün bir araya gelip ilişkiler, evlilik, boşanma,ayrılma-kopamama ve aşk-meşk üzerine komedi yaparlar da şahane olmaz mı? Duyumlarım döktürdükleri yönünde..En kısa zamanda tecrübe edile:)  ..Çizelge burada..

3- Buena Vista Show :

Baştan çıkaran, kıvrak ve eğlenceli Küba müzikleriyle coşmak isteyenler; 13-14 Şubat tarihlerinde Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nu mesken tutabilirler..Konserle ilgili detaylar için tıklayın..

                          …İyi Seyirler, İyi Eğlenceler, İyi Kudurmalar…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Kim Kiminle Nerede ?

Filmekimi sırasında –her Woody Allen filminde olduğu gibi– biletleri kapışıldığı için izleyemediğim “Whatever Works” filmini vizyona girince kaçırmadım ve New York aleminde dönen türlü ilişki dolaplarını, feleğin çemberinden geçmiş, saplantılı Boris Yellnikoff‘un gözünden seyreyledim..

Başroldeki Larry David (Boris) hayattaki tüm klişe mutluluklardan, insan soyundan, aşkta, kuştan-böcekten, karısından, çocuklardan; özetle her şeyden nefret etmeye çalışan, nobel ödülünün kıyısından geçmiş, dahi olduğuna inanan, aksi, pimpirikli ve genelgeçer hayat rutinlerini banal gören garip bir adam..

Melody (Evan Rachel Wood) adlı güzeller güzeli hatun ise Amerika’nın güneyinden kopup kendini New York’un karmaşa ve hareketine atmaya hazırlanan; bu süreçte de kendine sığınacak yer olarak Boris’in evini seçmiş, tatlı, saftrik, Pollyanna’cılığın doruklarında, güzel ve bulutların üzerinde gezen bir tip..

Peki Woody Allen ne yapmış? Bu iki karakterin ekseninde dönerek bin türlü tiplemeyi, ilişkiyi ve duygu karmaşasını bir güzel irdelemiş; bastırılmış duyguların insanı nasıl harap ettiğini, hayattan zevk almanın ne kadar kolay ve -bazıları için- ne kadar zor olduğunu, baskı altında tutulanların kurtulunca nasıl zıvanadan çıktığını, zekayı, mutlu olmak için  her zaman zekanın yetmediğini, bazı şeyleri görmezden gelmek gerektiğini..

Hem sinemada tek başıma film seyretmeyi pek sevdiğimden; hem de o gün doğaçlama program yaptığımdan; bu filmi yalnız izledim..Muhtemelen aralarda kimseyle konuşmadığım için de kendi kendime duygudan duyguya koştum:)

Bu film romantik-komedi türünde olmamasına rağmen hem komik hem de romantik olmayı beceriyor ve izleyeni hiç pişman etmiyor..

————————İyi Seyirler——————————–

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Etiler’de ‘Büyük Şefler’

 

Ne zamandır gittiğim bir restoranı ve acısıyla-tatlısıyla orada geçirdiğim geceyi ağız tadıyla yazmadığımı fark ettim ve dün gece Etiler’de ziyaret ettiğim ‘Big Chefs’ adlı mekan hakkında iki çift yazı döktüreyim istedim..

Burası ilk şubesini 2 sene önce Ankara’da açmış bir mekan; şu anda 4’ü orada; ikisi de İstanbul’da (Etiler-Tünel) olmak üzere toplam 6 şubeye sahip bir zincir halini almış durumda..

Bonfile ,koca koca etler (t-bone tabir edilen) , pizza, ev yapımı makarna, balık, salata, hamburger; menüde ne aranırsa mevcut..Bizim masada lagos buğulama, ‘t-bone steak’, bonfile, levrek salata ve ıspanaklı pizza yendi; 2 yemeğin (ikisi de ızgara bonfile) ılık gelmesi sonucu iki kişide oluşan memnuniyetsizlik ; garsonumuzun üstün çabası ve özel ilgisiyle dağıldı gitti..

