Çanakkale İçinde…

Aslında bu yazıyı çoktan yazmış, resimleri paylaşmış olmam gerekirdi.. 29 Ekim seyahatinin üzerinden çok sular aktı, yazılacak filmler, sergiler, başka seyahatler eklendi, ama diyorum ya, son 3-4 aydır hasıl olan yazma rehaveti sebebiyle; biraz rötarlı da olsa başlıyorum şahane doğal güzellikleri anlatmaya..

Öncelikle Çanakkale ile bağımızın nereden geldiğini anlatan kısa bir bilgilendirme yapmalıyım sanırım; artık ‘aile dostu’ kelime öbeğinin yetersiz kaldığı, bir nevi öz teyze-dayı-kuzen formuna geçmiş Yılmaz ailesi sayesinde, benim için 26, ebeveynlerim içinse yaklaşık 35 yıldır hayatımızda olan bir şehir burası..Her sene en az 1 kere ziyaret etmesek içimiz rahat etmeyeceğinden, bu sene de 29 Ekim tatilini fırsat bildik, anne Yılmaz’ın kız kardeşini de aldık (ki kendisi de teyzelerim grubundandır) atladık arabaya..

İlk akşam denize nazır, Yalova adlı balıkçımızda midemize bayram ettirdik, o kadar güzel mezeleri vardı ki, ana yemeğe teşebbüs bile etmedik.. Kırk yılda bir toplanan bu ekiple sofranın tadı ayrı güzeldi, tadı damağımda kaldı..Umarım eksilmeden nice sofralarda bir arada oluruz..Diyorum ve hemen gezinin 2. ayağına, Behramkale (Assos) durağına geçiyorum..

Behramkale, eski çağlardaki adıyla Assos, milat öncesi tarihiyle, taş binalarıyla ve bozulmamış sokakları ile görülmeye değer, sempatik bir köy. Buz gibi denizi, virajlı-uçurumlu yolu, zeytinyağı, köylü teyzelerin sattıkları ve şaheser gün batımı ile zevkten dört köşe olmanızı sağlayacak Behramkale’den kafanız boşalmış, dingin bir huzurla ayrılacağınıza eminim.

 

Önce Arnavut kaldırımlı, yokuşlu sokaklarında yürümenizi ve minik dükkanlar (antikacı, takıcı) arasında gezerek temiz havanın tadını çıkarmanızı öneririm.. Sonra aşağıda resmini göreceğiniz kahveye oturun ve kuma gömülen kahve fincanlarında pişen enfes Türk Kahvesini mideye indirirken, başka yerde zor bulabileceğiniz gün batımını seyredalın..

Fırın ateşinde ağır ağır pişen sakızlı Türk Kahvesi’ne dalıp gitmişiz..

İşte gözlerimizi alamadığımız, turuncunun her rengini barındıran ve insanı huzur denizinde yüzdüren portakal renkli güneşin batışı..O sırada bol bol dilek diledik, adettendir diye..

Assos’un denizinin güzelliği dillere destan, ama hava soğuk olduğu için yüzmeyi değil, deniz kenarında oturup bir şeyler atıştırmayı ve koyda satılan takılara bakmayı yeğledik..Öyle bir manzara ki; karşısında saatlerce oturulabilir, hülyalara dalınabilir 🙂

… Assos kıyıları …

Bu da restoran kısmında oturduğumuz, ufacık koydaki şirin otellerden biri..

Bu yöre ile ilgili daha yazılacak-çizilecek çok şey var, ama bence gidin kendiniz görün, Behramkale’yi, Babakale’yi, Sokakağzı’nı, Koyunevi’ni, köy pazarlarını, berrak denizini, doğallığını, gün batımını, kalamarını ve mis gibi balıklarını bizzat yerinde keşfedin..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Aşka fırsat ver, bakalım ne olacak?

Filmekimi’nde kaçırdığım ve akabinde vizyonda yakaladığım “Aşka Fırsat Ver” filminden bahsedesim var bugün..

Yann Samuell ve Andre-paul Ricci’nin yönettiği filmin başrolünde Sophie Marceau oynuyor, oynamakla kalmıyor; orta yaşın üstündeki kariyer düşkünü ve despot görünümlü kadının sevgi eksikliğini ve ruhani boşluğunu çok güzel yansıtıyor seyirciye.

Margaret isimli –ki aslında ismi Marguerite olup; kendince çok taşralı bulunduğundan bu şekilde değiştirmiş– kendinden emin ve özgüveni tavanda görünen hatun iş hayatında çok başarılı, zengin olup; iş arkadaşı Malcolm (Marton Csokas) ile ilişki yaşayan bir karakterdir. Hayatı o toplantıdan buraya koşarak, döpiyesler ve takımlar içinde sıkıcı ve katı şekilde seyretmekteyken, doğum gününde yaşlı bir amcanın getirdiği zarfla alt-üst olur..

7 yaşındayken, küçük kasabasında yaşarken yazdığı mektupları 40. yaş gününde kendisine göndermesi için verdiği bu yaşlı amca Merignac (Michel Duchaussoy), hakikaten de bunu görev telakki ediyor ve Margaret’in tüm düzenini bozacak bu yazıları kendisine muhtelif zamanlarda ulaştırıyor.

Çocukluğunda kurduğu hayalleri, şu anki hayatının bu hayallerle alakasının olmayışını, üzüntülerini, baba sevgisinin eksikliğini, aile özlemini ve olmak istediği karakteri sorgulamaya başlayan Margaret, beton gibi halinden ve topuklularından sıyrılarak, gök kuşağı gibi bir hal almaya çabalıyor..Ama ne kadar başarılı oluyor, orası biraz tartışılır.

Margaret’in eskiye; unutmak istediği için sildiği geçmişe dair ufacık bir iz yakalamak uğruna gösterdiği çabayı çok samimi ve tanıdık buldum..Üstünden 30 sene geçmesine rağmen Philibert (Jonathan Zaccai) ile yaşadığı maceraları ve aşkı (aşkın yaşı yoktur) aynı duygu yoğunluğu ve heyecanla hatırlaması, hissetmesi dokunaklıydı. İnsanın o sırada sürdüğü hayattan ve yaşadığı aşktan memnun olmaması, bunca sene önceki çocukluk aşkını bile ağlayarak hatırlaması ve peşinden gitmek istemesiydi belki bana dokunan, bilemiyorum .

Filmi izlerken rengarenk kağıtlara mektuplar yazasım, onları çikolata görünümünde kutulara kaldırıp en sevdiğim bahçeye gömesim ve yıllar sonra bulasım geldi:)  Çok renkli, zaman zaman animasyon kıvamında, gülümseten, ağlatan, ama dramatik olmayan hoş vakit geçirtecek bir film..

~Şimdiden iyi seyirler~

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Ye (kilo al), Dua Et (ferahla), Sev (ayvayı ye)

Modern (!) çağın olmazsa olmaz ihtiyacı ‘her şeyi bırakıp gitme’ harekatını konu edinmiş son film; aynı adlı kitaptan uyarlanan ‘Ye, Dua Et, Sev’i izlemek nasip oldu geçenlerde.

Julia Roberts senelerdir pek sevdiğim,  izlemekten keyif aldığım, kulaklarına varan gülüşünü beğendiğim karizmatik bir aktristir benim için, Javier (Ángel Encinas) Bardem kişisi ise son yıllarda keşfettiğim, ısındığım bir figür.

İzlemeden önce bu ikilinin uyumsuzluğuna ve aralarında elektrik olmadığına dair yergiler vardı kulağımda, ayrıca filmin uzunluğundan, sıkıcılığından, kitabı okunduktan sonra –her kitap uyarlamasında olduğu gibi– çekilmediğinden bahsediliyordu; dolayısıyla beklentimi düşük tutup oturdum koltuğa..

Baş karakterimiz Liz, New York’ta evli, mutsuz ve çocuksuz yaşam sürmekte olan bir yazar; kocasını seviyor ama ne istediğini, hayatı nasıl yaşamayı beklediğini o da tam olarak bilmiyor ve kendini kapana kısılmış hissediyor..Artık hiçbir şeyin kendisini heyecanlandırmadığını, hayata motive olamadığını ve en önemlisi evli kalmak istemediğini idrak edip evini barkını terk eyliyor..

Moraller bozuk, depresyon kapıda; ver elini İtalya;  gelsin şaraplar, pizzalar, dondurmalar, gitsin yakışıklılar, uzun masalar, kahkahalar…Kısa sürede edinilen arkadaşlar, Akdeniz insanının sıcaklığına yapılan vurgu, jest ve mimiklerini abartarak kullanan, hayattan keyif almayı bildiklerinin altını çizen İtalyanlar, tarihi sokaklar ve nihayet bunalımdan çıkış..

İtalya’daki keyifli ve hareketli günlerin ardından tamamen tezat görüntüler ve yaşamlar eşliğinde Hindistan’da kendini bulma çabaları başlıyor..Burada insanların kendini bulma tarzı çok farklı, Liz de bu hayata uyum sağlamaya çalışıyor..Ayinler, sessizlik yemini edip haftalarca konuşmayanlar, dualar, ve otantik düğünler eşliğinde birkaç ay geçiriyor, kendince huzura eriyor.

Yolculukları sırasında Liz bir dolu farklı insanla ve hikayeyle tanışıyor, hepsinden de bir şeyler öğreniyor..Ama en önemlisi, şüphesiz daha önceki bir Bali seyahatinde tanışmış olduğu ‘Ketut’ adlı şifacı oluyor..Hayat tecrübelerini, önerilerini yumuşacık anlatımıyla Liz’e aktaran bu sempatik amca (bkz.üst resim) onla öyle iyi dost oluyor ki, filmi izlerken beni imrendiriyor, ‘keşke canım sıkılınca gidebileceğim bir Ketut’um olsa’ diye düşündürüyor:)

Tabi bu kadar hareketin içinde aşk olmazsa olmazdı, Javier Bardem romantik ve sevgi pıtırcığı aşık rolüyle Bali’de Liz’in hayatına dahil oluyor, kendine aşık ediyor, belki de Liz’in huzur arayışına son noktayı koyuyor, gökten 3 elma düşüyor..

Darısı tüm huzur, ferahlık ve hayatlarına mana arayanların başına 🙂

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereden bulmalı?

Hatırı sayılır bir zamandır kafamda olan ve yapmam gereken bir görevimi büyük oranda gerçekleştirmiş bulunuyorum..Aylarca bunun olmasını bekledim, hatta beklerken de; gerçekleşince hayatımda çok fazla değişiklik yaratmayacağını, ama başladığım işi bitirmiş olmanın vereceği o muhteşem hazzı düşündüm..

Sürecin halen içinde olmam hasebiyle,  o hazzın farkında olamadığımdan bu mevzuyu şimdilik es geçiyorum ve konudan konuya atlıyorum.

Biraz bayat olacak ama, yazmak için anca fırsat bulduğum için önce Akbank Caz Festivali kapsamında izlediğim “The Sun Ra Arkestra”dan başlayayım.. Saksafon, trompet, trombon, piyano, elektrogitar, perküsyon, bas ve davuldan mütevellit kalabalık ve neşeli bir grup olan Sun Ra Arkestra’yı izlerken yaşımdan başımdan utandım, zira şef (aynı zamanda saksafon ve flüt çalmakta) 86 yaşında olmasına rağmen,  oradan oraya koşturup danslar eden Marshall Allen adında cici bir amca..Grubun geri kalanı da hayli ileri yaşlarda, ama perküsyoncu ağabey şarkının ortasında sahnenin önüne gelip akrobatik hareketlerle bir dans etti ki, aklım şaştı vallahi..

Daha taze bir etkinliğe yelken açalım ve Filmekimi’nden bahsedelim. Biletler satışa çıkar çıkmaz tükendiği için henüz bir program yapamadım, ama vaktimin uyduğu ilk filme gidip kapıdan bilet bulmaya çalışmak gibi bir hayalim var şu an.

Festivalin en dikkat çeken filmlerinden biri; aralarında Fatih Akın’ın da bulunduğu 11 yönetmenli bir seyirlik.. Andy Garcia, Ethan Hawke, Natalie Portman, Orlando Bloom ve Bradley Cooper gibi seyredilesi oyuncularla donanmış olmasının yanısıra, benim için en ilgi çekici tarafı; favori aktörlerimden Uğur Yücel’in de oyuncu kadrosunda yer alması..Filmi festivalden önce izlemiş ve beğenmiştim, ama yine de Paris I Love You’nun tadı da hikayeleri de bir başkaydı sanki..

Sofia Coppola’nın yönettiği “Başka Bir Yerde” , Juliette Binoche’un başrol oynadığı “Aslı Gibidir” , Tayland-İngiltere-Fransa-Almanya-İspanya ortak yapımı “Amcam Önceki Hayatlarını Anlatıyor” , Balthasar Kormákur’un yönetmenliğini yaptığı “Nefes Nefese” ve Sophie Marceau’nun boy gösterdiği “Aşka Fırsat Ver “ izlemeyi isteyeceğim filmler arasında..

Bu güzel ekim ayı aktiviteleri dışında, pastırma yazını kaçırmamalı, sahilde yürüyüş yaparken iyot kokusunu akciğerlere doldurmalı,  Beylerbeyi’nin ya da Arnavutköy’ün salaş balıkçılarına uğranmalı, arabaların geçmediği ara sokaklara atılmış masalarda eş-dostla sohbet edilmeli, uzun lafın kısası, “son 1000 yılın en korkunç kışı” gelmeden bahar günlerinin tadı çıkarılmalı.

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Gecikmiş Yaz Yazısı

Nihayet başardım ! Uzun zamandır hayalini kurduğum anları 4 güne sığdırdım; engin denizde balık oldum, gün yüzü görmemiş vücudumu ultraviyole ışınlarına teslim ettim, kumların içinde sularını akıta akıta şeftali yedim, tek derdimin “akşam ne yesek” olduğu kıvama gelmek için kendimi zorladım, beni sıkan her şeyi kısa süreliğine de olsa beyinciğimin altına attım ve klişe tabirle; kalbimi Ölüdeniz’de bıraktım.

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir doğa ve dağların ortasında turkuazdan laciverte mavinin her tonunu barındıran bir deli deniz..O kadar ki; o sonsuz özgürlük hissini yaşamak için dibe dalıp çırpınmaktan gözlerim kan çanağına döndü.. Kumsalda otururken veya yüzerken tepede kuğu gibi süzülen yamaç paraşütlerini izlemek terapi gibi, gerçi bu sefer bizzat deneme fırsatım olmadı, ama bir daha gidersem mutlaka yapacağım..

Fethiye’ye methiyeler düzmek isterdim tabii, ancak enteresan bir durumla karşılaştık; İngiliz halkı beldeyi resmen ele geçirmiş, Ölüdeniz’de hiçbir esnaf beni ‘merhaba’ diyerek karşılamadı desem yeridir..Son gece yine birinden “hello” duyunca sinirlendim ve ‘kendi ülkemde kendimi yabancı hissettim, yeter artık Türkçe konuşun’ diye çıkıştım..Restoranlarda menüler İngilizce, üstelik Türk kahvesi isteyince garip karşılıyorlar..’Buraya ait yöresel hiçbir şey yok mu, pazar kurulmaz mı mesela burada’ deyince; pazartesi günleri İngiliz teyzelerin kendi yapıkları eşyaları ve yiyecekleri satmak üzere yer tuttuklarını öğrenip tümden şaşırıyoruz..

Yaz tatilinden beklediklerim çok naif aslında; tüm gün yüzmek, kışın hiç yapmadığım ‘spor’ denen aktivite ile biraz olsun haşır neşir olmak ve guruba karşı lezzetli yemekler eşliğinde sevdiklerimle sohbet etmek..Ve evet, Ölüdeniz tatili tüm beklentilerimi karşılamış durumda..Resimde görülen sofra sahilde bulunan Oyster adlı butik ve inanılmaz güzel dekore edilmiş otele ait..Konaklama çok pahalı, fakat yemekler etraftaki tekdüze turistik restoranlara kıyasla pek de farklı değil..Yolunuz düşerse mutlaka öneririm, civardaki özenli ve lezzetli yemek yiyebileceğiniz tek tük yerden biri..

Yamaç paraşütü ve tekne gezileri  esnafın en büyük geçim kaynaklarından biri, paraşütle atlayanlar ne kadar muhteşem bir deneyim olduğunu anlata anlata bitiremediler..Yerlilerle yaptığımız sohbetler sonucunda halkın tarım ve hayvancılıkla pek uğraşmadığını, neredeyse tüm kazancını turizm mevsiminde edindiklerini öğreniyoruz..Gerçekten de insanın ağzını açık bırakan, sürekli fotoğraf çekme isteği uyandıran bir doğaya sahip burası..

Benim kaldığım yer Çetin Motel adında, oldukça iptidai, ama pek sevimli bir aile işletmesi idi..Tabi benim için en önemli ayrıntı; kapısından çıktıktan 30 adım sonra “ver elini kumsal” olmasıydı..

Bakalım bu kısa ama doyurucu gezinti beni ne kadar idare edecek..Senenin ilk tatili olması sebebiyle tadı damağımda kaldı, şimdiden önümüzdeki aylar için heveslenmeye ve hayaller kurmaya başladım bile …

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?

..Yaşayınca Anladım..

Bu yaz bana tatilin kısmet olmadığını ve çok da fazla zorlamamam gerektiğini anladım.. Oysa ne güzel hayallerimiz vardı, pek sevdiğim arkadaşlarımla tüm planı ilmek ilmek ördük, yerimizi ayırttık ve felekten çalacağımız hafta sonunun keyfiyle cumartesiyi bekledik..Çok değil, iki gün ‘mehtaba çıkacaktık’.. Cumartesi sabahı;  daha önce burada hastalığına da değinmiş olduğum yakın aile dostumuzun vefat haberi geldi önce..Söylenecek fazla bir şey kalmıyor böyle durumlarda, üzülmekten başka yapacak bir şey de..

Durumu haber vermek için telefonumu açmamla birlikte gelen mesajlarla afallıyorum..Arkadaşımın sabaha karşı bir kaza sonucu elini kesip hastanede apar topar ameliyata girdiğini, üstelik mikrocerrahinin de olaya dahil olduğunu öğreniyorum..

“Yazı yazasım” iyice kaçtı bu aralar..Blogu açalı neredeyse 1 sene oldu ve bu sürede sadece bir kez başkasının kaleme aldığı bir yazıya yer verdim..Bu da ikinci olsun, ben susayım Can Yücel konuşsun..

 
 
Yaşayınca Anladım
  
 Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
”Sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ”git” dediğimde anladım..
Biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ”affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman
olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Ağustos Güzellemeleri

Tatile gidemeyenler, işleri başından aşanlar,manyetik alanların etkilerini vücutlarında hissedenler, değişiklik arayanlar, İstanbul’da aynı şeyleri yapmaktan sıkılanlar toplaşın ! Son günlerde bana keyif veren 2 aktiviteye katıldım, biri ‘sulu’, diğeri ise hızlı ve adrenalinli:)

Öncelikle geçen hafta gittiğim SuAda hakkında iki kelam edeyim.. Bilindiği üzre, burası yılların Galatasaray Adası; spor klübünün aktivitelerine ev sahipliği yapan, camianın pek sevdiği bir adacıkken, önce BuzAda adı altında eğlence sektörüne hizmet ediyor, daha sonra da SuAda adını alarak günümüzdeki haline geliyor.

Mekan büyüleyici, boğazın ortasında püfür püfür yemek yemenin ya da havuza girmenin keyfi paha biçilemez..İşletmeciler de böyle düşünmüş olacaklar ki, şezlongların tamamen dolu olmasına aldırmadan içeriye gelen her misafiri almaya devam etmekte bir sakınca görmüyorlar.. Biraz geç gittiğimiz için, adım atacak yerin zor bulunduğu havuz kenarında 2 tur atıp güç-bela yer tutarken, hafta arası havuz keyfinin çok daha konforlu ve eğlenceli olacağını düşündüm..

Adanın tuzlu suyunda köprüye karşı yüzmek insanın içindeki gerilimi alıp boğaza karıştırıyor, denizin ortasında yüzme hissi, nereye baksanız gördüğünüz şıkır şıkır su, gelip geçen tur tekneleri, şık yatlar, salaş kayıklar insanı şehirden alıp tatil beldesine ışınlıyor..

Acıkanlar için 5-6 tane alternatif mevcut, zaten herkes mayosunun üzerine bir çaput geçirip havuzun hemen yanındaki mekanlarda karnını doyuruyor.

Denizi deli gibi seven, ama havuz alışkanlığı hiç olmayan biriyim, son 5 senede belki 5 kere bile havuza girmemişimdir..Buna rağmen bu adacığın havuzu –belki tuzlu su olduğundan– beni pek tatmin etti..Yazının başında da belirttiğim gibi; henüz tatil yüzü görmemiş, sıcaktan buharlaşmış haldeyseniz, burayı tavsiye ederim..[Dipnot; adaya Kuruçeşme’den ücretsiz ulaşım mevcut]

Gelelim diğer atraksiyona.. Hayatımda en mutlu olduğum yerlerden biridir Lunapark..Işık hızıyla oradan oraya uçan trenlere binip korkudan çığlık atmaya, çarpışan arabalara, halka atıp çubuklara geçirmeye çalışmaya; kısacası  o hengamede kendimi kaybetmeye bayılırım..

Dün bir işim için Bostancı’ya gitmişken, hazır pek sevdiğim arkadaşlarım da yanıma gelmişken, e Lunapark tüm rengarenkliğiyle yanımızda dikilirken bu şansı tepmek olmazdı.. Orada bulunduğumuz 2 saat boyunca, heyecan, eğlence ve korkudan başka bir his yaşamadım diyebilirim..

Özellikle bir alet vardı ki, tasvir etmeden geçemeyeceğim..Balerin şeklinde bir mekanizma düşünün, 2şerli koltuklara biniyorsunuz ve arka arkaya vagonlara diziliyorsunuz..Öyle korkunç bir hızda dönüyor ki, izlerken önünüzden geçenlerin suratını seçme imkanınız olmuyor, yuvarlak alet bir çizgi halinde görünüyor..Zaten iki kere hızı doruk noktasına ulaşıyor ve arada bir mola veriliyor, herhalde ayılıp bayılan var mı, ona bakıyorlar:) Çünkü o hıza belli bir süreden fazla tahammül etmek mümkün değil..Tabii bu sırada sizi uyduruk bir emniyet kemerine bağlı demirin tuttuğunu söylemeden geçmeyeyim.. Gondolların emniyetinin de her an çıkacakmış gibi duran bir çubukla sağlandığını düşünürsek; aletlerin güvenilirliği konusunda şüpheci olmak gerek ..  Aslında buna ‘kelle koltukta eğlence’ de diyebiliriz:)   Herkese püfür püfür, limonata ferahlığında ağustoslar..

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi

İstanbul’a yakın vahalar -4-

Evet sonunda oldu ! Tenime tuzlu su, ayaklarımın altına deniz kumu değdi.. Üstelik bunu yapmak için  uçak bileti aramaya, uzun kara yolculuklarına ve tur şirketleri arasında boğulmaya gerek kalmadı..

Şimdi bilmeyenler için büyük kıyak sayılacak bir yeri elim döndüğünce tasvir etmeye başlıyorum; yerin adı Uzunya.. Sarıyer’in tepesindeki Demirciköy beldesinin denize bakan balıkçı sayfiyesi diyebiliriz burası için..

Etrafı ormanla çevrili, ferah, geniş bir koy..Salaş ve şık olmayı becerebilen bir balık lokantası ve bir kafeden başka hiçbir etkinlik yok, dolayısıyla eğlenmek ve kurtlarınızı dökmek için uygun bir adres değil burası.. Müzik bile çalmıyor, istediğiniz gibi kafa dinleyin, beyin kıvrımlarınızı açın, kitap okuyun, eş-dostla oyun oynayın, sohbet edin..Yani günlük hayatta fırsat bulamadığınız  basit ihtiyaçlarınızı giderin:)

Tabii burada denizden çok fazla bir şey bekleyenler hayal kırıklığına uğrayabilir; illa pırıl pırıl, kumlu-yosunsuz/taşsız, cam gibi denize girmek isterim diyorsanız, burada aradığınızı bulamayabilirsiniz..Üstelik rüzgarı bol bir koy burası..Ama ben ‘deniz olsun da, isterse çamurdan olsun’culardan olduğum için, hiç rahatsız olmadım yosundan-taştan…

Hem bu sabah öyle bir ruh halindeydim ki; birileri küvetin içine tuzlu su koyup, girişine de kum serpse girecek durumdaydım..Siz de haftalardır denize girme planları yapıyorken her seferinde bir aksilik çıkıyorsa ya da bir sebepten ötürü tatile gidemediyseniz, alın yanınıza bir arkadaşınızı ya da aileden birilerini, şehre 45 dakika mesafedeki Uzunya‘yı ziyaret edin..

Not 1 : Toplu taşıma ile ulaşmak isteyenler; Sarıyer’den kalkan Kilyos minibüsleri işinizi görecektir.

Not 2 : Demirciköy sahilinde bir de Dalia Club var, buradan yakın.

Not 3 : Uzunya plajına giriş 25 TL, sadece şezlong, duş ve kabin dahil.

Not 4 : Bugün orada geçirdiğim süre boyunca telefonum kapalı ve benden uzaktaydı.. Güzel bir duyguymuş gün boyunca radyasyona maruz  kalmadan vakit geçirmek…Tavsiyedir…

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Yaz Hevesleri

Hiç ciddi ciddi cümleler kurasım, ağır ağır laflar edesim yok..Yapmış olduğum bir aktiviteyi anlatasım ve tespitler yapasım da gelmedi içimden..Sadece yapmak ve yaşamak istediklerimden dem vurasım var fena halde…Ütopik maddeler yok listede, herkesin zaman zaman özlediği, ulaşılması basit olsa da es geçtiği ufak tefek şeyler…

Önce tuzlu suya girmeyi arzuluyorum; kumlar bacaklarıma yapışsın, kafamın içine, kulaklarıma dolsun, sahilde sularını akıta akıta şeftali yerken güneşleneyim ve suyun içine dalmaktan gözlerim acısın..Beyaz çarşafların içinde gerine gerine uyuyayım, telefonum kapalı olsun..

Sonra bıkana kadar okuyayım, kitap, dergi, gazete, makale, dünya tarihi; ne varsa..Konsantrasyonum tam olsun, izlediğim filmin ya da okuduğum hikayenin içine tam olarak girebileyim..O sırada aklım başka yerde olmasın. (yani bütün işim gücüm yaşamak olsun Nazım Hikmet’in dediği gibi)

Sportif olayım, iki metre koşunca nefesim kesilmesin, kendime izin verdiğim miktardan fazla tüttürmeyeyim, sadece ‘kahvenin yanında’, keyif olarak  kalsın. [(zaten şu anda bunu yapıyorum, umarım bozulmaz, çünkü “elbet gerçek bir ‘tiryaki’  olursun, sonra da bırakamazsın” diyorlar, insanı ürkütüyorlar  hafiften:)] .. Azıcık kilo vereyim, kendimi zayıf hissedeyim ki gönül rahatlığıyla yiyebileyim..[ 5 senedir kendime ait bir çikolatam ya da pastam olmadı, genelde etrafımdakilere alıp; onların yemelerini seyrediyorum, bundan değişik bir haz alıyorum ve çoğu zaman sadece tadıyorum..bu enteresan bir takıntıdır.. ha ayrıca etrafımda sevdiğim insanların + sevdiğim yiyeceklerin bulunması hoşuma gidiyor , malum:) ]

Ailemle, eşimle-dostumla aram bozulmasın, uzun masalarda kahkahalardan tıkanayım, gözlerimden yaş gelsin gülmekten.. Kimse kalbimi kırmasın, ben de kimseyi üzmeyeyim..İnsanlar bilip bilmeden yargılamasınlar, her şeyin herkesin başına gelebileceğini idrak etsinler..Yargı ve cezayı hakeden suçların çok başka olduğunu hatırlasınlar..En yakınım dediklerim sırtıma ok atmasın, ben de hayal kırıklığına uğratmayayım. İnsan ilişkileri karnemde zayıf olmasın,hatta takdire ulaşayım:)

Hissi ve fiziki sağlığım yerinde olsun, bir de tüm sevdiğim şarkılar kulağımda dursun, dans edeyim, bıraktığım müzik çalışmalarına (mm çok havalı oldu bu) kaldığım yerden devam edeyim, ruhuma gıda depolayayım, kendimi çok coşkulu hissedeyim..

1 senedir ihmal edip halledemediğim işi bitireyim, omzumdan yük kalksın..Bu yazı da resimsiz, sessiz-sedasız burada bitsin..

3 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

Bir Tatlı Huzur Almaya Geldik Kuruçeşme’den

Bu ara şansım konserlerden yana açıldı galiba.. Normalde gitmeyi düşünmeyeceğim, ancak kıramayacağım arkadaşımın talebiyle gündeme gelen, aslında her şarkısını eşlik edecek kadar bilip sevdiğim Teoman konseri ile başladık cuma akşamı..Böylelikle daha önce gidemediğim Kuruçeşme Arena’yı da keşfetme imkanım oldu ve konseri olduğundan da güzel yapanın mekan olduğu bir kez daha tarafımdan onaylandı. Teoman’ın manik depresif şarkılarıyla kendimizden geçtik, hüzünlendik, bazen hareketlendik, denize doğru uzandık, boğaza baktık hayal kurduk.

Daha önceki konserlerinde olan bitenden haberdar değilim; ancak beklediğimin çok dışında sahne şovları eşlik etti Teoman’a; erkeklerin –ve hatta kadınların- ağzını açık bırakan seksi hatunun dansı, kendinden geçen maskeli gitarist, striptiz sopasında dönenen dansçılar ve Teo’nun da zaman zaman bu sopadan kayması gibi ayrıntılar özellikle konserin sonlarını festival alanına çevirdi.

Gelelim 5 Temmuz’da yine Kuruçeşme Arena’da sahne alan pek sevdiğim grup Pink Martini’ye…Günler hatta haftalar öncesinden arkadaşlarımla konuştuğumuz bu konsere tamamen kendi ihmalkarlığım ve ‘amaan nasılsa yer bulunur’culuğum yüzünden bilet almakta geç kaldım ve kendimi konserden yarım saat önce karaborsacılarla pazarlık ederken buldum.

Teoman konserini gündeme getiren kıramayacağım arkadaşımla birlikte pazarlıklar sonucunda biletlerimizi aldık ve en ön bloğa kurulduk..Kurulduk kurulmasına ama aralarında 5’er cm bulunan sandalyelerde sıkış tıkış böylesine muhteşem bir grubu keyfine vararak dinleyemeyeceğimize kanaat getirdik ve denize yakınlaşıp ayakta durmayı tercih ettik..

Piyano, trombon, trompet, perküsyon, davul, bas gitar, çello, viyolin ve billur sesli vokaller eşliğinde o kadar güzel ve kaliteli müzik icra ettiler ki, hepimizi mest ettiler desem abartmış olmam.. Hey Eugene, Hang on Little Tomato ve tabi ki Sympathique albümlerinden İspanyolca, İtalyanca, İngilizce, Fransızca, Arapça şarkılar söylediler; hatta daha önceki Türkiye konserlerinde yapmış oldukları Üsküdar’a Gideriken sürprizini yaptılar, seyirciyi coşturdular da coşturdular..

Beni tek üzen, konserin erkenden bitmesi ve tadının damağımın orta yerinde kalmış olmasıydı… Bir kere bise çıktılar, o sırada 3 şarkı daha söyleyip, yabancı bir hatunu sahneye çağırıp, erkek arkadaşına sahneden canlı canlı evlenme teklifi etmesi için uygun ortamı yarattılar, o kadarJ

Bu müzikal ziyafet kulağımın paslanmasını bir süre önler diye düşünüyorum ve imkan varsa Kuruçeşme’nin boğaz manzarasında konser izlemeyi şiddetle tavsiye ediyorum..Hem göze hem kulağa bayram:)

 

 

1 Yorum

Filed under Kültür-Sanat