Adalet

Ne dolu, ne güçlü ve manalı bir kelime ‘adalet’ aslında. Türk Dil Kurumu aşağıdaki gibi açıklamış bu terimi:

Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk, türe .  Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları.

Hakka riayctkarlık, hak tanırlık, haklılık, doğruluk.  Haksızlıktan uzaklaşma. Düzenli ve dengeli davranma. Hakkaniyet.

Bir de bu işin ‘sarayı’ var, Avrupa’nın en görkemlisi, en haşmetlisi. Boşuna dememişler “Zarfa değil, mazrufa bakınız” diye, zira bizim ülkede adalet; ‘Çağlayan’da bir saray adı adeta.

Bu sarayın emekçilerinden Mehmet Selim Kiraz, korkunç bir terör saldırısı sebebiyle vefat etti. İki gündür tüm programlarda, dost meclislerinde bu konu irdeleniyor, lanetleniyor. Türlü türlü yorumlar, analizler yapılıyor.. Adliyelerde güvenliğin arttırılacağını haber veriyorlar. Sanırım bundan sonra adliyelerde terör saldırısı olmayacağına sevinmemiz bekleniyor. Aslında anlatılacak çok şey var ama, ‘elektrikler kesikti’, yazamadım.

Adalet

Yorum bırakın

Filed under Gündem

Her Şeyin Teorisi

Evrenin, insanlığın bilinmezlerini çözmeye hayatını adayan Stephen Hawking’in yaşam öyküsünü izledikten sonra en bariz düşüncem şuydu: Bu nasıl bir beyin, ne biçim hayat sevgisi, bilim motivasyonu, olgunluk.. Hayatının en keyifli dönemlerinden birinde, baş etmesi en zor hastalıklardan biri olan ALS’ye yakalanan bir insan bu kadar başarılı ve mutlu olabilir mi ? Biz ‘normal’ insanlar neden en ufak aksilikte yılıyoruz, işin devamını getiremiyoruz ? Acaba şükretmeyi ve yeteneklerimizi kullanmayı bilmiyor muyuz ? Yine başladım düşünmeden yazmaya, en iyisi başa sarayım..

Bilim adamı Stephen Hawking’in hayatını anlatan “Her Şeyin Teorisi” filmini izledim geçenlerde. Öncelikle künyeden başlayalım; tabi ki ilk söz Oscar’ı sonuna kadar hakeden Eddie Redmayne’e.. “Acaba Stephen Hawking’in gençlik görüntülerinden derleyip filme mi koydular” dedirtecek derecede vurucu bir oyunculuk.. Gerçekten onu izlediğimizi düşündüm..O kadar ki, Stephen Hawking bile izlerken “zaman zaman kendimi gördüğümü sandım” hissini yaşamış.
theory of everythingYönetmen James Marsh, Hawking’in eşi rolündeki Felicity Jones (Jane Hawking) ve tüm kadroya ayrıca alkış göndermek lazım tabi..Film, Jane Hawking’in kitabından uyarlandığı ve her ikisi de halen hayatta olup filmi izledikleri için, gerçeklik konusunda şüphe duymadan seyredebildim. “Özel hayatına fazlaca girilmiş, bilim macerasına az değinilmiş” diye eleştiriliyor film bazı mecralarda. Oysa ki karısının elinden çıkan bir biyografi için bence bilim konusu gayet dozunda işlenmişti. Özellikle Hawking’in üniversitedeki hocasının ve arkadaşlarının desteğini seyretmek pek keyifliydi.

“Ne akıllı bilim adamısın sen  Stephen Hawking” diye geçiriyorum filmi izlediğimden beri içimden..Ne azimlisin, yerden kalkamadığın, hareket edemediğin halde ne beceriklisin. Her şeyimiz tamken bile onda birini gösteremediğimiz şükür(süzlük) ve sebat(sızlık) yüzüme sert şekilde çarptı seni izledikten sonra, bir şeyler yapmak istedim; üretmek, başarılı olmak, azmetmek, sabretmek…İşte böyle karışık duygulara sevk etti beni “Her Şeyin Teorisi”.. İzlemenizi tavsiye ederim.