Yemek sonrası gelen Antakya’nın meşhur lezzeti bici bici ve çikolatalı pasta kıvamındaki tatlı, damaklarımızı bir hoş etmekle kalmadı; 2. tabağı da istememize neden oldu:)

Ayrıca menü içecek bakımından da insanı hayal kırıklığına uğratmayan cinsten; kokteyller,  kahve çeşitleri,  viski-şarap seçenekleri, biralar ve hatta bitki çayları ile doğal vitamin karışımları [toksin atanını mı ararsınız, hücre yenileyenini mi, yoksa nikotinin zararlarını yok edeni mi:)]  tatmin edici duruyor..

Dün akşam pek sevdiğim insanlardan oluşan bir grupla yemek yemiş olmam sebebiyle çok objektif bakamamış olabilirim, yani ne yesem ve nerde olsam muhtemelen keyif alacaktım; ama yine de Big Chefs’in hem  akşam yemekleri hem de uzun kahvaltı sohbetleri için uygun , geniş bir menüye ve etkileyici dekorasyona sahip, ‘denemeye değer’ bir yer olduğunu söyleyebilirim..

Aldığım duyumlara göre mekanın kendi yaptıkları ekmekleri ve reçelleriyle taçlandırdıkları açık büfe kahvaltıları da mideleri hayal kırıklığına uğratmayacak türdenmiş..

Şimdiden afiyet olsun 🙂

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Zarifi’de Balkan Havası

Balkanlardan hep soğuk havalar gelecek değil ya; bu sefer de samimi, güzel sesli, doğal ve yetenekli bir hatun geldi; çarşamba akşamları Beyoğlu’ndaki Zarifi‘ye yerleşti..

Suzan Kardeş ’95 yılından beri tüm BKM tiyatroları ve filmlerinde; örneğin Bir Demet Tiyatro, Vizontele, Organize İşler‘in setlerinde saç ve makyaj ustası olarak görev almasının yanında; 89’dan beri de Sezen Aksu ile birlikte çalışıyormuş.. İlk çalıştığı işlerse Hürriyet Gazetesi ve Şan Tiyatrosu imiş..

Arada ufak tefek roller de alan bu hatunu benim ilk görüşüm; Bir Demet Tiyatro’daki Laz Bakkal’ın yanındaki evden sarkan hatunu canlandırmasıyla olmuştu..

1992 yılında “Bekriya” adlı meyhane açıp 12 sene işleten ve orada mikrofonsuz şekilde Rumeli türküleri söyleyen Kosovalı bu hatun; Sezen Aksu’nun desteğini de alınca; 4 tane albüm çıkarıyor ve çok da iyi yapıyor..

2009’dan beri sahneye çıktığı Zarifi‘de bu sene çarşamba günleri çıkan Suzan Kardeş’i izlemeye 3 gün önce gittim ve uzun zamandır bir mekanda bu kadar coşmadığımı fark ettim..

Duygusal Makedon şarkıları, Boşnak türküleri, Türk Sanat Müziği, oynak Balkan havaları ve hatta Batsın Bu Dünya ile insanın ruh hali karman çorman oluyor, e bir de masanda çok sevdiğin, yıllardır tanıdığın eş-dost olunca; gece şahane bir hal alıyor..

Bu arada orkestranın hakkını vermek lazım; kemanından akordeonuna; tubasından uduna, hepsi çok başarılıydı, zaten Suzan Kardeş de orkestra şefi Hüseyin Bitmez’e ve bir iki arkadaşına birkaç şarkı söyleterek hem enstrümanda hem yorumda onlarla birlikte devam etti geceye..

Gece başlamadan önce salaş kıyafetleriyle masa masa dolaşıp, herkesle muhabbet ediyorken, –masa başında ve sahne yanında olmam hasebiyle-  yanıma gelip şirin şirin sohbet etti, sonra da “ay hadi ben bir makyaj yapayım da şarkıcı olayım” dedi.. Dayanamayıp “ben de böyle doğal halde çıkacaksınız sanıp şaşırdım” deyince “aaa olur mu ayol, bu suratla sahneye çıkar mıyım hiç” diyerek güldü.. Belki bu samimiyetinden, belki sahnedeki doğallığından, belki de tamamen o geceki halet-i ruhiyemden ötürü, benim bu hatuna ve şarkılarına kanım ısındı..

Balkan havalarından ve eski Türkçe şarkılardan keyif alanlara; dışarıda değişik ve eğlenceli bir gece isteyenlere şiddetle tavsiye olunur…Da Gledanye🙂

Yorum bırakın

Filed under Enteresan Deneyimler, Kültür-Sanat

Testosteron

Başlığa aldanıp da bilimsel veriler eşliğinde testosteron ile östrojeni kıyaslayıp, erkek-kadın ilişkilerindeki problemlerden dem vururken; erkeklere de verip veriştireceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz..

Testosteron; çoğumuzun bildiği üzre erkeklerin testislerinde; kadınların yumurtalıklarında ve her iki cinsin de böbreküstü bezlerinde salgılanan; erkeklerde ses kalınlaşması, libido yüksekliği, kıl sahibi olma konularında fazlaca söz sahibi bir hormon..  

Testosteron aynı zamanda; Haluk Bilginer’in tiyatrosu olan Oyun Atölyesi’nde geçen sezondan beri sergilenen; benim anca fırsat bulup; 2 gün önce gidebildiğim, erkek dünyasının diplerine doğru dalan hareketli ve kıvrak bir oyun..

Oyunun yazarı Andrzej Saramonowicz; kadro -yılların oyuncusu Metin Coşkun hariç–  son dönemlerde dizi ve filmlerden tanıdığımız bir ekip; Onur Ünsal, Emre Karayel, İnan Ulaş Torun, Mert Fırat, Timur Acar ve Tuna Kırlı..

Oyun; bir düğünde yaşanan rezalet sonrası aynı barda bir araya gelen  7 erkeğin; bir yandan ‘testosteronlarını’ yarıştırırken; diğer taraftan kadınlar üzerine güzellemeler yapmaları üzerine kurulu..

Oyunda hiç hatun yok; düğündeki gelinin nikah sırasında “Hayır, evlenmek istemiyorum, çünkü başkasını seviyorum” deyip; davetlilerin arasından bir erkeği işaret ettiğini ve bunun üzerine damadın, babasının ve abisinin çıldırdığını hemen ilk sahnelerde geçen konuşmalarla anlıyoruz.. Zaten film orada kopuyor ve 2 mikrobiyolog, 1 kuş bilimci, 1 baterist, 1 gazeteci, 1 avukat, 1 garson ve damadın babası 2 saat boyunca konuyu aydınlatmak adına bin türlü yola başvuruyorlar; zaten oyunda kavga, dövüş, seks, aşk, dram, baba-oğul travmaları, kadınları etkileme dersleri; ne aranırsa mevcut..Tüm oyunculuklar ve harcanan efor görülmeye değer, performans etkileyici …

“Ay ben küfür sevmiyorum, bel altı şakalara da hiç gülmem” diyenler için yaralayıcı bir oyun olabilir 🙂  Amma ve lakin; gidenler de edilen tüm küfürlerde, yapılan tüm seks-kadın şakalarında erkeklere inceden ayar verildiğini ve testosteron hormonunun ettikleriyle dalga geçildiğini fark edecektir..

Not: Onur Ünsal’ın rolünü geçen sezon Fırat Tanış oynuyormuş.

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Müzik Ziyafeti

Aslında daha önceleri çok kez dinlemiş ve virtüözlüğüne şahit olmuş olsam da; her seferinde Fatih Erkoç’un şahane müzisyenliğine hayran kalıyorum..

Filmi başa sarayım; 27 Aralık Pazar günü Fatih Erkoç ile 34 kişilik Senfoni Orkestrası’nın Kanyon alışveriş merkezinin açık alanında konser vereceğini haber alan babamın önerisiyle olay yerine 17.00 sularında vardık.. Önce tek tük insanları görünce; “hayret, pek de rağbet göstermemiş millet” diye düşünme gafletinde bulundum, fakat saatler 18.00’i gösterdiğinde mahşeri kalabalıkla yüz yüze geldik..

 Repertuvar neredeyse tamamen klasikler ve müzikallerden oluşuyordu; New York New York, Phantom of the Opera, Summertime gibi şarkılarla 2 saat boyunca milleti resmen coşturdular.. Ayrıca bazı şarkılarda Evrim Özkaynak adlı bülbül sesli soprano hatunla düet yaparak;  birlikte kulaklarımızın pasını aldılar.. Tabii Fatih Erkoç sadece şarkı söylemekle kalmayıp, trompeti de konuşturarak orkestraya katıldı..

              

Kanyon’un açık hava sahnesi bu kadar kalabalığı bir arada daha önce gördü mü bilmiyorum ama hakikaten -ücretsiz bir konser için- gayet iyi hazırlanılmıştı; ses ve sahne düzeninde en ufak bir aksaklık olmadı, sınırlı sayıda kişi oturabilmesine rağmen ayaktakiler de her cepheden rahatça seyretti; ayrıca sıcak şarap, kestane ve sahlep dağıtanlar oradan oraya yetiştiler, çakırkeyif bir hava yarattılar 🙂

Bu konseri de izledikten sonra diyebilirim ki; Fatih Erkoç nerede sahneye çıkıyorsa bulunası, izlenesi ve akabinde müziğe doyulası bir sanatçıdır..

Laf  senfoniden, trompetten açılmışken; gözüme ilişen bir filarmoni haberini de verip, yazıma noktayı koyayım..Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası; Cem Yılmaz‘ın konuk şefliğinde 09 Şubat 2010′da Lütfü Kırdar ‘da konser verecekmiş, ilgilenenlere duyrulur..

1 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Dekoratif pasta yer misiniz?

Son yılların en gözde sanal dükkan ürünlerinin bir çeşidi de ‘yeme de yanında yat’ türünde; özel üretilmiş pastalar, kekler ve kurabiyeler..

Samimi aile dostlarımız olan ve pasta-kek-kurabiye konusunda benim diyene takla attıracak cinsten 5 kız kardeşten 2’si ısrarlara dayanamayıp sonunda bir atölyede şahane tatlar hazırlamaya ve onları internet üzerinden  sergilemeye razı oldular..

 

Özel günler için ağız sulandıran, hatta kıyamayıp süs objesi olarak odaya koyulabilecek türde kurabiyeler ve ‘cup cake’ler mevcut.. Yılbaşı, doğum günü, bebek, nişan, anneler/babalar/sevgililer günü ve hatta askerlik temalı rengarenk mamalara bakarken resmen içim açıldı, zaten ben evvel ezel bayılırım hem göze hem mideye hitap eden, oyuncak gibi pastalara, keklere..

[ kilo almaktan korkan takıntılılar grubuna dahil olduğumdan beri; yani yaklaşık 3-4 senedir çikolata/pasta/kek türü yiyecekleri çok çok nadir yiyor olsam bile alıyorum, hediye etmek ya da sadece bulunduğum ortamda onları görmek bile beni mutlu ediyor, bu da ara not oluversin:) ]

   

Yılbaşı, sevgililer günü, anneler günü gibi ‘özel’ kutlama dönemlerinde ‘anlamından sapıp ticarete dönüşüyor’ diyerek hediye almaya karşı olan grupta mısınız; yoksa 31 Aralık gelmeden dükkan dükkan koşturup aileye, eşe-dosta sürprizler yapmak için çırpınanlardan mısınız, bilmiyorum..

Eğer çam sakızı-çoban armağanlarıyla ekonomiye can verenlerdenseniz; alışılagelmiş hediyelerin yanına (çerçeve, kupa/fincan, çorap, atkı-eldiven, anahtarlık vs.) bu şeker kurabiyelerden ekleyip, hem göze hem damağa hitap edebilirsiniz..  Afiyet ola.. Ayrıca triobakery burada..

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı

Renk Cümbüşü Kapalıçarşı

Fatih Sultan Mehmet’in 15. yüzyılda yaptırdığı sanat eseri, dünyanın en tarihi ‘alışveriş merkezi’ ; İstanbul’un heybetli simgelerinden biri olmakla kalmıyor, sadece gezmek için geleni bile bir şeyler almak için cezbeden bir eğlencelik halini alıyor..

Normalde alışveriş merkezine kapanıp saatlerce dükkan dükkan gezmeyi ve ayaklarıma karasular indirmeyi pek tercih etmem, hele hele elime 3-4 parça giysi alıp, daracık kabinlerin dev aynalarında ter ter tepinerek üst-baş değiştirmeyi pek sevimsiz bulurum.. (bu da galiba kilolu dönemlerden kalma bir huy)

Fakat bu kapalıçarşıya ne zaman gitsem (genelde turist gezdirmeye) birbirlerine benzese de her dükkanın önünde durasım ve inciğinden boncuğuna, şalından çinisine ihtiyacım olan-olmayan her şeyi alasım geliyor..

 30000 m2’lik alana yayılmış çarşıda mücevherat, çanta, deri, el işleri, dokuma halı, şal-paşmina, boy boy çini, oyma-kakma ahşaplar, dokuma kumaşlar, marka taklitleri, el işleri, avizeler, masa örtüleri, cüzdanlar..Yok yok..

Tabii bildindiği gibi esnaf sokaktan yürürken üzerinize atlıyor, hele ki yanınızda yabancı biri varsa 3-4 dili art arda paralayıp müşteriyi dükkana resmen sürüklüyor.. Normalde satıcı baskısı bunaltıcı olur, ama çarşı esnafı bence işin dozunu biliyor..

Geçenlerde yanımda bir Alman misafirle dolanırken yaşlı bir amcaya şal almak üzere yanaştık.. Pazarlıklardan ve renk seçmeden sonra şalları aldık, vedalaşıyoruz..Amcam bir telaş içeri gitti, iki tane süslü nazarlık getirdi, ikimizin de yakalarına iğneyi iliştirdi..

O kadar sevimli ve telaşlıydı ki; duygulandım galiba..Deli miyim neyim:)

Misafir ağzı açık dükkanlara girip çıkıyor, hadi bu normal de, kimbilir kaçıncı kez gelmeme rağmen ben de rengarek, deli kızın çeyizi gibi duran incik boncuğun etrafında turist gibi dolanıp kafa dağıtıyorum..

66 sokaklı; yaklaşık 4000 dükkanlı bu heybetli çarşının ilginçliği sadece binlerce ürün ve dükkanı barındırmasından değil, elbet tarihinden geliyor.. Bedestenleri, kapıları, hanları ile Osmanlı dönemlerinden bugüne kalan bu enteresan mekanı ziyaret etmediyseniz tavsiye ederim..Oradan çıkınca da Aya Sofya ile Yerebatan Sarnıcı’nı gezer, tarihe doymuş bir halde günü tamamlarsınız 🙂

..Kapalıçarşı tarihi için buraya..

Bedesten : Osmanlı döneminde içinde her türde iş alanının bulunduğu büyük çarşılara verilen ad..Ayrıca ‘çarşı, borsa ve ticaret merkezi’ anlamlarına da gelmekteymiş..

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı

Hint Yemeği Sever misiniz?

Kendime ‘gurme’ havası vermek niyetinde değilim elbet; ama dünyanın enteresan mutfaklarının nadir örneklerini keşfedip, değişik lezzetlerini denemek beni anlatılmaz heyecanlara sürüklüyorJ

Tayland, Japon ve Moğol tatlarına ucundan kıyısından bulaştıktan sonra; aklımızda ne zamandır yer işgal eden; baharatlı ve bol kokulu Hindistan mamalarına nihayet geldi sıra..

İstanbul’da benim bulabildiğim 3 tane Hint lokantası var :

  1. Tandoori (Maçka)
  2. Taj Mahal (Tünel-Beyoğlu)
  3. Dubb indian (Sultanahmet)

Tamamen yerinden ötürü Tandoori’yi seçtik ve girer girmez otantik havasını hissettiren şirin lokantada kendimizi Hintli olduğunu tahmin ettiğimiz karı-kocanın ellerine bıraktıkJ

Tabii vejeteryan ve daha sakin yemekleri de var Hintlilerin amma ve lakin baharat, acı ve et/tavuk seviyorsanız, sizin için yerinde bir seçim olur bu mutfak..

Yemekleri acısız/orta/acılı şekilde sipariş edilebiliyor ve yanan bir mum üzerinde metal kapların içinde masaya geliyor..Zor doyan iştahlılar için bir kap yemek yeterli olmayabilir ama biz iki kişi 2 ana yemek + Basmati pilavı ve ufak bir başlangıçla çakırkeyif olduk..

Aslında bu yazıyı yazmayı düşünmüyordum ama etrafımda birçok insandan ‘Aaa biz de Hint restoranına gitmek istiyoruz’ , ‘Bayılırım baharatlı yemeklere, nerde var iyi Hint lokantası’ gibi sorular duyunca bu kanayan yaraya parmak basmak farz oldu 🙂

Hintli Amca 1996 senesinde Ankara’da ilk lokantasını açmış, birkaç sene sonra orayı boşaltıp İstanbul’a taşınmışlar.. Zaten ‘Taj Mahal’ ile ‘Dubbindian’ın sahiplerini de tanıyor haliyle..

 Sırada hangi mutfak mı var?  Galata’daki Venta Del Toro adlı lokantada İspanyol mutfağı..

Hem aylardır aklımda olan tarihi Galata turunu yapmak için de vesile olur..

Tandoori : Hindistan’a özgü, yoğurt ve özel bir baharat karışımıyla tandırda pişirilen piliç

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı

Yedi Kocalı Hürmüz / ..aldatmak ya da aldatmamak..

Aslında amacım geçenlerde izlediğim; 7 Kocalı Hürmüz filmi hakkında 1-2 satır yorum yapmak, oyunculukları ve anlatımı tartışmaktı..Ama az önce filmi gözümün önünden geçirirken “insanlar neden tek eşli değildir, bir kişiyle yetinmezler ve aldatma ihtiyacı duyarlar” gibi sorular geçti aklımdan..

Hürmüz bilindiği üzre 1800’lü yıllarda İstanbul’da yaşayan ve 7 ‘herif’i [bkz. filmdeki El Hubb şarkısı– ‘gökten şapır şupur herif yağacak’ 🙂 ] aynı anda idare eden, işveli cilveli fettan bir hatundur.  Önceki versiyonları izlemediğim için filmler ya da Hürmüzler (Ayten Gökçer, Türkan Şoray vs.) için kıyaslama yapamayacağım; amma ve lakin; nedense Nurgül Yeşilçay bende hiçbir zaman beklediğim etkiyi bırakmıyor, sanki bana biraz donuk geliyor..Elbet iyi oyuncudur, ama ben teknik olarak değil sadece izleyici gözüyle yorumluyorum.

Hatta Gülse Birsel Safinaz karakterinde çok daha göz doldurucu ve eğlenceliydi bana göre, belki de ona karşı bir beklentim olmadığı içindir, bilemiyorum.. Ezel Akay diğer filmlerinde olduğu gibi her şeyi abartı ve karikatürize anlatmış, evlerin renkleri, sokaklar, kıyafetler-makyajlar  (Ör : Haluk Bilginer), yangın söndürmeye gelen tulumbacılar (Vokaliz müzik grubuymuş), danslar-müzikler… Filmden sonra bir müzikali tiyatro sahnesinde izlemiş gibi oldum..

Erkan Can (Hızır Reis), Cengiz Küçükayvaz (Berber Hasan), Öner Erkan (Trakyalı Hallaç Rüstem) ve Pınar Çağlar Gençtürk (Havva) gerçekten yaşayarak oynamışlar, hoşuma gitti..

Gelelim şu “çok eşlilik” konusuna..‘Bu eğlenceli filmden bu konuya nasıl geldin’ diyebilirsiniz ama malum; çağımızın kadın-erkek mevzularındın en çok kafa kurcalayan ve içi boşaltılan konusu bu..

Beni en çok sinirlendiren argüman ‘erkeklerin doğası gereği asla tek eşli olamayacakları, genlerinde çok eşli olmanın var olduğu ve bir kişiyle hayatlarını geçiremeyecekleri’ oluyor haliyle..Zaten işlerine gelen bir durumu pohpohlayan konuşmalar bu kadar ayyuka çıkınca adamların savunmaları da hazır hale geliyor.. 

Aldatma konusu çok hassas, zemin kaygan.. Kimisi göz ucuyla başkasına bakmayı aldatma sayarken, bazıları ‘aynı yatağa girmeyi’ kıstas alıyor.. Hangi durum olursa olsun; her türlüsü karşı tarafı kandırmak oluyor.. Dışardan ahkam kesmek ve büyük konuşmak kolay belki ama her zaman savunduğum şu; akılda/gözde/gönülde başkası varsa, en temizi bunu yarene uygun dille anlatmak herhalde.. Zor işler bunlar, zooor 🙂

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, Kültür-Sanat