Ye (kilo al), Dua Et (ferahla), Sev (ayvayı ye)

Modern (!) çağın olmazsa olmaz ihtiyacı ‘her şeyi bırakıp gitme’ harekatını konu edinmiş son film; aynı adlı kitaptan uyarlanan ‘Ye, Dua Et, Sev’i izlemek nasip oldu geçenlerde.

Julia Roberts senelerdir pek sevdiğim,  izlemekten keyif aldığım, kulaklarına varan gülüşünü beğendiğim karizmatik bir aktristir benim için, Javier (Ángel Encinas) Bardem kişisi ise son yıllarda keşfettiğim, ısındığım bir figür.

İzlemeden önce bu ikilinin uyumsuzluğuna ve aralarında elektrik olmadığına dair yergiler vardı kulağımda, ayrıca filmin uzunluğundan, sıkıcılığından, kitabı okunduktan sonra –her kitap uyarlamasında olduğu gibi– çekilmediğinden bahsediliyordu; dolayısıyla beklentimi düşük tutup oturdum koltuğa..

Baş karakterimiz Liz, New York’ta evli, mutsuz ve çocuksuz yaşam sürmekte olan bir yazar; kocasını seviyor ama ne istediğini, hayatı nasıl yaşamayı beklediğini o da tam olarak bilmiyor ve kendini kapana kısılmış hissediyor..Artık hiçbir şeyin kendisini heyecanlandırmadığını, hayata motive olamadığını ve en önemlisi evli kalmak istemediğini idrak edip evini barkını terk eyliyor..

Moraller bozuk, depresyon kapıda; ver elini İtalya;  gelsin şaraplar, pizzalar, dondurmalar, gitsin yakışıklılar, uzun masalar, kahkahalar…Kısa sürede edinilen arkadaşlar, Akdeniz insanının sıcaklığına yapılan vurgu, jest ve mimiklerini abartarak kullanan, hayattan keyif almayı bildiklerinin altını çizen İtalyanlar, tarihi sokaklar ve nihayet bunalımdan çıkış..

İtalya’daki keyifli ve hareketli günlerin ardından tamamen tezat görüntüler ve yaşamlar eşliğinde Hindistan’da kendini bulma çabaları başlıyor..Burada insanların kendini bulma tarzı çok farklı, Liz de bu hayata uyum sağlamaya çalışıyor..Ayinler, sessizlik yemini edip haftalarca konuşmayanlar, dualar, ve otantik düğünler eşliğinde birkaç ay geçiriyor, kendince huzura eriyor.

Yolculukları sırasında Liz bir dolu farklı insanla ve hikayeyle tanışıyor, hepsinden de bir şeyler öğreniyor..Ama en önemlisi, şüphesiz daha önceki bir Bali seyahatinde tanışmış olduğu ‘Ketut’ adlı şifacı oluyor..Hayat tecrübelerini, önerilerini yumuşacık anlatımıyla Liz’e aktaran bu sempatik amca (bkz.üst resim) onla öyle iyi dost oluyor ki, filmi izlerken beni imrendiriyor, ‘keşke canım sıkılınca gidebileceğim bir Ketut’um olsa’ diye düşündürüyor:)

Tabi bu kadar hareketin içinde aşk olmazsa olmazdı, Javier Bardem romantik ve sevgi pıtırcığı aşık rolüyle Bali’de Liz’in hayatına dahil oluyor, kendine aşık ediyor, belki de Liz’in huzur arayışına son noktayı koyuyor, gökten 3 elma düşüyor..

Darısı tüm huzur, ferahlık ve hayatlarına mana arayanların başına 🙂

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereden bulmalı?

Hatırı sayılır bir zamandır kafamda olan ve yapmam gereken bir görevimi büyük oranda gerçekleştirmiş bulunuyorum..Aylarca bunun olmasını bekledim, hatta beklerken de; gerçekleşince hayatımda çok fazla değişiklik yaratmayacağını, ama başladığım işi bitirmiş olmanın vereceği o muhteşem hazzı düşündüm..

Sürecin halen içinde olmam hasebiyle,  o hazzın farkında olamadığımdan bu mevzuyu şimdilik es geçiyorum ve konudan konuya atlıyorum.

Biraz bayat olacak ama, yazmak için anca fırsat bulduğum için önce Akbank Caz Festivali kapsamında izlediğim “The Sun Ra Arkestra”dan başlayayım.. Saksafon, trompet, trombon, piyano, elektrogitar, perküsyon, bas ve davuldan mütevellit kalabalık ve neşeli bir grup olan Sun Ra Arkestra’yı izlerken yaşımdan başımdan utandım, zira şef (aynı zamanda saksafon ve flüt çalmakta) 86 yaşında olmasına rağmen,  oradan oraya koşturup danslar eden Marshall Allen adında cici bir amca..Grubun geri kalanı da hayli ileri yaşlarda, ama perküsyoncu ağabey şarkının ortasında sahnenin önüne gelip akrobatik hareketlerle bir dans etti ki, aklım şaştı vallahi..

Daha taze bir etkinliğe yelken açalım ve Filmekimi’nden bahsedelim. Biletler satışa çıkar çıkmaz tükendiği için henüz bir program yapamadım, ama vaktimin uyduğu ilk filme gidip kapıdan bilet bulmaya çalışmak gibi bir hayalim var şu an.

Festivalin en dikkat çeken filmlerinden biri; aralarında Fatih Akın’ın da bulunduğu 11 yönetmenli bir seyirlik.. Andy Garcia, Ethan Hawke, Natalie Portman, Orlando Bloom ve Bradley Cooper gibi seyredilesi oyuncularla donanmış olmasının yanısıra, benim için en ilgi çekici tarafı; favori aktörlerimden Uğur Yücel’in de oyuncu kadrosunda yer alması..Filmi festivalden önce izlemiş ve beğenmiştim, ama yine de Paris I Love You’nun tadı da hikayeleri de bir başkaydı sanki..

Sofia Coppola’nın yönettiği “Başka Bir Yerde” , Juliette Binoche’un başrol oynadığı “Aslı Gibidir” , Tayland-İngiltere-Fransa-Almanya-İspanya ortak yapımı “Amcam Önceki Hayatlarını Anlatıyor” , Balthasar Kormákur’un yönetmenliğini yaptığı “Nefes Nefeseve Sophie Marceau’nun boy gösterdiği “Aşka Fırsat Ver “ izlemeyi isteyeceğim filmler arasında..

Bu güzel ekim ayı aktiviteleri dışında, pastırma yazını kaçırmamalı, sahilde yürüyüş yaparken iyot kokusunu akciğerlere doldurmalı,  Beylerbeyi’nin ya da Arnavutköy’ün salaş balıkçılarına uğranmalı, arabaların geçmediği ara sokaklara atılmış masalarda eş-dostla sohbet edilmeli, uzun lafın kısası, “son 1000 yılın en korkunç kışı” gelmeden bahar günlerinin tadı çıkarılmalı.

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Gecikmiş Yaz Yazısı

Nihayet başardım ! Uzun zamandır hayalini kurduğum anları 4 güne sığdırdım; engin denizde balık oldum, gün yüzü görmemiş vücudumu ultraviyole ışınlarına teslim ettim, kumların içinde sularını akıta akıta şeftali yedim, tek derdimin “akşam ne yesek” olduğu kıvama gelmek için kendimi zorladım, beni sıkan her şeyi kısa süreliğine de olsa beyinciğimin altına attım ve klişe tabirle; kalbimi Ölüdeniz’de bıraktım.

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir doğa ve dağların ortasında turkuazdan laciverte mavinin her tonunu barındıran bir deli deniz..O kadar ki; o sonsuz özgürlük hissini yaşamak için dibe dalıp çırpınmaktan gözlerim kan çanağına döndü.. Kumsalda otururken veya yüzerken tepede kuğu gibi süzülen yamaç paraşütlerini izlemek terapi gibi, gerçi bu sefer bizzat deneme fırsatım olmadı, ama bir daha gidersem mutlaka yapacağım..

Fethiye’ye methiyeler düzmek isterdim tabii, ancak enteresan bir durumla karşılaştık; İngiliz halkı beldeyi resmen ele geçirmiş, Ölüdeniz’de hiçbir esnaf beni ‘merhaba’ diyerek karşılamadı desem yeridir..Son gece yine birinden “hello” duyunca sinirlendim ve ‘kendi ülkemde kendimi yabancı hissettim, yeter artık Türkçe konuşun’ diye çıkıştım..Restoranlarda menüler İngilizce, üstelik Türk kahvesi isteyince garip karşılıyorlar..’Buraya ait yöresel hiçbir şey yok mu, pazar kurulmaz mı mesela burada’ deyince; pazartesi günleri İngiliz teyzelerin kendi yapıkları eşyaları ve yiyecekleri satmak üzere yer tuttuklarını öğrenip tümden şaşırıyoruz..

Yaz tatilinden beklediklerim çok naif aslında; tüm gün yüzmek, kışın hiç yapmadığım ‘spor’ denen aktivite ile biraz olsun haşır neşir olmak ve guruba karşı lezzetli yemekler eşliğinde sevdiklerimle sohbet etmek..Ve evet, Ölüdeniz tatili tüm beklentilerimi karşılamış durumda..Resimde görülen sofra sahilde bulunan Oyster adlı butik ve inanılmaz güzel dekore edilmiş otele ait..Konaklama çok pahalı, fakat yemekler etraftaki tekdüze turistik restoranlara kıyasla pek de farklı değil..Yolunuz düşerse mutlaka öneririm, civardaki özenli ve lezzetli yemek yiyebileceğiniz tek tük yerden biri..

Yamaç paraşütü ve tekne gezileri  esnafın en büyük geçim kaynaklarından biri, paraşütle atlayanlar ne kadar muhteşem bir deneyim olduğunu anlata anlata bitiremediler..Yerlilerle yaptığımız sohbetler sonucunda halkın tarım ve hayvancılıkla pek uğraşmadığını, neredeyse tüm kazancını turizm mevsiminde edindiklerini öğreniyoruz..Gerçekten de insanın ağzını açık bırakan, sürekli fotoğraf çekme isteği uyandıran bir doğaya sahip burası..

Benim kaldığım yer Çetin Motel adında, oldukça iptidai, ama pek sevimli bir aile işletmesi idi..Tabi benim için en önemli ayrıntı; kapısından çıktıktan 30 adım sonra “ver elini kumsal” olmasıydı..

Bakalım bu kısa ama doyurucu gezinti beni ne kadar idare edecek..Senenin ilk tatili olması sebebiyle tadı damağımda kaldı, şimdiden önümüzdeki aylar için heveslenmeye ve hayaller kurmaya başladım bile …

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?

..Yaşayınca Anladım..

Bu yaz bana tatilin kısmet olmadığını ve çok da fazla zorlamamam gerektiğini anladım.. Oysa ne güzel hayallerimiz vardı, pek sevdiğim arkadaşlarımla tüm planı ilmek ilmek ördük, yerimizi ayırttık ve felekten çalacağımız hafta sonunun keyfiyle cumartesiyi bekledik..Çok değil, iki gün ‘mehtaba çıkacaktık’.. Cumartesi sabahı;  daha önce burada hastalığına da değinmiş olduğum yakın aile dostumuzun vefat haberi geldi önce..Söylenecek fazla bir şey kalmıyor böyle durumlarda, üzülmekten başka yapacak bir şey de..

Durumu haber vermek için telefonumu açmamla birlikte gelen mesajlarla afallıyorum..Arkadaşımın sabaha karşı bir kaza sonucu elini kesip hastanede apar topar ameliyata girdiğini, üstelik mikrocerrahinin de olaya dahil olduğunu öğreniyorum..

“Yazı yazasım” iyice kaçtı bu aralar..Blogu açalı neredeyse 1 sene oldu ve bu sürede sadece bir kez başkasının kaleme aldığı bir yazıya yer verdim..Bu da ikinci olsun, ben susayım Can Yücel konuşsun..

 
 
Yaşayınca Anladım
  
 Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
”Sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ”git” dediğimde anladım..
Biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ”affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman
olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Ağustos Güzellemeleri

Tatile gidemeyenler, işleri başından aşanlar,manyetik alanların etkilerini vücutlarında hissedenler, değişiklik arayanlar, İstanbul’da aynı şeyleri yapmaktan sıkılanlar toplaşın ! Son günlerde bana keyif veren 2 aktiviteye katıldım, biri ‘sulu’, diğeri ise hızlı ve adrenalinli:)

Öncelikle geçen hafta gittiğim SuAda hakkında iki kelam edeyim.. Bilindiği üzre, burası yılların Galatasaray Adası; spor klübünün aktivitelerine ev sahipliği yapan, camianın pek sevdiği bir adacıkken, önce BuzAda adı altında eğlence sektörüne hizmet ediyor, daha sonra da SuAda adını alarak günümüzdeki haline geliyor.

Mekan büyüleyici, boğazın ortasında püfür püfür yemek yemenin ya da havuza girmenin keyfi paha biçilemez..İşletmeciler de böyle düşünmüş olacaklar ki, şezlongların tamamen dolu olmasına aldırmadan içeriye gelen her misafiri almaya devam etmekte bir sakınca görmüyorlar.. Biraz geç gittiğimiz için, adım atacak yerin zor bulunduğu havuz kenarında 2 tur atıp güç-bela yer tutarken, hafta arası havuz keyfinin çok daha konforlu ve eğlenceli olacağını düşündüm..

Adanın tuzlu suyunda köprüye karşı yüzmek insanın içindeki gerilimi alıp boğaza karıştırıyor, denizin ortasında yüzme hissi, nereye baksanız gördüğünüz şıkır şıkır su, gelip geçen tur tekneleri, şık yatlar, salaş kayıklar insanı şehirden alıp tatil beldesine ışınlıyor..

Acıkanlar için 5-6 tane alternatif mevcut, zaten herkes mayosunun üzerine bir çaput geçirip havuzun hemen yanındaki mekanlarda karnını doyuruyor.

Denizi deli gibi seven, ama havuz alışkanlığı hiç olmayan biriyim, son 5 senede belki 5 kere bile havuza girmemişimdir..Buna rağmen bu adacığın havuzu –belki tuzlu su olduğundan– beni pek tatmin etti..Yazının başında da belirttiğim gibi; henüz tatil yüzü görmemiş, sıcaktan buharlaşmış haldeyseniz, burayı tavsiye ederim..[Dipnot; adaya Kuruçeşme’den ücretsiz ulaşım mevcut]

Gelelim diğer atraksiyona.. Hayatımda en mutlu olduğum yerlerden biridir Lunapark..Işık hızıyla oradan oraya uçan trenlere binip korkudan çığlık atmaya, çarpışan arabalara, halka atıp çubuklara geçirmeye çalışmaya; kısacası  o hengamede kendimi kaybetmeye bayılırım..

Dün bir işim için Bostancı’ya gitmişken, hazır pek sevdiğim arkadaşlarım da yanıma gelmişken, e Lunapark tüm rengarenkliğiyle yanımızda dikilirken bu şansı tepmek olmazdı.. Orada bulunduğumuz 2 saat boyunca, heyecan, eğlence ve korkudan başka bir his yaşamadım diyebilirim..

Özellikle bir alet vardı ki, tasvir etmeden geçemeyeceğim..Balerin şeklinde bir mekanizma düşünün, 2şerli koltuklara biniyorsunuz ve arka arkaya vagonlara diziliyorsunuz..Öyle korkunç bir hızda dönüyor ki, izlerken önünüzden geçenlerin suratını seçme imkanınız olmuyor, yuvarlak alet bir çizgi halinde görünüyor..Zaten iki kere hızı doruk noktasına ulaşıyor ve arada bir mola veriliyor, herhalde ayılıp bayılan var mı, ona bakıyorlar:) Çünkü o hıza belli bir süreden fazla tahammül etmek mümkün değil..Tabii bu sırada sizi uyduruk bir emniyet kemerine bağlı demirin tuttuğunu söylemeden geçmeyeyim.. Gondolların emniyetinin de her an çıkacakmış gibi duran bir çubukla sağlandığını düşünürsek; aletlerin güvenilirliği konusunda şüpheci olmak gerek ..  Aslında buna ‘kelle koltukta eğlence’ de diyebiliriz:)   Herkese püfür püfür, limonata ferahlığında ağustoslar..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi

İstanbul’a yakın vahalar -4-

Evet sonunda oldu ! Tenime tuzlu su, ayaklarımın altına deniz kumu değdi.. Üstelik bunu yapmak için  uçak bileti aramaya, uzun kara yolculuklarına ve tur şirketleri arasında boğulmaya gerek kalmadı..

Şimdi bilmeyenler için büyük kıyak sayılacak bir yeri elim döndüğünce tasvir etmeye başlıyorum; yerin adı Uzunya.. Sarıyer’in tepesindeki Demirciköy beldesinin denize bakan balıkçı sayfiyesi diyebiliriz burası için..

Etrafı ormanla çevrili, ferah, geniş bir koy..Salaş ve şık olmayı becerebilen bir balık lokantası ve bir kafeden başka hiçbir etkinlik yok, dolayısıyla eğlenmek ve kurtlarınızı dökmek için uygun bir adres değil burası.. Müzik bile çalmıyor, istediğiniz gibi kafa dinleyin, beyin kıvrımlarınızı açın, kitap okuyun, eş-dostla oyun oynayın, sohbet edin..Yani günlük hayatta fırsat bulamadığınız  basit ihtiyaçlarınızı giderin:)

Tabii burada denizden çok fazla bir şey bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir; illa pırıl pırıl, kumlu-yosunsuz/taşsız, cam gibi denize girmek isterim diyorsanız, burada aradığınızı bulamayabilirsiniz..Üstelik rüzgarı bol bir koy burası..Ama ben ‘deniz olsun da, isterse çamurdan olsun’culardan olduğum için, hiç rahatsız olmadım yosundan-taştan…

Hem bu sabah öyle bir ruh halindeydim ki; birileri küvetin içine tuzlu su koyup, girişine de kum serpse girecek durumdaydım..Siz de haftalardır denize girme planları yapıyorken her seferinde bir aksilik çıkıyorsa ya da bir sebepten ötürü tatile gidemediyseniz, alın yanınıza bir arkadaşınızı ya da aileden birilerini, şehre 45 dakika mesafedeki Uzunya‘yı ziyaret edin..

Not 1 : Toplu taşıma ile ulaşmak isteyenler; Sarıyer’den kalkan Kilyos minibüsleri işinizi görecektir.

Not 2 : Demirciköy sahilinde bir de Dalia Club var, buradan yakın.

Not 3 : Uzunya plajına giriş 25 TL, sadece şezlong, duş ve kabin dahil.

Not 4 : Bugün orada geçirdiğim süre boyunca telefonum kapalı ve benden uzaktaydı.. Güzel bir duyguymuş gün boyunca radyasyona maruz  kalmadan vakit geçirmek…Tavsiyedir…

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Yaz Hevesleri

Hiç ciddi ciddi cümleler kurasım, ağır ağır laflar edesim yok..Yapmış olduğum bir aktiviteyi anlatasım ve tespitler yapasım da gelmedi içimden..Sadece yapmak ve yaşamak istediklerimden dem vurasım var fena halde…Ütopik maddeler yok listede, herkesin zaman zaman özlediği, ulaşılması basit olsa da es geçtiği ufak tefek şeyler…

Önce tuzlu suya girmeyi arzuluyorum; kumlar bacaklarıma yapışsın, kafamın içine, kulaklarıma dolsun, sahilde sularını akıta akıta şeftali yerken güneşleneyim ve suyun içine dalmaktan gözlerim acısın..Beyaz çarşafların içinde gerine gerine uyuyayım, telefonum kapalı olsun..

Sonra bıkana kadar okuyayım, kitap, dergi, gazete, makale, dünya tarihi; ne varsa..Konsantrasyonum tam olsun, izlediğim filmin ya da okuduğum hikayenin içine tam olarak girebileyim..O sırada aklım başka yerde olmasın. (yani bütün işim gücüm yaşamak olsun Nazım Hikmet’in dediği gibi)

Sportif olayım, iki metre koşunca nefesim kesilmesin, kendime izin verdiğim miktardan fazla tüttürmeyeyim, sadece ‘kahvenin yanında’, keyif olarak  kalsın. [(zaten şu anda bunu yapıyorum, umarım bozulmaz, çünkü “elbet gerçek bir ‘tiryaki’  olursun, sonra da bırakamazsın” diyorlar, insanı ürkütüyorlar  hafiften:)] .. Azıcık kilo vereyim, kendimi zayıf hissedeyim ki gönül rahatlığıyla yiyebileyim..[ 5 senedir kendime ait bir çikolatam ya da pastam olmadı, genelde etrafımdakilere alıp; onların yemelerini seyrediyorum, bundan değişik bir haz alıyorum ve çoğu zaman sadece tadıyorum..bu enteresan bir takıntıdır.. ha ayrıca etrafımda sevdiğim insanların + sevdiğim yiyeceklerin bulunması hoşuma gidiyor , malum:) ]

Ailemle, eşimle-dostumla aram bozulmasın, uzun masalarda kahkahalardan tıkanayım, gözlerimden yaş gelsin gülmekten.. Kimse kalbimi kırmasın, ben de kimseyi üzmeyeyim..İnsanlar bilip bilmeden yargılamasınlar, her şeyin herkesin başına gelebileceğini idrak etsinler..Yargı ve cezayı hakeden suçların çok başka olduğunu hatırlasınlar..En yakınım dediklerim sırtıma ok atmasın, ben de hayal kırıklığına uğratmayayım. İnsan ilişkileri karnemde zayıf olmasın,hatta takdire ulaşayım:)

Hissi ve fiziki sağlığım yerinde olsun, bir de tüm sevdiğim şarkılar kulağımda dursun, dans edeyim, bıraktığım müzik çalışmalarına (mm çok havalı oldu bu) kaldığım yerden devam edeyim, ruhuma gıda depolayayım, kendimi çok coşkulu hissedeyim..

1 senedir ihmal edip halledemediğim işi bitireyim, omzumdan yük kalksın..Bu yazı da resimsiz, sessiz-sedasız burada bitsin..

3 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Bir Tatlı Huzur Almaya Geldik Kuruçeşme’den

Bu ara şansım konserlerden yana açıldı galiba.. Normalde gitmeyi düşünmeyeceğim, ancak kıramayacağım arkadaşımın talebiyle gündeme gelen, aslında her şarkısını eşlik edecek kadar bilip sevdiğim Teoman konseri ile başladık cuma akşamı..Böylelikle daha önce gidemediğim Kuruçeşme Arena’yı da keşfetme imkanım oldu ve konseri olduğundan da güzel yapanın mekan olduğu bir kez daha tarafımdan onaylandı. Teoman’ın manik depresif şarkılarıyla kendimizden geçtik, hüzünlendik, bazen hareketlendik, denize doğru uzandık, boğaza baktık hayal kurduk.

Daha önceki konserlerinde olan bitenden haberdar değilim; ancak beklediğimin çok dışında sahne şovları eşlik etti Teoman’a; erkeklerin –ve hatta kadınların- ağzını açık bırakan seksi hatunun dansı, kendinden geçen maskeli gitarist, striptiz sopasında dönenen dansçılar ve Teo’nun da zaman zaman bu sopadan kayması gibi ayrıntılar özellikle konserin sonlarını festival alanına çevirdi.

Gelelim 5 Temmuz’da yine Kuruçeşme Arena’da sahne alan pek sevdiğim grup Pink Martini’ye…Günler hatta haftalar öncesinden arkadaşlarımla konuştuğumuz bu konsere tamamen kendi ihmalkarlığım ve ‘amaan nasılsa yer bulunur’culuğum yüzünden bilet almakta geç kaldım ve kendimi konserden yarım saat önce karaborsacılarla pazarlık ederken buldum.

Teoman konserini gündeme getiren kıramayacağım arkadaşımla birlikte pazarlıklar sonucunda biletlerimizi aldık ve en ön bloğa kurulduk..Kurulduk kurulmasına ama aralarında 5’er cm bulunan sandalyelerde sıkış tıkış böylesine muhteşem bir grubu keyfine vararak dinleyemeyeceğimize kanaat getirdik ve denize yakınlaşıp ayakta durmayı tercih ettik..

Piyano, trombon, trompet, perküsyon, davul, bas gitar, çello, viyolin ve billur sesli vokaller eşliğinde o kadar güzel ve kaliteli müzik icra ettiler ki, hepimizi mest ettiler desem abartmış olmam.. Hey Eugene, Hang on Little Tomato ve tabi ki Sympathique albümlerinden İspanyolca, İtalyanca, İngilizce, Fransızca, Arapça şarkılar söylediler; hatta daha önceki Türkiye konserlerinde yapmış oldukları Üsküdar’a Gideriken sürprizini yaptılar, seyirciyi coşturdular da coşturdular..

Beni tek üzen, konserin erkenden bitmesi ve tadının damağımın orta yerinde kalmış olmasıydı… Bir kere bise çıktılar, o sırada 3 şarkı daha söyleyip, yabancı bir hatunu sahneye çağırıp, erkek arkadaşına sahneden canlı canlı evlenme teklifi etmesi için uygun ortamı yarattılar, o kadarJ

Bu müzikal ziyafet kulağımın paslanmasını bir süre önler diye düşünüyorum ve imkan varsa Kuruçeşme’nin boğaz manzarasında konser izlemeyi şiddetle tavsiye ediyorum..Hem göze hem kulağa bayram:)

 

 

1 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Atlı Karınca Dönüyor Dönüyor…

Nedendir bilemedim; amma ve lakin nicedir klavyeyi elime alıp sayfama yazı dizesim gelmedi; yazmaya değer olaylar yaşamadığımdan değil elbet, aksine komik, bazen lirik ve hatta didaktik (!), nadiren de trajikomik olaylar geldi başıma herkese olduğu gibi..

Ruh halimin karmaşası konsantrasyonumu da etkiliyor, telefonumun hatırlatma hafızası dolup dolup boşalıyor, neredeyse ‘nefes almayı unutma’ diye not düşeceğim yakında 🙂

Duygulandığım olayları örneklerle somutlaştırayım; misal; 15 senelik [ amanın artık 15 senelik dostlarımın olduğu bir yaşa gelmişim:) ] çok yakın bir arkadaşımın düğünündeydim 2 gün önce..O kadar enteresan bir duygu ki; çocukluk hallerine çok yakından tanık olduğun bir insanı gelinlikle pat diye karşında görünce, nikah masasında damadın ayağına basarken seyredince ister istemez kocaman sırıtıyorsun, hatta gözlerin doluyor, heyecanlanıyorsun..

Sonra ertesi gün oluyor, çok sevdiğim aile dostumuzu ziyarete gidiyorum, eskiden de çok sık görüşürdük ama bu ara farklı..Lanet bir hastalığın; sapasağlam, kapı gibi bir insanı 3 ay içinde nasıl yatağa mahkum ettiğini izliyorsun, ne yapacağını, ne düşüneceğini bilemiyorsun, boğazına değil yumruk; taş oturuyor…’Hayat çok boş, hiçbir şeyi gereğinden fazla önemsememek lazım, sadece sevdiklerinle, çok istediğin şeyleri yapmalısın’ diyorsun..

Gün yine dönüyor ve ‘anı yaşa’ felsefesi ister istemez yerini sabahın köründe kalkmaya; sivil hayatta belki hiç aynı çatı altında olmayacağın insanlarla gününün yarısını geçirmeye, incir çekirdeğini doldurmayacak olaylara sinirlenmeye/üzülmeye bırakıyor. Bazen bir şeyleri değiştirmek istiyor insan; ama o gücü kendinde bulamıyor..’Çok istersen olur’ derler ya; demek ki yarım yamalak isteyince ya da neyi istediğini tam olarak bilmeyince böyle çelişkiler yaşanabiliyor diyorsun, koşturmaya, gülmeye,hislenmeye,üzülmeye devam ediyorsun…

Yazıyı Shakespeare’in bir şiiriyle bitiriyorum, zaten yeteri kadar manidar ve manalı olduğundan, benim fazladan yorum yapmama gerek yok:)

Bazen

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın…

                                William Shakespeare

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Şen Olasın İstanbul Şehri

Aslında aklımda gündemle ilgili yazılar var, sabah sabah okuduğum gazeteden içime işleyen, sinirimi bozan ve isyan bayraklarını açmama vesile olacak türde irili ufaklı haberler..Siyasete (ulusalına da (!), uluslararasına da) ve politikaya zaten zerre itimadım yok da, sanırım artık kimseye güvenmemek gerekiyor, devir öyle bir devir.

Lakin blogun düsturunu bozmayacağım ve başka bir konudan dem vuracağım. Umarım okurken içiniz açılır da bulunduğunuz yerden çıkıp deniz kenarında çay içesiniz gelirJ

Yaşım büyüdükçe, keşfettiğim yerlerin sayısı arttıkça İstanbul’a olan hayranlığım gün geçtikçe fazlalaşıyor.

Burada yaşayan biri; illa ki zevkine uygun bir mecra bulur; mesela tarihi yarımadayı, şehrin eski sokaklarını arşınlarken geçmiş yüzyıllara uzanır, etkinlikler arası mekik dokuyarak konsere, filme, sergiye (kısacası sanata) doyar, belki sadece deniz kenarında yürüyüp vapurları seyreder ya da yüzlerce yiyecek-içecek alternatifinden birini seçerek eşiyle dostuyla vakit geçirir..

Tamam; şarkıda geçen “Bu şehir insana tuzak kuruyor, bu şehir insanı uzak kılıyor, bu şehir insanı hayli yoruyor, bu şehir insanı hep kandırıyor” dizelerini inkar etmiyorum, İstanbul’un insanı ‘hayli yorup yıprattığı’ bir gerçek..Ama gülü seven dikenine katlanıyor işte.

Bu ara o kadar fazla şenlik, festival, karnaval (!) var ki ortalıkta, insan ne seçeceğini şaşırıyor, mutlu oluyor, neşe doluyorJ

Bahsetmek istediğim 2 şenlikten birincisi, bu sene beşincisini idrak ettiğimiz Bebek Şenliği..Parka yayılmaca, müzik, temiz hava-bol gıda, kıpır kıpır olmaca..ne ararsanız var.

Kübalı bir müzik grubu olan Acuba’yı parkın dışından dinledim, ardından bir DJ eşliğinde sirtaki ve tango müzikleri ile canlandık..En son Reggae grubu Sattas’ı da dinleyip, rahatlamış bir halde şenlik alanından ayrıldık..

Şenliğin son gününde benim pek sevdiğim Balkan müziği yapan Kolektif İstanbul sahne alıyordu, gidemedim.

Tam da bu noktada güzel bir tesadüf oluyor; Bebek Şenliği’nden iki gün sonra Kolektif İstanbul, şahane Galata Kulesi’nin dibinde müzik ziyafeti çekiyorJ

Tepemde tüm göz alıcılığıyla kule; yanımda çok sevdiğim arkadaşlarım ve sahnede tabiri caizse ‘ölüyü dirilten’ bir müzik.. Saksafon, gayda, akordeon, klarnet, davul ve vokal bir araya gelirse ne olur? Senfonik ve kıpır kıpır müzik sebebiyle kule dibindeki kafenin garsonu ve aşçısı; kafasında şef şapkasıyla birlikte işi gücü, servisi bırakır, kendini ritmin hareketliliğine bırakır..E sonra biz ne yaparız? Bu kadar samimi dans eden bir adamın karşısında kurtlarımızı dökeriz, hatta adam –muhtemelen aklı müzik ve dansta kalarak– servisine dönünce, kafenin önünden geçerken alkışlayarak kendisini selamlarızJ

 

Yaz döneminde iyice artan konser, uluslararası film-tiyatro gösterimleri, sergi ve şenlik aktivitelerine ucundan kıyısından bulaşmanızı ve ruhunuzu sanata doyurmanızı öneririm, iyi geliyor 🙂

2 Yorum

Filed under Asmalımescit-Beyoğlu, Kültür-Sanat