PSY-QBu ara psikoloji meselesi pek kurcalıyor kafamı. Okuduğum bir kitap var: “PSY-Q Psikolojik Zekanızla Tanışmaya Hazır mısınız”, daha doğrusu okumaya çalıştığım..Biraz yorucu; insan psikolojileri üzerine yapılan çarpıcı deneyler eşliğinde okuyucunun psikolojik zekasını ölçmeye çalışıyor yazar Ben Ambridge interaktif bir şekilde. Deneyler eşliğinde, insanoğlunun kimi zaman ne kadar zalim, gaddar olduğunu, şiddete, gerilime ne derece meyilli olabileceğini anlatıyor..Zaman zaman ürkütücü, ama denemeye değer.

Galiba psikolojik olarak çözümlenmeye ihtiyacım var bu aralar. Değişik ruh halleri içindeyim, bahardan mıdır acaba ? Aklımdan bir sürü düşünce geçiyor, fakat o kadar ki, sıralayıp düşünmeye bile üşeniyorum. Dünyada – ülkede olup biten, canımı sıkan şeyleri, kötülükleri değiştirmek için bir şeyler yapayım diyorum, hangisinden başlayacağımı, neresinden tutacağımı bilemeyip, rafa kaldırıyorum. Kendi hayatımla ilgili önemli bazı kararlar alayım diyorum..Yok…O da olmuyor. Sanırım kendimi hala 17 yaşında sanıyorum (reşit bile değil:)  Plan yapmak istemiyorum. Yaptığım planlara sadık kalmak istemiyorum. Değiştirmek istediklerim için güç toparlayayım istiyorum, üşeniyorum. “Daha çok var, düşünürüz” diyorum, erteliyorum. Bir bakıyorum sular seller gibi geçiyor vakit. Böyle yazılar yazıp melankolinin dibine vurmayayım diyorum, fakat bundan daha iyi bir terapi de bilmiyorum. ‘Kimsenin görmeyeceği, okumayacağı sayfalar dolusu yazı yazsam, kurtlarımı döksem’ diye geçiriyorum içimden, vazgeçiyorum. Hem kimse okumayacaksa neden yazayım ki ? Kafamdan geçiririm, olur biter..Bazen hatalarımı, kusurlarımı, garipliklerimi seviyorum herkesin kendini sevdiği (ya da sevmesi gerektiği) gibi…

Bazen de “en doğru” olmak için haybeye uğraşıyorum, mümkün olmadığını bile bile.

Genelgeçer duygu ölçeğine göre ‘önemli’ sayılacak bir olay karşısında “aman ne olacak, ölüm yok ya ucunda” diyebiliyorken zaman zaman, zerre önemi olmayan bir durum için üzülebiliyorum gereksiz yere.

Hiçbir yere bağlamadan bitiriyorum bu  bayık, lirik ve didaktik yazımı 🙂 İyi seyirler, bol psikanalizler.

 

Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim. Ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz.

                                                                                                                                                                                                                Cemal Süreya

 

 

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Özgecan…

Gerçekten ne diyeceğimi, ne yazacağımı ne düşüneceğimi bilmiyorum. Kanım çekiliyor, midem bulanıyor. Edebiyat parçalamak, büyük  laflar yazmak veya ağız dolusu küfretmek..Hiçbiri içimi zerre kadar soğutmaya yetmiyor.

Özgecan Aslan’ın katili olan şerefsizin –içimden geçen sıfatların en hafifiyle yetiniyorum buraya yazarkenifadesini okurken içim ürperiyor, sanki gözümün yaşı bile bir damla akamadan donuyor. Her gün ülkede ve dünyada olan türlü türlü rezalete rağmen içimde kalan umut ve güzellikler, bu olayla birlikte kayboluyor.

Bu şerefsizi  jandarmalar neden linçten koruyor, bıraksalar da parçalasalar, hayat neden bu kadar adaletsiz, bu vahşeti yapan katilin karısı, çocuğu ne düşünüyor, dünyada bu kadar pislik, iğrençlik neden var gibi sorular kafamın içinde dolanıyor.  Özgecan’ın annesinin, babasının görüntülerine, konuşmalarına bakıyorum, daha doğrusu bakmaya yüreğim yetmiyor, izleyemiyorum. Acılarını hayal bile edemiyorum.

Biliyorum, bu olay da bir süre sonra diğerleri gibi küllenecek, ateşin düştüğü yer dışında kalanlar, yani bizler –doğal olarak– hayatlarımıza devam edip, unutacağız.  Ailesinin içindeki yangın hep kalacak. Yazmaya korkuyorum ama, o şerefsizin alacağı ceza, Özgecan’ın ailesinin içini bir nebze dahi rahatlatmayacak.

Bu sefer şaşırtsın beni adalet midir, hukuk mudur her neyse bu düzen. Bu sefer biraz olsun “belasını buldu” diyebilelim. Birazcık su serpilsin yüreğimize ve ibret olsun tüm şerefsizlere.

Özgecan Aslan’a ve tüm vahşet mağdurlarına Allah rahmet eylesin. Ailesine ve tüm yakınlarına sabır diliyorum.

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem

Mucize

Önyargılarınıza ve küçümsemelere kulak asmadan, tarafsız olarak izlemenizi önereceğim bir filmden bahsetmek istiyorum bu yazımda: Mucize.

Sadece çok dramatik olmamasını umarak, yorumları, konunun detaylarını bile okumadan koyulduk filmi izlemeye. Öncelikle, baştan sona ilgimi uyanık tutan oyunculara ve görsellere sahip olduğunu belirtmem lazım sanırım.

Konuyu özetleyeyim: 60’lı yıllarda; İzmir Menemen’li öğretmen Mahir (Talat Bulut); eskiden kalan zorunlu hizmet borcunu ödemek için Kars’ın bir köyüne atanır. Öyle uzaktan tahayyül edilebilecek bir köy değildir burası, yolu, suyu, okulu, elektriği olmayan bir yer düşünün, bir avuç insan hep birlikte yer sofralarında yemek yiyorlar. Çocukların başlarını sokacakları bir köy okulu dahi olmadığından, okuma yazma bilen yok denecek kadar az.

Köyün muhtarı rolündeki Erol Demiröz, karısı rolünde Meral Çetinkaya, muallim rolünde Talat Bulut, köy eşrafından Ali Sürmeli,akraba kadınlardan Nilgün Karababa, muhtarın oğlu rollerinde Nazmi Kırık, Erdem Yener, Metin Yıldız, gelin rolünde Büşra Pekin (özellikle onu istemeye gittikleri sahne) o kadar gerçekçi ve iyi oynuyorlar ki, sahnelerinde etkilenmemeniz zor.

mucizeAma filmin sürprizi, muhteşem performansı ile tartışmasız Mert Turak. Muhtarın oğlu sakat Aziz rolünü öyle bir canlandırıyor ki, ister istemez boğazınız düğümleniyor, karakteri öyle sevdiriyor ki, mutlu olmasını istiyorsunuz. Meğer çok başarılı bir tiyatrocuymuş. Bu filmden sonra fazlaca tanınacağını düşünüyorum.

Muhtarın eşi rolündeki Meral Çetinkaya, benim en sevdiğim ve oyunundan etkilendiğim kadın oyunculardan biri.. Oynadığı her role bürünen, resmen o karakter olan bir oyuncu. Filmdeki son kız isteme sahnesinde, son geline yaptığı konuşmalarda beni pek duygulandırdı. (Sürprizi bozulmasın diye detay vermiyorum)

Mert Turak Aziz rolünü bu kadar başarılı oynamasaydı, şiveler bu derece gerçekçi konuşulmasaydı aynı etkileyicilik yakalanır mıydı; zannetmiyorum.

Film boyunca beni gerçeklikten uzaklaştıran tek nokta, herkesin inanılmaz naif, iyi niyetli, saf, zerre kötülük düşünmeyen insanlar olmasıydı. Eşkıyaların yardımı, köy halkının muallime sevgisi, erkeklerin eşlerine karşı tutumları, kayınvalidenin gelinlere davranışı, …Herkes peri masalından çıkmışcasına iyilik timsaliydi. Gerçeğe uygunluğunu orayı ve o dönemi bilenler daha iyi tartacaktır.
Mahsun Kırmızıgül’ün, tüm oyuncuların ve zorlu şartlarda çekimleri tamamlayan ekibin hakkını teslim etmek şart. Ezcümle; bu filmi izlemenizi tavsiye ederim.. İyi seyirler…

mucize-

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Eski Kafa

İstanbul’da hep bildik mekanlara gitmekten, benzer çayları içmekten ve aynı dekorasyonlu kahvelerde oturmaktan sıkıldıysanız, size önerebileceğim enteresan bir yer mevcut : At Pazarı Meydanı – Eski Kafa kafe.

At Pazarı Meydanı; eski yıllarda at ticaretinin yapıldığı, ancak sonra çıkan yangınlar sebebiyle ufala ufala şimdiki halini alan tarihi bir meydan. Şimdilerde bu meydanda birçok kafe bulunuyor, Eski Kafa da bu mekanlardan biri ve sanırım en ilginci.

Şair ve mimar bir çiftin işlettiği bu mekan; tarihi görüntüsü, vitrininde bulunan kocaman şerbet kavanozları ve masalarda pişirilen kestaneleriyle aklımda yer etti. Bildiğimiz, her zaman gittiğimiz “modern” yerlere benzemiyor, İstanbul’un eski zamanlarında yaşadığını hissettiriyor insana..Hani dostane ve barışçıl hayatların olduğu yıllarda.

eskikafa.

Şerbet

Hakiki sahlep yaptıklarını duyunca içelim dedik, hakikaten muhallebi gibi, kıvamlı ve pek lezzetli geldi.. Sonra çaylar masaya kondu, keyfi detaylarında gizli halde. Hiçbir yerde çayın beraberinde bal ve yemiş getirdiklerini görmemiştim, hoş bir sunum olarak hafızamda yer etti. Tatlılarından yemedik, ancak görüntülerinin pek çekici olduğunu söyleyebilirim. Burada gününe göre farklı yemek seçeneklerinin ve her daim  bulunan bazı özel yiyeceklerinin olduğu da kulağıma gelenler arasındaydı, fakat deneme fırsatımız olmadı..Bir dahaki sefere artık.

çaylar

Yolunuzu her zamankinden farklı bir semte düşürüp, tarihi sokaklarda dolaşmak isterseniz, Fatih At Pazarı Meydanı’nı tavsiye ederim. Çayınızı, kahvenizi içtikten sonra meşhur Kadınlar Pazarı’na uğrayın, yöresel kuruyemişlerin, balların tadına bakın.

Son olarak; Vefa Bozacısı’na uğrayıp kapıdaki kuyruğa şaşkınlıkla bakmak suretiyle leblebili, tarçınlı bozalarınızı için…Afiyet olsun…

Yorum bırakın

Filed under Enteresan Deneyimler, Tadı Damağımda Kalanlar

Yıldızların Altında Kuantum

Aklımın almadığı konulardan pek fazla hoşlanmama eğilimim var sanırım. Çocukken kendime şu soru zincirini yöneltirdim: Biz neredeyiz ? Evde. Ev nerede ? Türkiye’de. Türkiye nerede ? Kuzey yarım kürede. Kuzey yarım küre nerede peki ? Dünyada.. Ne hoş… Dünya nerede ? Evrende/Kainatta/Galakside … Peki onlar nerede ? ? ?  Her seferinde bu noktaya kadar gelir, sonra ‘fazla düşünme, insanın aklı almaz’ sözlerine kulak verir, düşünmeyi bırakırdım..

Yıldızlararası (Interstellar) filmini izledikten sonra çocukluk sorularım yine kafamda canlandı..Filmi izleyeli 2 hafta oldu, halen düşündüğüm bazı noktalar var. Filmi çok mu sevdim ? Hayır. Ama beni düşüncelere sevk ettiğini yadsıyamam.

Künyeye bakalım; pek sevdiğimiz Christopher Nolan yönetmen koltuğunda.. Batman serisini, Memento’yu, Prestij’i düşününce zaten 1-0 önde çıkıyor sahaya Yıldızlararası.  Oyuncular cabası; Matthew McConaughey, Michael Caine, Anne Hathaway, Matt Damon,..

Karadelik, kuantum, solucan deliği, uzay yolculukları belki ilginizi çekmiyordur, ama yine de bu alandaki genel kültürü arttırmak için bile seyredilebilir bir film Yıldızlararası.

Filmin çıkış noktası; yakın gelecekte dünyanın ve insanlığın tehlikeye girmesi sonucu farklı bir yaşam alanı arayışına girilmesi..

Karadelik

Eski kulağı kesik bilimadamlarından Cooper (McConaughey) ile NASA’nın yolu, Cooper’ın kızı üstün zekalı Murph vesilesiyle kesişir. Cooper’ın seçim yapması gerekecektir; insanlığın geleceğini kurtarmak için başka gezegenlere yelken açmak mı yoksa dünyada kalıp kendi hayatını ailesiyle birlikte geçirmek mi…

Filmin büyük çoğunluğu Cooper ile Brand’in (Hathaway) uzaydaki cebelleşmeleri ve maceraları ile geçiyor, fakat eş zamanlı olarak dünyada olup biteni ve ailelerinin hayatlarını da seyrediyoruz.

Zaman – yer çekimi kavramlarının tamamen farklılaşması, 5. boyuttan mors alfabesi ile mesajlar gönderilmesi, kara delik içinden geçerken uzayın korkutucu sessizliği, dev dalgalı tuhaf gezegenler ve insanların uzayda bile törpülenmeyen hırslarını izlemek enteresan.. Bazı sahnelerde filmin yörüngesinden çıktığımı kabul etmem gerekiyor. Çok bilmiş seyirci kimliğime bürünüp “yok artık ne saçma” dediğim yerler de oldu. Ama muhtemelen o noktalar benim bilimsel eksikliklerimden dolayı açık kaldı.. Çünkü uzaya gönül vermiş insanlarla konuştuğumda, hepsinin her sahneye, her detaya bayıldıklarını öğrendim.

Dediğim gibi, bu konulara azıcık ilgi duyuyorsanız, ufkunuzu genişletecek bir film Yıldızlararası..

İzlemekte fayda var…İyi Seyirler…

interstellar

 

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Laf-ü Güzaf…

Şu yaşıma kadar hayattan öğrendiklerimden dem vurmak istiyorum bugün…Bir nevi 30 yaş muhasebesi de diyebiliriz buna. “Şuncacık zamanda ne belledin de insanlarla paylaşıyorsun” diye düşünmeyin. 30 yaş; insanın hayatın anlamını çözdüğünü zannettiği, lakin esasında hiçbir haltı tam anlamadığı, buna rağmen “hayattan öğrendiklerim” yazısı yazacak kadar kendine güvendiği bir yaştır.

Aklıma düştüğü gibi sıralıyorum düşüncelerimi.

1-  Öncelikle hayatın, tüm yaşananların, hissettiklerinin ve etrafında olup bitenlerin geçici olduğunu idrak et. Zaman zaman kendini çok üzdüğünde ya da deli gibi mutlu olduğunda, hiçbir duygunun kalıcı olmadığını hatırla.

2- Seni bu dünyaya getiren annenin-babanın kıymetini bil. Özellikle hayattalarken.

3- ‘Kimseye güvenme’ safsatasına inanma. En azından önce kendine güven. Pupa yelken..Bir de ailene, aile olarak seçtiklerine…

4- Çocukken, gençken yaptığın hataları, komiklikleri rahatça söyle; utanma. Bunların farkında olup dalga geçebilmek veya ders çıkarabilmek önemli olan.

5- Bazı isteklerin gerçekleşmediğinde kaderci olmayı bil. Böylesi daha hayırlıymış diyerek içini rahatlat.

6- Eğitilmekten korkma. Okulda, sokakta, ailede..Öğrendiğin her şey yanına kar kalır. Bilgiyi nerede görürsen al. Üşenme.

7- Gazetelerde, televizyonda gördüğün üzücü olayların “başka insanlar” için olduğunu düşünme, fanusta yaşama. Her türlü olayın, herkesin başına gelebileceğini unutma. O olayları yaşayanlara destek ol, fanusundan çık.

8- Öfke ya da alkol sebebiyle kontrolünü kaybetme(meye çalış).

9- Tadını bilmediğin biberi denemeden ağzına atma.

10- Senin mutluluğuna senin kadar sevinen insanın dostun olduğunu unutma. Dostaneliğin kıymetini bil.

11- Ülkende, dünyada olup bitenlerden haberdar ol. Dış dünya ile ilgilenmemeyi marifet sanma. Ülkelerin başkentlerini öğren.

12- Aşırı yemenin vücuduna zararı olduğunu hatırla. Abartma.

13- Hiçbir sırada,kuyrukta birilerinin yerini alma, kimsenin hakkına saldırma.

14- Şarkı söyle, kafana göre dans et. Kim ne diyorsa desin, boşver.

15- Kimseye haset etme, kimseyi kınama, yargılama, kimseyle dalga geçme. Kınadığın ve    dalga geçtiğin her şeyin başına geleceğini unutma.

16- Cömert ol. Hem maddi, hem manevi.

17- Karizmatik ve serinkanlı olacağım diye, ruhsuz olma. Olaylara tepki vermek, duyarlı olmak güzeldir.

18- Senin olmayan bir şeye hiç özenme bile. Çünkü zaten senin olunca o kadar önemi kalmayacak.

19- Kin tutma, rahatla.

20- Havalı olacağım diye olduğundan farklı davranıp kendini zora sokma.

21- Duygusallığı, çocukluğu, hevesli olmayı, yaşama sevincini küçümseme, 17. maddeyi hatırla.

22. Yaptığın işin hakkını ver, baştan savma yapma. Başarınca çok fazla övünme, ama kendini de asla küçültme, değerini bil, bildir.

23- Geçici hevesler için, aileni kırma, dostlarını yok sayma. Kimseye kendini fazla kaptırma.

24- Hayatını paylaştığın insana hak ettiği değeri ver. Herkes gider, o kalır.

25- Film seyret, kitap oku. Hatta ne bulursan oku. Fazla okumanın zararı olmaz.

26- Kimseye eşek şakası yapma, kaldıramayabilirler. Ayrıca denizde şaka olmaz, unutma.

27- Güzel yemek yapmayı öğren, zarar gelmez. “Ben yemek yapamam, kariyer yaparım” demeyi marifet sanma.

28- Annenin,babanın varsa kardeşlerinin söylediklerini, öğütlerini dinle. GERÇEKTEN iyiliğini isteyen insanları sırf asilik olsun diye kırıp dökme.

29- Apolitik olma, siyasi tarihini öğren.

30- Dünyevi hırslara kapılma, hepimizin misafir olduğunu unutma.

 

…Şimdilik bu kadar…

 

 

 

 

2 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

İçince Geçiyor mu Acısı?

Sevdiği kadını kaybedince darmadağın olan perişan bir adam;  serseri ruhlu, kanı deli akan bir kadın, kadeh kadeh rakı ve Galata Kulesi var İncir Reçeli 2’nin başrollerinde…

Aşık olduğu Duygu’nun ölümünden sonra insanlıktan çıkmış, hayattan hiçbir beklentisi kalmamış Metin rolünü yine pek güzel canlandırıyor Halil Sezai Paracıkoğlu.  ‘İzci’ ile derbeder bir aşk yaşamalarını isterken, içten içe Duygu’ya olan hislerini korumasını, onu unutmamasını istiyorum sanki… “Duygu’yu aldatıyormuşum gibi geliyor” hissiyatına karşılık gelen replik akılda kalıcı:

“İnsanlar sevgililerini aldatıyor, karılarını aldatıyor, hatta aradığım insan bu deyip kendilerini aldatıyor.

Sen iki yıl boyunca hayatta olmayan birine sadık yaşadın.”

Hayatının dibinde sürünürken, sahne aldığı barda çalışan İzci çıkıyor karşısına..Direniyor kapılmamak için, zira kapılırsa gerçek aşkını aldatmış olacak çünkü kendince..Filmde en çok Metin’in Duygu’ya olan vefasını,sadakatini sevdim..Karıncaların yuvadan çıkmasını bekleyişini, ölen balığın karşısında saatlerce ağlamasını, “Cevap yazayım mı ağabey”e her seferinde “yazma” deyişini, sahnede Duygu’nun fotoğrafıyla kadeh tokuşturmasını, her gece küfelik olmasını sevdim.

İzci’nin doğal ve egosuz halini, Metin’e duyduğu sahici sevgiyi, doğum gününe gelmeyince yaptığı -ağlatan- konuşmasını, aforizmalarını, ölmüş bir kadını kıskanmasını sevdim.. Bir de “senin için nefes alan biri varken, ölü bir balığı dert edindin” deyişini.

incir reçeli

Filmin müzikleri ve sahnelere yerleştiriliş biçimi çok ince düşünülmüş, bu noktada senarist-yönetmen Aytaç Ağırlar’ı ve tüm müzik emekçilerini tebrik ediyorum.

Sıfır beklenti ile gittiğim için, memnun olarak ayrıldım salondan..Şafak Pekdemir’i ilk kez izliyorum, oldukça başarılı ve inandırıcı buldum. Halil Sezai ise hem oyunculuk hem de müzisyenlik anlamında gayet yetenekli bir adam. Sanat gurusu değilim, ama en azından seyirci olarak bana hissettirdikleri bu yönde.

 

“Herkesin bir hikayesi vardır

Kimi kağıda yazar hikayesini, kimi etine…

Kağıt yanınca, et gömülünce biter hikaye…”

İyi Seyirler…

incir reçeli.

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Lucy

Nicedir uzak durduğum ve hafiften önyargılı baktığım film Lucy’i nihayet dün seyrettim ve keşke daha önce izleseymişim dedim…

Bilimkurgu, yapay zeka ve insan beyni ile derinden ilgilenenler belki de aynı görüşte olmayacaklardır,zira ben bu konuyla yeni yeni ilgilenmeye başladığım için, öğrendiğim her bilgi bana ilginç geliyor.

Filmi başa saralım: Yönetmenliği ve senaryosu Luc Besson’a teslim filmin başrolünde Scarlett Johansson (Lucy) oynuyor.  Sıradan, rutin bir hayatı olan kızımız Lucy, flört ettiği adamın zoruyla Kore mafyasına bir çanta teslim ediyor ve akabinde macera başlıyor.

Mafyavari adamlar; çantadan çıkan mavi tozun Lucy’nin kanına karışmasına vesile oluyorlar ve böylelikle Lucy, beyninin %100’ünü kullanabilecek kapasitede bir canlı haline geliyor.

LucyBeynimizin sadece %10’unu kullandığımızı varsayan ve kapasitenin %100’e kadar artması durumunda neler olabileceğini irdeleyen film; özellikle görüntü efektleri ve sahneler arası paralel geçişleriyle göz dolduruyor. Filmin başında Profesör Norman’ın (Morgan Freeman) yaptığı “beyin kapasitesi” temalı konuşma ve Lucy’nin kapasite arttırımı arasında geçişler,  beyin hücrelerinin ve nöronların ekrana yansıması, galaksi-dünya görüntüleri, hayvanlar alemi belgeseli gibi sembolik anlatımlar; beni etkileyen sahnelerdi.

 

Etrafındaki manyetik dalgaları, TV, radyo, bilgisayar gibi cihazları kontrol edebilme, düşünceleri okuma, telekinezi ve olacakları öngörme gibi yetiler kazanan Lucy’nin, tüm bu bilgi ağından yorulup, kendini kurtarması için profesör Norman’a başvurması ile işin boyutu biraz daha değişiyor ve bilimadamları, teorilerinin gerçeklik kazanması karşısında elleri kolları bağlı kalıyorlar.

Aksiyon sahneleri ve koştur koştur temposu ile, sıkılmaya, filmden kopmaya imkan bırakmayan filmde, zaman zaman “biraz abartmışlar” dedirten sahneler mevcut elbet. Örneğin beyninin %100’ünü kullanmaya başlayınca bilgisayara dönüşmek suretiyle yok olan, tüm çağlar arası ışınlanan ve evrende yolculuk yapan  Lucy sahnesi. Belki de sadece efekt ve görüntü tekniklerinin parlatılması için çekilmiştir.  Bu ve bunun gibi bazı abartılı sahneler, beni kısa süreliğine de olsa konudan koparsa da; genel manada ilgimi çeken ve sürükleyici bir film oldu Lucy.

Bu arada, Mr. Jang rolündeki Minsik Choi ve saz arkadaşlarına değinmemek olmaz, oldukça inandırıcı ve filmle uyumlu bir ekip olmuşlardı.

Kıssadan hisse; beyninize iyi bakın, fazla zorlamayın…İyi Seyirler…

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Tatil Keşfi: Marmara Adası

30 yıldır Erdek’e giden biri olarak; Marmara Adası’nı bir kere bile görmemiş/merak etmemiş olmama mı şaşırayım, bu kadar keyif veren bir yer olmasına rağmen halen bozulmamış olmasına  mı bilemedim…

Hala tatile çıkamayan azınlık olarak; hafta sonu için Marmara Adası’na firar etmeye, deniz suyu ve kum ile temas etmeye karar verdiğimizde, bizi bu kadar güzel bir yerin beklediğini tahmin etmiyorduk. Konaklayacağımız yere eşyaları attıktan sonra, başladık yürüyerek adayı arşınlamaya..İlk öneriler, Mestanağa ve Manastır koyları idi. Sorduğumuz tüm adalılar “yani yürümesi biraz zor, asfalta çıkmanız lazım, ama gençsiniz yürürsünüz” türünden cevaplar verdiğinden; 10 dakika sonra Mestanağa’ya varınca şaşkınlıkla gülümsedik..Uzak dedikleri yer, İstanbul kaosu için devede kulak, kısa mesafe bir yerdi. Üstelik yürürken gördüğümüz manzara şahaneydi, yamacın aşağısında pırıl pırıl bir deniz, yukarısında kayalar, ağaçlar..

Mestanaga

marmara adası

 

 

 

 

 

 

 

 

Deniz hasretimizi fazlasıyla gideren Mestanağa plajını öyle sevdik ki, ertesi gün de burada denize girdik. Ününü duymuş olduğumuz Manastır ve Aba koylarına gitmedik. Mestanağa koyunda bulunan tek tesis, bir çift tarafından işletilen sempatik kafe.. Ne yediysek, ne içtiysek hepsi çok lezzetli. Herkes keyifli, sakin, dingin ve huzurlu…

Tavsiye üzerine gittiğimiz Birol Balık’a da ayrıca bir paragraf ayırmam şart. Şahane servis, lezzetli, taptaze mezeler, misafirperverlik ve uygun fiyatlar..Kalkarken “boşuna yer beklememişiz” diye geçiriyorum içimden…

Hani vardır ya “Yapmadan Dönmeyin” listeleri, ben de Marmara Adası için kendime bir şeyler belirledim :

1-Mestanağa plajında yüzün, kafede limonatanızı içerken huzurun tadını çıkarın.

2-Taş evlerin arasında kaybola kaybola yürüyüş yapın, adanın yukarılarına çıkın.

3- Birol Balık’ta kalamar ve köpoğlu yiyin.

4-İskeledeki Tadım Dondurma’ya kesinlikle uğrayın, zerdali, limon, karadut ve çikolataya doyun

5- Çay bahçelerinden birinde ada çayı için. Tavla oynayıp yazlıkçılığın tadını çıkarın. Koruk suyu için.

Bu saydıklarım ilginizi çekiyorsa, İstanbul’dan feribot ile 2.5 saatte ulaşılan bu güzelim “Mermer Adası’nı” ziyaret edin..

İyi gezmeler…

4 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı