Category Archives: Kültür-Sanat

Ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereden bulmalı?

Hatırı sayılır bir zamandır kafamda olan ve yapmam gereken bir görevimi büyük oranda gerçekleştirmiş bulunuyorum..Aylarca bunun olmasını bekledim, hatta beklerken de; gerçekleşince hayatımda çok fazla değişiklik yaratmayacağını, ama başladığım işi bitirmiş olmanın vereceği o muhteşem hazzı düşündüm..

Sürecin halen içinde olmam hasebiyle,  o hazzın farkında olamadığımdan bu mevzuyu şimdilik es geçiyorum ve konudan konuya atlıyorum.

Biraz bayat olacak ama, yazmak için anca fırsat bulduğum için önce Akbank Caz Festivali kapsamında izlediğim “The Sun Ra Arkestra”dan başlayayım.. Saksafon, trompet, trombon, piyano, elektrogitar, perküsyon, bas ve davuldan mütevellit kalabalık ve neşeli bir grup olan Sun Ra Arkestra’yı izlerken yaşımdan başımdan utandım, zira şef (aynı zamanda saksafon ve flüt çalmakta) 86 yaşında olmasına rağmen,  oradan oraya koşturup danslar eden Marshall Allen adında cici bir amca..Grubun geri kalanı da hayli ileri yaşlarda, ama perküsyoncu ağabey şarkının ortasında sahnenin önüne gelip akrobatik hareketlerle bir dans etti ki, aklım şaştı vallahi..

Daha taze bir etkinliğe yelken açalım ve Filmekimi’nden bahsedelim. Biletler satışa çıkar çıkmaz tükendiği için henüz bir program yapamadım, ama vaktimin uyduğu ilk filme gidip kapıdan bilet bulmaya çalışmak gibi bir hayalim var şu an.

Festivalin en dikkat çeken filmlerinden biri; aralarında Fatih Akın’ın da bulunduğu 11 yönetmenli bir seyirlik.. Andy Garcia, Ethan Hawke, Natalie Portman, Orlando Bloom ve Bradley Cooper gibi seyredilesi oyuncularla donanmış olmasının yanısıra, benim için en ilgi çekici tarafı; favori aktörlerimden Uğur Yücel’in de oyuncu kadrosunda yer alması..Filmi festivalden önce izlemiş ve beğenmiştim, ama yine de Paris I Love You’nun tadı da hikayeleri de bir başkaydı sanki..

Sofia Coppola’nın yönettiği “Başka Bir Yerde” , Juliette Binoche’un başrol oynadığı “Aslı Gibidir” , Tayland-İngiltere-Fransa-Almanya-İspanya ortak yapımı “Amcam Önceki Hayatlarını Anlatıyor” , Balthasar Kormákur’un yönetmenliğini yaptığı “Nefes Nefeseve Sophie Marceau’nun boy gösterdiği “Aşka Fırsat Ver “ izlemeyi isteyeceğim filmler arasında..

Bu güzel ekim ayı aktiviteleri dışında, pastırma yazını kaçırmamalı, sahilde yürüyüş yaparken iyot kokusunu akciğerlere doldurmalı,  Beylerbeyi’nin ya da Arnavutköy’ün salaş balıkçılarına uğranmalı, arabaların geçmediği ara sokaklara atılmış masalarda eş-dostla sohbet edilmeli, uzun lafın kısası, “son 1000 yılın en korkunç kışı” gelmeden bahar günlerinin tadı çıkarılmalı.

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Bir Tatlı Huzur Almaya Geldik Kuruçeşme’den

Bu ara şansım konserlerden yana açıldı galiba.. Normalde gitmeyi düşünmeyeceğim, ancak kıramayacağım arkadaşımın talebiyle gündeme gelen, aslında her şarkısını eşlik edecek kadar bilip sevdiğim Teoman konseri ile başladık cuma akşamı..Böylelikle daha önce gidemediğim Kuruçeşme Arena’yı da keşfetme imkanım oldu ve konseri olduğundan da güzel yapanın mekan olduğu bir kez daha tarafımdan onaylandı. Teoman’ın manik depresif şarkılarıyla kendimizden geçtik, hüzünlendik, bazen hareketlendik, denize doğru uzandık, boğaza baktık hayal kurduk.

Daha önceki konserlerinde olan bitenden haberdar değilim; ancak beklediğimin çok dışında sahne şovları eşlik etti Teoman’a; erkeklerin –ve hatta kadınların- ağzını açık bırakan seksi hatunun dansı, kendinden geçen maskeli gitarist, striptiz sopasında dönenen dansçılar ve Teo’nun da zaman zaman bu sopadan kayması gibi ayrıntılar özellikle konserin sonlarını festival alanına çevirdi.

Gelelim 5 Temmuz’da yine Kuruçeşme Arena’da sahne alan pek sevdiğim grup Pink Martini’ye…Günler hatta haftalar öncesinden arkadaşlarımla konuştuğumuz bu konsere tamamen kendi ihmalkarlığım ve ‘amaan nasılsa yer bulunur’culuğum yüzünden bilet almakta geç kaldım ve kendimi konserden yarım saat önce karaborsacılarla pazarlık ederken buldum.

Teoman konserini gündeme getiren kıramayacağım arkadaşımla birlikte pazarlıklar sonucunda biletlerimizi aldık ve en ön bloğa kurulduk..Kurulduk kurulmasına ama aralarında 5’er cm bulunan sandalyelerde sıkış tıkış böylesine muhteşem bir grubu keyfine vararak dinleyemeyeceğimize kanaat getirdik ve denize yakınlaşıp ayakta durmayı tercih ettik..

Piyano, trombon, trompet, perküsyon, davul, bas gitar, çello, viyolin ve billur sesli vokaller eşliğinde o kadar güzel ve kaliteli müzik icra ettiler ki, hepimizi mest ettiler desem abartmış olmam.. Hey Eugene, Hang on Little Tomato ve tabi ki Sympathique albümlerinden İspanyolca, İtalyanca, İngilizce, Fransızca, Arapça şarkılar söylediler; hatta daha önceki Türkiye konserlerinde yapmış oldukları Üsküdar’a Gideriken sürprizini yaptılar, seyirciyi coşturdular da coşturdular..

Beni tek üzen, konserin erkenden bitmesi ve tadının damağımın orta yerinde kalmış olmasıydı… Bir kere bise çıktılar, o sırada 3 şarkı daha söyleyip, yabancı bir hatunu sahneye çağırıp, erkek arkadaşına sahneden canlı canlı evlenme teklifi etmesi için uygun ortamı yarattılar, o kadarJ

Bu müzikal ziyafet kulağımın paslanmasını bir süre önler diye düşünüyorum ve imkan varsa Kuruçeşme’nin boğaz manzarasında konser izlemeyi şiddetle tavsiye ediyorum..Hem göze hem kulağa bayram:)

 

 

1 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Şen Olasın İstanbul Şehri

Aslında aklımda gündemle ilgili yazılar var, sabah sabah okuduğum gazeteden içime işleyen, sinirimi bozan ve isyan bayraklarını açmama vesile olacak türde irili ufaklı haberler..Siyasete (ulusalına da (!), uluslararasına da) ve politikaya zaten zerre itimadım yok da, sanırım artık kimseye güvenmemek gerekiyor, devir öyle bir devir.

Lakin blogun düsturunu bozmayacağım ve başka bir konudan dem vuracağım. Umarım okurken içiniz açılır da bulunduğunuz yerden çıkıp deniz kenarında çay içesiniz gelirJ

Yaşım büyüdükçe, keşfettiğim yerlerin sayısı arttıkça İstanbul’a olan hayranlığım gün geçtikçe fazlalaşıyor.

Burada yaşayan biri; illa ki zevkine uygun bir mecra bulur; mesela tarihi yarımadayı, şehrin eski sokaklarını arşınlarken geçmiş yüzyıllara uzanır, etkinlikler arası mekik dokuyarak konsere, filme, sergiye (kısacası sanata) doyar, belki sadece deniz kenarında yürüyüp vapurları seyreder ya da yüzlerce yiyecek-içecek alternatifinden birini seçerek eşiyle dostuyla vakit geçirir..

Tamam; şarkıda geçen “Bu şehir insana tuzak kuruyor, bu şehir insanı uzak kılıyor, bu şehir insanı hayli yoruyor, bu şehir insanı hep kandırıyor” dizelerini inkar etmiyorum, İstanbul’un insanı ‘hayli yorup yıprattığı’ bir gerçek..Ama gülü seven dikenine katlanıyor işte.

Bu ara o kadar fazla şenlik, festival, karnaval (!) var ki ortalıkta, insan ne seçeceğini şaşırıyor, mutlu oluyor, neşe doluyorJ

Bahsetmek istediğim 2 şenlikten birincisi, bu sene beşincisini idrak ettiğimiz Bebek Şenliği..Parka yayılmaca, müzik, temiz hava-bol gıda, kıpır kıpır olmaca..ne ararsanız var.

Kübalı bir müzik grubu olan Acuba’yı parkın dışından dinledim, ardından bir DJ eşliğinde sirtaki ve tango müzikleri ile canlandık..En son Reggae grubu Sattas’ı da dinleyip, rahatlamış bir halde şenlik alanından ayrıldık..

Şenliğin son gününde benim pek sevdiğim Balkan müziği yapan Kolektif İstanbul sahne alıyordu, gidemedim.

Tam da bu noktada güzel bir tesadüf oluyor; Bebek Şenliği’nden iki gün sonra Kolektif İstanbul, şahane Galata Kulesi’nin dibinde müzik ziyafeti çekiyorJ

Tepemde tüm göz alıcılığıyla kule; yanımda çok sevdiğim arkadaşlarım ve sahnede tabiri caizse ‘ölüyü dirilten’ bir müzik.. Saksafon, gayda, akordeon, klarnet, davul ve vokal bir araya gelirse ne olur? Senfonik ve kıpır kıpır müzik sebebiyle kule dibindeki kafenin garsonu ve aşçısı; kafasında şef şapkasıyla birlikte işi gücü, servisi bırakır, kendini ritmin hareketliliğine bırakır..E sonra biz ne yaparız? Bu kadar samimi dans eden bir adamın karşısında kurtlarımızı dökeriz, hatta adam –muhtemelen aklı müzik ve dansta kalarak– servisine dönünce, kafenin önünden geçerken alkışlayarak kendisini selamlarızJ

 

Yaz döneminde iyice artan konser, uluslararası film-tiyatro gösterimleri, sergi ve şenlik aktivitelerine ucundan kıyısından bulaşmanızı ve ruhunuzu sanata doyurmanızı öneririm, iyi geliyor 🙂

2 Yorum

Filed under Asmalımescit-Beyoğlu, Kültür-Sanat

Yeni Keşfim : Yol Project

Uzun bir aradan sonra pek tatmin edici bir ‘canlı canlı’müzik ziyafetine şahit oldum, ben bu adamları nasıl daha önce dinlemedim diye hayıflandım, dans ettim, hopladım, hüzünlendim, kısacası şekilden şekle girdim, gecenin sonunda Ortaköy Jazz Center’dan ayrılırken hem kulaklarımın pası, hem de beynim temizlenmiş gibiydi..

Önce hikayelerine biraz değinelim; Zeki ve Orçun kardeşlerin önderliğinde 90’lı yıllarda temelleri atılan grup, seneler içinde bir dolu farklı yerde sahne almış, Hayal Kahvesi, North Shield, Chicago Bulls, Kemancı ve Mojo bunlardan bazıları.. Yaptıkları müziğin yelpazesi çok geniş ve doyurucu, esas çıkış noktaları Rock ve Blues, ancak Santana’dan Elvis’e, REM’den Pink Floyd’a, Mor ve Ötesi’nden Şebnem Ferah’a her telden meşk ediyorlar.

Sahnede acaip rahat ve esprililer, seyirciyle sohbet ediyorlar, hikayelerle şarkıları bağlıyorlar, oradan oraya zıplayıp seyirciyi –pozitif manada– ambale ediyorlar..Bu arada seslerinin ve kulaklarının muhteşem olduğunu hemen not düşeyim, şarkılarla –orijinallerine sadık kalarak– pek profesyonelce oynuyorlar..

Biri vokal yapıp gitar çalarken davula geçiyor, beriki şarkının orta yerinde armonikayı çıkarıp çalıyor, sonra akustik gitarı eline alıyor..Velhasıl bu adamların paçasından yetenek akıyor..

Eğer bu anlattıklarım kanınızı biraz kaynatıyorsa;  şu adresten takip etmenizi öneririm, aylık programları ‘takvim’ başlığı altında görülebiliyor.. Şöyle eskilere gideyim, güzel bir akşam geçireyim, hareketlenip coşayım diyorsanız, şiddetle tavsiyemdir bu güzel grup..Şimdiden iyi eğlenceler..

Not: Edindiğim bilgilere göre; aslında grup ilk başta 80’li yılların sonunda 3Gen ismiyle Zeki ve Mehmet tarafından kurulmuş, sonraları Zeki’nin kardeşi Orçun da aralarına eklenmiş, Grup Yol bu şekilde dünyaya gelmiş..

5 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Uzaklara Gidelim, Kendimizi Keşfedelim

İtiraf ediyorum; başlığı ilgi çekici olsun diye attım..Çünkü -neden bilmiyorum– sıkışık zamanlara anlık mutluluklar sıkıştıran yorgun insanoğlu, zaman zaman ‘tası tarağı toplayıp gitmek, güneye yerleşmek, tatile çıkmak ve rutinden kaçmak‘ istiyor..Aslında hakkında yazmak istediğim konu “Away We Go” adlı film; direk bu istekten dem vurmasa da; bu konunun yörüngesinde ilerliyor, mevcut düzeninden memnun olmayanları can evinden yakalıyor.

Başrollerini Maya Rudolph (Verona) ve John Krasinski’nin (Burt) paylaştığı, Catherine O ‘Hara, Jeff Daniels ve Maggie Gyllenhaal’in yan rollerde renk kattığı filmin yönetmeni Sam Mendes.

6 aylık hamile Verona ile Burt birbirini gönülden seven,garip hırsları olmayan, tek amaçları çocuklarını mutlu-mesut yetiştirmek olan sevimli bir çifttir. Verona’nın ailesinin ölmüş olması ve ablasının da başka şehirde yaşaması sebebiyle; etraflarında akraba,eş-dost nevinden sadece Burt’un anne-babası bulunmaktadır.. Günün birinde anne-babanın düzenlerini bozup Amerika’dan taşınmaya karar vermesiyle, genç çift de ‘yerleşik düzen’ kurmak ve aradıkları sıcak aile ortamını bulmak için Amerika’yı karış karış gezerler.

Her şehirde farklı tanıdıklarıyla birkaç gün geçirirler, oradaki hayatın kendilerine ve doğacak bebelerine uygun olup olmadığını tartmaya çalışırlar, bu sırada birbirlerine olan bağlarını bir kez daha keşfetmiş olurlar..

Bir film için bu sıfatı daha önce kullanmamıştım sanırım, ama bu filmin çok “insancıl” olduğuna değinmeden geçemem..İçiniz ısınıyor, kendi ilişkinizi, aranızdaki bağı, neleri göze alabileceğinizi, karşınızdakini ne kadar kabullendiğinizi ve çocuğunuz için esas önemli olanın ona verdiğiniz sevginizi hissettirmeniz olacağını düşünüyorsunuz.. Bu arada; filmin müzikleri Alexi Murdoch’a ait ve sahnelerle çok çok uyumlu, pek güzel..

……İyi Seyirler……

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

..Siyah & Beyaz..

Önce kadroya vuruldum tabii..Tuncel Kurtiz, Erkan Can, Taner Birsel, Nejat İşler, Derya Alabora ve Şevval Sam..İsimleri yan yana okuyunca bile heyecan duydum, birlikte imza attıkları filmi sabırsızlıkla bekledim; vizyona girdi, bir türlü zaman bulamadım, merakım katlanarak arttı..Kısmet bugüneymiş..

Ankara’da bir bar, adı Siyah-Beyaz..Hani işinden çıkıp iki tek atmak isteyen ve dostunu telefonla aramasına gerek kalmadan her zamanki yerinde  bulabilen müdavimlerin takıldığı, barmenin ‘abi bu 3., daha fazla içme istersen‘ şeklinde uyarılarda bulunduğu, sahibinin evi haline gelmiş barlar vardır ya filmlerde, işte onlardan.. Siyah Beyaz adlı bu bar 1980’li yılların başında açılmış, müdavimlerinden Ahmet Boyacıoğlu; 26 yıldır açık olan bu mekanda edindiği tecrübelerden ve anılarından yola çıkarak filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlenmiş..

Barın duvarları yüzlerce siyah-beyaz fotoğraf ile bezeli, üst katı filmde olduğu gibi gerçekte de bir sanat galerisi ve barın sahipleri burayı da işletiyor..Konu, mekan, karakterler bu kadar hakiki, kadro duayenlerden oluşmakta; buna rağmen filmin iyi mi kötü mü olduğunu algılayamıyorum..Mesela bu 5 eski dostu, Tuncel Kurtiz’in evinde kağıt oynarken izlediğinizde, gerçekten onların doğal masa sohbetlerine kulak kabarttığınızı hissediyorsunuz, hani sanki evinize gelmişler de ‘King‘ çeviriyorlar..Sonra Erkan Can ile Derya Alabora’nın hikayesindeki gerçeklik..Okul günleri, bir zamanlar yediklerinin-içtiklerinin ayrı gitmediği dostlarının hastalık, ölüm, boşanma haberleri, ayrılıklar, heba edilen yıllar ve cüzdanda kalan aşklar..(Soluma dönüp; ‘Biz de mi böyle olacağız 30 sene sonra’ deyiverdim, birilerinin ölüm-hastalık haberlerini alıp hiçbir şey olmamış gibi devam mı edeceğiz, yani bu kadar kaşarlanacak mıyız hayatta, bilemiyorum..Sanırım görüp-geçirdikçe her şey normalleşmeye, ilginçliğini yitirmeye başlıyor, boşa geçmiş yılları bile kabullenebiliyorsun, oysa gençken istediğin gibi geçmeyen 1 günü bile sorun edebiliyorsun..Neyse)

Oyunculara kanıp da filmden üstün bir kurgu, diyalog veya hikaye beklemek yanılgı olur; ama ben seyir halindeyken keyif aldığımı,zaman zaman duygulanıp kendi geleceğimi sorguladığımı  söyleyebilirim..[Belki de gitmeden önce ‘çok kötü bir film’ olduğuna dair uyarılmış olmamın yarattığı ters etkidir. Psikolojide de bunun elbet bir adı vardır:)]

Ezcümle; ‘mutlaka seyredin’ diyebileceğim türden bir film değil, ama bu kadar ustayı beyazperdede bir arada görmemek benim içime sinmedi, onu biliyorum..Pişman mıyım? Tabii ki hayır..

Not : Hayatımda hiçbir filmi izledikten sonra pişman olduğumu hatırlamıyorum, gördüğüm her şeyin bana bir şey kattığını düşünüyorum. Böyle de optimist yaklaşıyorum 🙂

9 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Karışık Mevzular

Aslında yazarken genelde hep bir konuya odaklanıyorum, filmse film, tiyatroysa tiyatro.. [duyan da 26 yıldır köşe yazarlığı yapıyorum zannedecek:)]..Ama bu sefer ortaya karışık, biraz ondan-biraz bundan havasında bir şeyler çiziktiresim var, düşündüğüm hızla tuşlara basmaya başlıyorum..

Gazete benim için her zaman büyük keyif olmuştur, ama bazen kendimi tutamıyorum, resmen kağıt parçalarıyla kavga ediyorum okurken..Siirt’teki rezaletin detaylarını hem öğrenmek istiyorum, hem de midem bulanıyor, sayıyorum, sövüyorum, kanım donuyor. Herkesin cezasını fazlasıyla çekmesini dilemekten başka bir halt gelmiyor elimden.

Sonra daralan içimi ferahlatmak için güzel havada biraz yürüyorum, bahar dallarını kokluyorum, erguvanlarla gözümü-gönlümü açıyorum..Film seyretmeye karar veriyorum, eve gelip Vavien’in karşısına kuruluyorum.

Vizyondayken kaçırdığım, merak ettiğim bu filmin başrolleri Engin Günaydın (aynı zamanda senarist) , Binnur Kaya (şahane) ve Settar Tanrıöğen’e (usta) ait, yönetmenlerse Yağmur Taylan-Durul Taylan biraderler..Kara mizah-dram kategorisine sokulabilecek filmdeki tüm oyuncular kalburüstü, çekimler ve kurgu güzel, metaforlar yerinde.. Ancak o anki halet-i ruhiyemden midir, filmin karanlık atmosferinden midir bilmem, içime bir burgu sokuldu filmi izlerken..

Değinmek istediğim diğer bir mevzu ise ‘Riva’  kaçamağım..23 Nisan tatilini ve neşe dolmamızı fırsat bildik, doğayla bütünleşmek, bir yandan da balık yemek için soluğu Riva’da aldık..Ulaşım gayet basit, arabanız varsa Kavacık çıkışından itibaren ‘Riva’ tabelalarını takip ediyorsunuz, yeşillikli, huzur veren bir yol eşliğinde 15 dakika sonra meydana varıyorsunuz..Yoksa şayet, Beykoz’dan otobüse veya minibüse biniyorsunuz..

Köyün içine doğru yaptığımız kısa yürüyüşün ardından Eşek Adası’nı da içine alan bu enfes manzarayla karşılaştık..Yaz sezonunda plajların (halk plajı da var ücretli olan da)dolup taşmasına şaşmamak lazım, İstanbul’a bu kadar yakın ve yüzülebilen böylesine engin deniz+orman ikilisi görmedim ben başka..

‘Nefes alma yerleri’ içinde tercih edilebilecek mekanlardan biri burası, denize girmeseniz de manzara eşliğinde yer-içersiniz, ineklerin arasında yürürsünüz, temiz hava alıp şehrinize geri dönersiniz:)

Ayrıca; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu ve de Mutlu Ola !

7 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Konuşmadan Aşk Olur mu?

Blogumun ilk aylarına şöyle bir bakıyorum, hafızamda biriktirdiğim irili-ufaklı seyahatler, konserler, sergiler ve gittiğim yeni yerlere dair bir dolu yazı var..Son zamanlarda hem seyrek yazışımdan hem de genellikle film anlatışımdan da idrak edilebildiği gibi; birkaç aydır yeni keşiflere pek vakit ayıramamışım..Bu aralar kafamı en iyi boşaltabildiğim mecranın sinema olduğunu farkettim, ve hafta sonu kendime bir güzellik daha yapıp, zamanında izleyemediğim “Başka Dilde Aşk” filmine gittim.

Film “Hiç konuşmadan anlaşılabilir mi” temasından yola çıkarak; doğuştan sağır-dilsiz Onur (Mert Fırat) ile, çağrı merkezinde çalışan ve tüm günü insanlarla konuşarak geçen Zeynep’in (Saadet Işıl Aksoy) ironik, romantik ve samimi aşkından dem vuruyor.

İlk sahne; barda kutlanan bir doğum günü partisi, müzik, dans, içki havada uçuşuyor, Zeynep Onur’un sağır olduğunu fark etmiyor, gürültülü müziğin de etkisiyle sessiz bir iletişim kuruyorlar ve birbirlerinden etkileniyorlar.. Gecenin sonunda Onur’un işitme engelli olduğunu öğrenen hatunun “aradığım adamı buldum” diye bağırarak kucağına zıplamasıyla dokunaklı bir aşk hikayesi de başlamış oluyor..

Filmi Beyoğlu’ndaki kült Yeşilçam Sineması’nda izlemenin ayrı bir etkisi olduğunu kabul etmeliyim sanırım, duvarlarında asılı eski film posterleri, koçandan çıkarılmış gibi duran ve koltuk numarası olmayan biletleri, ufacık salonun dışında çay içerken sinema makinistinin “çayınızı içerde içebilirsiniz” deyip biz girmeden filmi başlatmaması o salonda 3-5 film daha izleyesimi getirdiJ

Oyunculukların doğallığı ve gerçekçiliği etkileyiciydi, ilk sahneden itibaren filmin beni içine çektiğini ve hiçbir sahnede yabancılaştırmadığını söyleyebilirim..Onur’un Zeynep’le kavga ederken çileden çıktığı anlar, annesi rolündeki Lale Mansur’la karşılıklı oynadığı sahneler, üst komşularının travması ve sevgililerin aralarındaki telepatik ilişki beni duygulandıran detaylardı..

Zeynep’in duyduğu aşka karşı çıkanlar da oluyor elbet, hem de karşısındakinin engelli oluşunu eğlence konusu yaparak ya da bunun utanılacak bir şey olduğunu düşünüp Onur’u hakir görerek.. Böyle durumlarda hep şunu düşünmüşümdür : Bu insanlar bir gün kendilerinin de engelli olabileceğini, tüm uzuvlarını hayatlarının sonuna kadar sağlıklı kullanamayabileceklerini nasıl düşünmezler? Nasıl kendilerini üstün görürler, bilemiyorum.

Başroldeki Mert Fırat’ın filmin senaristlerinden biri (diğeri İlksen Başarır) olduğunu da ekleyip, bu yazıya noktayı koyayım..

4 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

…Balerin ve Hırsız…

Girizgahsız, pat diye konuya giriyorum; Balerin ve Hırsız için uzun zamandır izlediğim en güzel film dersem sanırım abartmış olmayacağım. Şaheser bir senaryo, eksiksiz kurgu, etkileyici oyunculuklar ve insanın içini buran (ama sömürmeyen) bir dram.

Her festival öncesi içimde kabaran ‘mutlaka en az bir film izlemeliyim’ mantığıyla; hiç araştırmadan sadece günü-saati uygun diye bilet aldığımız bir filmin böylesine muhteşem çıkacağını doğrusu pek ummamıştım..
Mevzu Şili’de, devrim sonrasında cereyan ediyor; hazin geçmişi sebebiyle konuşma yeteneğini kaybetmiş balerin Victoria Ponce’un (Miranda Bodenhöfer) yolu fırlama ve duygusal hırsız Angel Santiago (Abel Ayala) ile kesişiyor..Aralarına ülke çapında tanınan ve hapisten yeni çıkmış karizmatik banka soyguncusu Nicolas Vergara Grey’in de katılmasıyla –ki bu isim İspanyol aksanıyla şahane tınlıyor– konu dallanıp budaklanıyor, trajik ve enteresan bir hal alıyor.
32 kısım tekmili birden denir ya, Balerin ve Hırsız için bu tabir cuk oturuyor; aşkın ve çaresizliğin kelime anlamını, birilerine kavuşmak için adanan ömürleri, aşık olunan kişinin kahvaltıda ne yediğinin bile çok önemli olabileceğini, hatta bu detayın insanı mutluluktan ağlatabileceğini gördüm dersem, muhtemelen filmi izlemiş olanlar ne hissettiğimi anlayacaktır.

 

Balerin ve Hırsız; 2009 yapımı bir İspanyol filmi; zaten melodik ve hareketli İspanyolca bu dokunaklı masalsı seyirliğe öyle bir uyum sağlıyor ki, sormayın.. Filmin dokuz dalda Goya’ya aday gösterildiğine ve 2010 Oscar ödüllerine İspanya’nın adayı olduğuna değinmeden geçmeyeyim..Bu film kesinlikle tarafımdan tavsiyedir, iyi seyiler:)

1. Not : İzlediğim filmleri anlatırken konuya fazla girmemeye özen gösteriyorum, okuyanın ağzına bir parmak bal çalmak olarak da nitelendirebiliriz tabi bunu:) Film hakkında detaylı ve güzel bir yorum okumak isteyenler buradan yaksın..

2. Not: Nicolas Vergera Grey rolündeki Ricardo Darin bana mütemadiyen Jean Reno’nun vurdumduymaz hallerini hatırlattı.

3. Not: Filmin orijinal ismi El Baile de la Victoria olup; Antonio Skarmeta’nın aynı isimli kitabından sinemaya uyarlanmıştır.

8 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Va bene ! Divertente !

Son yarım saattir Nina Zilli’den 50 mila şarkısı içimi neşe dolduran melodisiyle fonda yerini almış durumda; filmin içinde insanı alıp götüren bu şarkıdan kendimi hala koparamamışım herhalde ki, eşlik ettiği sahneler ve İtalya sokaklarında avare avare dolaşma dürtüsü halen içimde duruyor:)

Başa sarıp öyle anlatayım; Ferzan Özpetek’in son seyirliği Mine Vaganti’den bahsediyorum..Filmin konusuna, detaylarına hiç girmeyeceğim; çünkü normal şartlarda hüzünlü ve hatta dramatik kategorisine girebilecek bir film olmasına rağmen; konunun işlenişi, karakterler, müzikler ve şahane sofralar o kadar ferah ki; çıkarken kuş gibi hissediyorsunuz..

Ama aklınızda bazı düşünceler dönüp duruyor; hayatı yaşarken sadece mutlu olmayı mı düşünmeli, bunun için ne yapmalı, sırf mevcut düzeni bozmamak ve birilerini üzmemek için seçimlerden ödün verilmeli mi, ‘hayat kısa, istediğin gibi yaşa’ düsturunu mu benimsemeli gibi sorular beyin kıvrımlarında dolaşıyor.. Ve film bu sorgulatmayı sadece başroller ve ana konu üzerinden değil, yan karakterler kanalıyla da sürdürüyor..İzlemiş olanlar için detay bir örnek; babaannenin geçmişi ve hayata bakışı beni etkileyen noktalardan biri oldu, hele de sonlarına doğru verdiği karar ile içimi burktu..

Filmdeki ailenin bir araya gelip neşe ve patırtı içinde yemek yedikleri, şarap ve kahve içtikleri sahnelerde kendimi kaptırıp orada olmak istedim, fabrikalarındaki makinelerden çıkan çubuk makarnalara dokunmak ve hatunun deli gibi araba kullandığı tarihi sokaklarda dolaşmak da içimden geçenler arasındaydı:) [Benim tatile çıkma vaktim gelip çatmış kesinlikle]

Uzun lafın kısası; bu filmde sıkılmayacağınızı, hatta bayağı keyif alacağınızı, mutlu mesut filmden çıkıp bahar depresifliğinizden az da olsa arınacağınızı garanti edebilirim..ve ettim:)

 Buon DiVeRtiMeNtOoO !!

Not: Filmin sonundaki Sezen Aksu şarkısı o sahneye aciap yakışmış..

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat