Category Archives: Biri Kaçamak mı Dedi ?

Bir Tohum Şenliği ve Şile’nin Köyleri

Belki gözünüze ilişmiştir gazetelerde; 4 Kasım Pazar günü Şile’nin Ovacık Köyü’nde 1. Tohum Takası Şenliği adında bir etkinlik vardı… Öğrendiğim kadarıyla bu şenlik; Karaot Tohum Derneği, Ekolojik Üreticiler Derneği, Slowfood/Fikir Sahibi Damaklar ve Şile Belediyesi eliyle organize edilmiş olup; her sene, hatta belki 6 ayda bir tekrarı yapılacakmış..

Daha önceleri Ege’nin bazı köylerinde yapılan bu etkinlik; duyduğum kadarıyla Şile Belediyesi’nin talepleri üzerinde burada da yapılmaya başlanmış.. Biz şenlik alanına birazcık geç kaldığımız için tohumlar ve fideler dağıtılmış, etkinlik neredeyse bitmişti..

Köy halkının kurduğu pazar yeri de başlı başına bir şenlik havasındaydı; taptaze marullar, biberler, patlıcanlar, ev yapımı reçeller, özel üretim ballar, kabaklar, ekmekler, yoğurtlar ve daha neler neler.. Son zamanların moda tabiriyle her ürün tam anlamıyla “organik”ti…

Şenlik bitti; ama bu vesileyle İstanbul’a yakın kaçamaklar serisine bir yenisi daha eklendi; Şile’nin köyleri Ovacık, İmrendere, Karamandere ve daha niceleri.. Buralara araba dışında ulaşım pek mümkün gözükmüyor, mesafe de  az değil ancak Şile tarafına yolunuz düştüğünde bu köyleri ziyaret etmenizi, yemyeşil ormanların, rengarenk doğanın taptaze havasını içinize çekmenizi öneririm.. Alttaki fotoğraf Karamandere’nin içindeki Saklıgöl’den…

Yazıyı son zamanlarda okuduğum en güzel sözlerden biriyle noktalamak istiyorum :

Beş yaşındayken annem hayatın püf noktasının mutluluk olduğunu söylerdi. Okula başladığımda bana büyüyünce ne olmak istediğimi sordular. Ben de “mutlu” yazdım. Onlar bana ödevi anlamamışsın dediler, ben de onlara siz hayatı anlamamışsınız dedim. — John Lennon

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?

Bir Eylül Güzellemesi

Eylül geldi..Çoğu kişinin en sevdiği ay, hem sıcakların artık enselerde boza pişirmediği, havanın püfürdediği; hem de halen yaz emareleri barındıran; temiz, kibar ve naif bir ay Eylül..Üstelik bu seneki Eylül’ün; kişisel tarihimde de çok büyük bir önemi var; bağlılık ve birliktelik yolunda attığımız 2. büyük adım..

Gelelim bu aralar yapmayı planladığımız aktivitelere; hem belki size de değişik bir fikir verir bu yazdıklarım..

Artık çoğu kişi tarafından bilinmesi sebebiyle bakirliği kalmayan Büyükada’nın içinde; nispeten korunaklı kaldığı söylenen bir koy “Prenses Koyu”.. Burası Prenses Koyu Otel’e de ev sahipliği yapan bir plaj aynı zamanda..

Güneşlenmek, deniz kenarında uyumak, yüzmek ve İstanbul’dan uzaklaşmadan tatil havasını yakalayabilmek için uygun bir alternatif gibi sanki; denemeye değer..Güneş enerjisine teslim ettiğimiz vücutlarımızı canlandırmak içinse; adanın balıkçılarından birinde guruba karşı meşk etmek de şahane bir kapanış olur herhalde !

Sırada her sene keyifle takip ettiğimiz; fırsat bulunca bir film bile olsa mutlak kapısını çaldığımız sanatsal aktivitemiz: FilmEkimi

İKSV tarafından düzenlenen FilmEkimi etkinliğinde; 29 Eylül-7 Ekim tarihleri arasında, Fatih Akın’dan; Brian De Palma’ya; Benicio Del Toro’dan Juliette Binoche’a; sinema dünyasının önemli isimleriyle aynı çatı altında buluşmak mümkün olacak.. Eminim çok etkileyici ve vurucu hikayelerin bulunduğu seyirlikler vardır programda..Geçen yıllardan tecrübe ettiğimiz kadarıyla; erkenden biletleri alıp yerleri garantilemek gerekiyor..

Aslında burada paylaşabileceğim birkaç şey daha var kafamda; Eylül ve sonrasına dair..Ama onları da ilerideki yazılara bırakıyorum..

Eylül’ün ve hayatın tadını çıkarabilmek temennisiyle..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Kültür-Sanat

Sapanca’da dingin sular : İstanbuldere

Aylardır yazmadığım için süs bitkisi gibi balkondan dışarı bakıp hiçbir yere gitmediğimi düşünebilirsiniz, ama gerçek böyle değil tabi..Yoğun iş temposundan {bu klişe kalıba da sinir oluyorum:)} fırsat buldukça yeni yerler görmeye, ruhumu dinlendirmeye gayret ettim..

Sapanca’yı bilirsiniz; belki gölün etrafında yürümüş, Güral Sapanca ya da Richmond Nua Spa otellerinden birinde konaklamış ya da günübirlik turlarla gezintilere katılıp şehir içindeki ıslama köftecilerden/alabalık çiftliklerinden birinde yemek yemiş olabilirsiniz.

Peki hiç tepelerdeki köylere çıkıp, şelalelerin arasında, yeşilliklerin içinde lezzetli yemeklerin tadına vardınız mı ?

Sapanca’nın içinden yarım saat süren, oksijenle dolu, yeşilliklerin arasından huzur dolacağınız bir yol sonunda ulaşıyorsunuz İstanbuldere Köyü’ne..Burası vadinin arasında, şelalenin yamacında, nehirle bölünmüş bir doğal güzellik..İstanbuldere Alabalık Tesisi de bu köyün ve yeşilliklerin yamacında konuşlanmış, kelimenin tam manasıyla bir dinginlik cenneti..

Tesisle ilgili daha detaylı bilgi almak isterseniz buraya bakabilirsiniz.

Yolunuz Sapanca tarafına düşerse, fırsatını da bulursanız bu köye ve tesise uğrayın, ciğerlerinize havayı doldurun, dinlenin, sakinleşin ve mis gibi mezelerle kiremitte alabalıkları yiyin, yedirin.

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?

Çanakkale İçinde…

Aslında bu yazıyı çoktan yazmış, resimleri paylaşmış olmam gerekirdi.. 29 Ekim seyahatinin üzerinden çok sular aktı, yazılacak filmler, sergiler, başka seyahatler eklendi, ama diyorum ya, son 3-4 aydır hasıl olan yazma rehaveti sebebiyle; biraz rötarlı da olsa başlıyorum şahane doğal güzellikleri anlatmaya..

Öncelikle Çanakkale ile bağımızın nereden geldiğini anlatan kısa bir bilgilendirme yapmalıyım sanırım; artık ‘aile dostu’ kelime öbeğinin yetersiz kaldığı, bir nevi öz teyze-dayı-kuzen formuna geçmiş Yılmaz ailesi sayesinde, benim için 26, ebeveynlerim içinse yaklaşık 35 yıldır hayatımızda olan bir şehir burası..Her sene en az 1 kere ziyaret etmesek içimiz rahat etmeyeceğinden, bu sene de 29 Ekim tatilini fırsat bildik, anne Yılmaz’ın kız kardeşini de aldık (ki kendisi de teyzelerim grubundandır) atladık arabaya..

İlk akşam denize nazır, Yalova adlı balıkçımızda midemize bayram ettirdik, o kadar güzel mezeleri vardı ki, ana yemeğe teşebbüs bile etmedik.. Kırk yılda bir toplanan bu ekiple sofranın tadı ayrı güzeldi, tadı damağımda kaldı..Umarım eksilmeden nice sofralarda bir arada oluruz..Diyorum ve hemen gezinin 2. ayağına, Behramkale (Assos) durağına geçiyorum..

Behramkale, eski çağlardaki adıyla Assos, milat öncesi tarihiyle, taş binalarıyla ve bozulmamış sokakları ile görülmeye değer, sempatik bir köy. Buz gibi denizi, virajlı-uçurumlu yolu, zeytinyağı, köylü teyzelerin sattıkları ve şaheser gün batımı ile zevkten dört köşe olmanızı sağlayacak Behramkale’den kafanız boşalmış, dingin bir huzurla ayrılacağınıza eminim.

 

Önce Arnavut kaldırımlı, yokuşlu sokaklarında yürümenizi ve minik dükkanlar (antikacı, takıcı) arasında gezerek temiz havanın tadını çıkarmanızı öneririm.. Sonra aşağıda resmini göreceğiniz kahveye oturun ve kuma gömülen kahve fincanlarında pişen enfes Türk Kahvesini mideye indirirken, başka yerde zor bulabileceğiniz gün batımını seyredalın..

Fırın ateşinde ağır ağır pişen sakızlı Türk Kahvesi’ne dalıp gitmişiz..

İşte gözlerimizi alamadığımız, turuncunun her rengini barındıran ve insanı huzur denizinde yüzdüren portakal renkli güneşin batışı..O sırada bol bol dilek diledik, adettendir diye..

Assos’un denizinin güzelliği dillere destan, ama hava soğuk olduğu için yüzmeyi değil, deniz kenarında oturup bir şeyler atıştırmayı ve koyda satılan takılara bakmayı yeğledik..Öyle bir manzara ki; karşısında saatlerce oturulabilir, hülyalara dalınabilir 🙂

… Assos kıyıları …

Bu da restoran kısmında oturduğumuz, ufacık koydaki şirin otellerden biri..

Bu yöre ile ilgili daha yazılacak-çizilecek çok şey var, ama bence gidin kendiniz görün, Behramkale’yi, Babakale’yi, Sokakağzı’nı, Koyunevi’ni, köy pazarlarını, berrak denizini, doğallığını, gün batımını, kalamarını ve mis gibi balıklarını bizzat yerinde keşfedin..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Gecikmiş Yaz Yazısı

Nihayet başardım ! Uzun zamandır hayalini kurduğum anları 4 güne sığdırdım; engin denizde balık oldum, gün yüzü görmemiş vücudumu ultraviyole ışınlarına teslim ettim, kumların içinde sularını akıta akıta şeftali yedim, tek derdimin “akşam ne yesek” olduğu kıvama gelmek için kendimi zorladım, beni sıkan her şeyi kısa süreliğine de olsa beyinciğimin altına attım ve klişe tabirle; kalbimi Ölüdeniz’de bıraktım.

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir doğa ve dağların ortasında turkuazdan laciverte mavinin her tonunu barındıran bir deli deniz..O kadar ki; o sonsuz özgürlük hissini yaşamak için dibe dalıp çırpınmaktan gözlerim kan çanağına döndü.. Kumsalda otururken veya yüzerken tepede kuğu gibi süzülen yamaç paraşütlerini izlemek terapi gibi, gerçi bu sefer bizzat deneme fırsatım olmadı, ama bir daha gidersem mutlaka yapacağım..

Fethiye’ye methiyeler düzmek isterdim tabii, ancak enteresan bir durumla karşılaştık; İngiliz halkı beldeyi resmen ele geçirmiş, Ölüdeniz’de hiçbir esnaf beni ‘merhaba’ diyerek karşılamadı desem yeridir..Son gece yine birinden “hello” duyunca sinirlendim ve ‘kendi ülkemde kendimi yabancı hissettim, yeter artık Türkçe konuşun’ diye çıkıştım..Restoranlarda menüler İngilizce, üstelik Türk kahvesi isteyince garip karşılıyorlar..’Buraya ait yöresel hiçbir şey yok mu, pazar kurulmaz mı mesela burada’ deyince; pazartesi günleri İngiliz teyzelerin kendi yapıkları eşyaları ve yiyecekleri satmak üzere yer tuttuklarını öğrenip tümden şaşırıyoruz..

Yaz tatilinden beklediklerim çok naif aslında; tüm gün yüzmek, kışın hiç yapmadığım ‘spor’ denen aktivite ile biraz olsun haşır neşir olmak ve guruba karşı lezzetli yemekler eşliğinde sevdiklerimle sohbet etmek..Ve evet, Ölüdeniz tatili tüm beklentilerimi karşılamış durumda..Resimde görülen sofra sahilde bulunan Oyster adlı butik ve inanılmaz güzel dekore edilmiş otele ait..Konaklama çok pahalı, fakat yemekler etraftaki tekdüze turistik restoranlara kıyasla pek de farklı değil..Yolunuz düşerse mutlaka öneririm, civardaki özenli ve lezzetli yemek yiyebileceğiniz tek tük yerden biri..

Yamaç paraşütü ve tekne gezileri  esnafın en büyük geçim kaynaklarından biri, paraşütle atlayanlar ne kadar muhteşem bir deneyim olduğunu anlata anlata bitiremediler..Yerlilerle yaptığımız sohbetler sonucunda halkın tarım ve hayvancılıkla pek uğraşmadığını, neredeyse tüm kazancını turizm mevsiminde edindiklerini öğreniyoruz..Gerçekten de insanın ağzını açık bırakan, sürekli fotoğraf çekme isteği uyandıran bir doğaya sahip burası..

Benim kaldığım yer Çetin Motel adında, oldukça iptidai, ama pek sevimli bir aile işletmesi idi..Tabi benim için en önemli ayrıntı; kapısından çıktıktan 30 adım sonra “ver elini kumsal” olmasıydı..

Bakalım bu kısa ama doyurucu gezinti beni ne kadar idare edecek..Senenin ilk tatili olması sebebiyle tadı damağımda kaldı, şimdiden önümüzdeki aylar için heveslenmeye ve hayaller kurmaya başladım bile …

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?

Ağustos Güzellemeleri

Tatile gidemeyenler, işleri başından aşanlar,manyetik alanların etkilerini vücutlarında hissedenler, değişiklik arayanlar, İstanbul’da aynı şeyleri yapmaktan sıkılanlar toplaşın ! Son günlerde bana keyif veren 2 aktiviteye katıldım, biri ‘sulu’, diğeri ise hızlı ve adrenalinli:)

Öncelikle geçen hafta gittiğim SuAda hakkında iki kelam edeyim.. Bilindiği üzre, burası yılların Galatasaray Adası; spor klübünün aktivitelerine ev sahipliği yapan, camianın pek sevdiği bir adacıkken, önce BuzAda adı altında eğlence sektörüne hizmet ediyor, daha sonra da SuAda adını alarak günümüzdeki haline geliyor.

Mekan büyüleyici, boğazın ortasında püfür püfür yemek yemenin ya da havuza girmenin keyfi paha biçilemez..İşletmeciler de böyle düşünmüş olacaklar ki, şezlongların tamamen dolu olmasına aldırmadan içeriye gelen her misafiri almaya devam etmekte bir sakınca görmüyorlar.. Biraz geç gittiğimiz için, adım atacak yerin zor bulunduğu havuz kenarında 2 tur atıp güç-bela yer tutarken, hafta arası havuz keyfinin çok daha konforlu ve eğlenceli olacağını düşündüm..

Adanın tuzlu suyunda köprüye karşı yüzmek insanın içindeki gerilimi alıp boğaza karıştırıyor, denizin ortasında yüzme hissi, nereye baksanız gördüğünüz şıkır şıkır su, gelip geçen tur tekneleri, şık yatlar, salaş kayıklar insanı şehirden alıp tatil beldesine ışınlıyor..

Acıkanlar için 5-6 tane alternatif mevcut, zaten herkes mayosunun üzerine bir çaput geçirip havuzun hemen yanındaki mekanlarda karnını doyuruyor.

Denizi deli gibi seven, ama havuz alışkanlığı hiç olmayan biriyim, son 5 senede belki 5 kere bile havuza girmemişimdir..Buna rağmen bu adacığın havuzu –belki tuzlu su olduğundan– beni pek tatmin etti..Yazının başında da belirttiğim gibi; henüz tatil yüzü görmemiş, sıcaktan buharlaşmış haldeyseniz, burayı tavsiye ederim..[Dipnot; adaya Kuruçeşme’den ücretsiz ulaşım mevcut]

Gelelim diğer atraksiyona.. Hayatımda en mutlu olduğum yerlerden biridir Lunapark..Işık hızıyla oradan oraya uçan trenlere binip korkudan çığlık atmaya, çarpışan arabalara, halka atıp çubuklara geçirmeye çalışmaya; kısacası  o hengamede kendimi kaybetmeye bayılırım..

Dün bir işim için Bostancı’ya gitmişken, hazır pek sevdiğim arkadaşlarım da yanıma gelmişken, e Lunapark tüm rengarenkliğiyle yanımızda dikilirken bu şansı tepmek olmazdı.. Orada bulunduğumuz 2 saat boyunca, heyecan, eğlence ve korkudan başka bir his yaşamadım diyebilirim..

Özellikle bir alet vardı ki, tasvir etmeden geçemeyeceğim..Balerin şeklinde bir mekanizma düşünün, 2şerli koltuklara biniyorsunuz ve arka arkaya vagonlara diziliyorsunuz..Öyle korkunç bir hızda dönüyor ki, izlerken önünüzden geçenlerin suratını seçme imkanınız olmuyor, yuvarlak alet bir çizgi halinde görünüyor..Zaten iki kere hızı doruk noktasına ulaşıyor ve arada bir mola veriliyor, herhalde ayılıp bayılan var mı, ona bakıyorlar:) Çünkü o hıza belli bir süreden fazla tahammül etmek mümkün değil..Tabii bu sırada sizi uyduruk bir emniyet kemerine bağlı demirin tuttuğunu söylemeden geçmeyeyim.. Gondolların emniyetinin de her an çıkacakmış gibi duran bir çubukla sağlandığını düşünürsek; aletlerin güvenilirliği konusunda şüpheci olmak gerek ..  Aslında buna ‘kelle koltukta eğlence’ de diyebiliriz:)   Herkese püfür püfür, limonata ferahlığında ağustoslar..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi

İstanbul’a yakın vahalar -4-

Evet sonunda oldu ! Tenime tuzlu su, ayaklarımın altına deniz kumu değdi.. Üstelik bunu yapmak için  uçak bileti aramaya, uzun kara yolculuklarına ve tur şirketleri arasında boğulmaya gerek kalmadı..

Şimdi bilmeyenler için büyük kıyak sayılacak bir yeri elim döndüğünce tasvir etmeye başlıyorum; yerin adı Uzunya.. Sarıyer’in tepesindeki Demirciköy beldesinin denize bakan balıkçı sayfiyesi diyebiliriz burası için..

Etrafı ormanla çevrili, ferah, geniş bir koy..Salaş ve şık olmayı becerebilen bir balık lokantası ve bir kafeden başka hiçbir etkinlik yok, dolayısıyla eğlenmek ve kurtlarınızı dökmek için uygun bir adres değil burası.. Müzik bile çalmıyor, istediğiniz gibi kafa dinleyin, beyin kıvrımlarınızı açın, kitap okuyun, eş-dostla oyun oynayın, sohbet edin..Yani günlük hayatta fırsat bulamadığınız  basit ihtiyaçlarınızı giderin:)

Tabii burada denizden çok fazla bir şey bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir; illa pırıl pırıl, kumlu-yosunsuz/taşsız, cam gibi denize girmek isterim diyorsanız, burada aradığınızı bulamayabilirsiniz..Üstelik rüzgarı bol bir koy burası..Ama ben ‘deniz olsun da, isterse çamurdan olsun’culardan olduğum için, hiç rahatsız olmadım yosundan-taştan…

Hem bu sabah öyle bir ruh halindeydim ki; birileri küvetin içine tuzlu su koyup, girişine de kum serpse girecek durumdaydım..Siz de haftalardır denize girme planları yapıyorken her seferinde bir aksilik çıkıyorsa ya da bir sebepten ötürü tatile gidemediyseniz, alın yanınıza bir arkadaşınızı ya da aileden birilerini, şehre 45 dakika mesafedeki Uzunya‘yı ziyaret edin..

Not 1 : Toplu taşıma ile ulaşmak isteyenler; Sarıyer’den kalkan Kilyos minibüsleri işinizi görecektir.

Not 2 : Demirciköy sahilinde bir de Dalia Club var, buradan yakın.

Not 3 : Uzunya plajına giriş 25 TL, sadece şezlong, duş ve kabin dahil.

Not 4 : Bugün orada geçirdiğim süre boyunca telefonum kapalı ve benden uzaktaydı.. Güzel bir duyguymuş gün boyunca radyasyona maruz  kalmadan vakit geçirmek…Tavsiyedir…

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Karışık Mevzular

Aslında yazarken genelde hep bir konuya odaklanıyorum, filmse film, tiyatroysa tiyatro.. [duyan da 26 yıldır köşe yazarlığı yapıyorum zannedecek:)]..Ama bu sefer ortaya karışık, biraz ondan-biraz bundan havasında bir şeyler çiziktiresim var, düşündüğüm hızla tuşlara basmaya başlıyorum..

Gazete benim için her zaman büyük keyif olmuştur, ama bazen kendimi tutamıyorum, resmen kağıt parçalarıyla kavga ediyorum okurken..Siirt’teki rezaletin detaylarını hem öğrenmek istiyorum, hem de midem bulanıyor, sayıyorum, sövüyorum, kanım donuyor. Herkesin cezasını fazlasıyla çekmesini dilemekten başka bir halt gelmiyor elimden.

Sonra daralan içimi ferahlatmak için güzel havada biraz yürüyorum, bahar dallarını kokluyorum, erguvanlarla gözümü-gönlümü açıyorum..Film seyretmeye karar veriyorum, eve gelip Vavien’in karşısına kuruluyorum.

Vizyondayken kaçırdığım, merak ettiğim bu filmin başrolleri Engin Günaydın (aynı zamanda senarist) , Binnur Kaya (şahane) ve Settar Tanrıöğen’e (usta) ait, yönetmenlerse Yağmur Taylan-Durul Taylan biraderler..Kara mizah-dram kategorisine sokulabilecek filmdeki tüm oyuncular kalburüstü, çekimler ve kurgu güzel, metaforlar yerinde.. Ancak o anki halet-i ruhiyemden midir, filmin karanlık atmosferinden midir bilmem, içime bir burgu sokuldu filmi izlerken..

Değinmek istediğim diğer bir mevzu ise ‘Riva’  kaçamağım..23 Nisan tatilini ve neşe dolmamızı fırsat bildik, doğayla bütünleşmek, bir yandan da balık yemek için soluğu Riva’da aldık..Ulaşım gayet basit, arabanız varsa Kavacık çıkışından itibaren ‘Riva’ tabelalarını takip ediyorsunuz, yeşillikli, huzur veren bir yol eşliğinde 15 dakika sonra meydana varıyorsunuz..Yoksa şayet, Beykoz’dan otobüse veya minibüse biniyorsunuz..

Köyün içine doğru yaptığımız kısa yürüyüşün ardından Eşek Adası’nı da içine alan bu enfes manzarayla karşılaştık..Yaz sezonunda plajların (halk plajı da var ücretli olan da)dolup taşmasına şaşmamak lazım, İstanbul’a bu kadar yakın ve yüzülebilen böylesine engin deniz+orman ikilisi görmedim ben başka..

‘Nefes alma yerleri’ içinde tercih edilebilecek mekanlardan biri burası, denize girmeseniz de manzara eşliğinde yer-içersiniz, ineklerin arasında yürürsünüz, temiz hava alıp şehrinize geri dönersiniz:)

Ayrıca; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu ve de Mutlu Ola !

7 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Başkent Ankara’da son durum

Ankara bugüne kadar biraz haksızlık ettiğim ve kafamda ‘en güzel yanı İstanbul’a dönüş yolu’ imajı ile varolmuş bir şehirdi.. Küçükken bir düğün için gitmişliğim, o esnada Anıtkabir’i ziyaret etmişliğim vardı sadece, bir de üniversiteyi orada okuyan arkadaşlarımdan duyduğum çoğu negatif izlenimler..

Geçen hafta sonu 2 günlük kısa seyahatimden –tabi bir şehri turist olarak gezmenin verdiği etkiyle– memnun bir halde şehirden ayrılınca, izlenimlerimi yazmak istedim.

Bir İstanbullu gözüyle bakınca şehir bende büyük bir açık hava müzesi geziyormuşum hissi uyandırdı; bakanlıklar, meclis, TSK, gençlik parkı, Atatürk Orman Çiftliği, parti binaları, BDDK, Türk Dil Kurumu..Tüm bunları yerinde görmek enteresandı, amma ve lakin; İstanbul gibi insanın kendini

 kaybedebileceği kaotik bir şehirden sonra; Ankara’nın garip mimarisi, çoraklığı ve düzeni bana maket bir şehirde dolaştığımı hisettirdi zaman zaman..Tabii bunda kaldığım yer şehrin dışı tabir ettikleri bir semtte olmasının da etkisi olabilir..

Emektar Tunalı Hilmi caddesi,üniversite kampüsleri, popüler mekanlarla dolu Arjantin ve Park caddeleri, gençlik parkı, müzeler, opera binası, her ihtiyacı karşılayacak büyük alışveriş merkezleri..Hepsi iyi hoş fakat nedenini çözemediğim bir hal var, sanki genel bir ruhsuzluk, duygusuzluk hakim; insan kendini tam olarak kaptırıp şehrin akışına bırakamıyor..

Bakanlıkların arasında ilerlerken bürokrasiyi, ağırlığı hissetmemenize imkan yok, en cıvıl cıvıl, en hareketli yerinde bile tam anlamıyla havaya girilemiyor sanki.. Böyle hissetmemin sebebi ne; deniz eksikliği mi, yüzölçümüne oranla nüfusun azlığı mı, çok kısa süreliğine orada bulunmam mı; hiç bilemiyorum.. Belki de orada yaşasaydım ve İstanbul’a gelseydim bu yazı tam tersine dönecek ve ‘düzenin, sakinliğin gözünü seveyim’ diye bitecekti, kimbilir..

Ziyaretlerine gittiğimiz/pek sevdiğim dostlarımız bizi şahane ağırladıkları için bu seyahati mutlu geçirmeme gibi bir şansım yoktu aslında; zaten epi topu 2,5 gün kaldım, e dolayısıyla çok da objektif yorumlayamayabilirim..

Ama her ne kadar birçok özelliğinden şikayet de etsem İstanbul’un, o kadar alışmışım ve bağlanmışım ki; sanırım başka bir yerde  –belli bir süreden fazla– yaşamak zorunda kalırsam bir gün, epey zorlanırım gibime geliyor..

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi