Category Archives: Kültür-Sanat

Eyvah ki ne Eyvah !

Çocukluğumun pek çok yazını geçirdiğim Çanakkale’yi, oranın ahalisini, civarını, doğasını ve eğlencesini pek severim,  hala da fırsat buldukça oradaki pek sevdiğimiz, aileden saydığımız ahbaplarımızı ziyaret ederiz..

Hal böyle olunca;Hakan Algül’ün yönettiği,Ata Demirer’in senaryosunu yazıp başrolünü oynadığı, Demet Akbağ’ın da muhteşem bir tiplemeyle kendisine eşlik ettiği, buram buram Çanakkale, klarnet, rakı ve içtenlik kokan “Eyvah Eyvah” filmini izlerken pek hislendim, hem eğlendim, hem içlendim..

Ata Demirer o kadar doğal oynamış ki; gerçekten Hüseyin Badem adlı bir vatandaşımızın var olduğuna inanmamamız için hiçbir sebep yok..Senaryoyu da kendi yazdığı için filmi istediği gibi yoğurmuş, müziği de bütün olayların tam göbeğine yerleştirmiş..

Demet Akbağ’ın yarattığı karakter tam karikatürize bir tip; daha önce de yazılıp çizildiği gibi hakikaten Seda Sayan’a benziyor.. Tabii sadece başroller değil, karakter oyuncuları da çok ince işlenmiş, örneğin Salih Kalyon’un performansı inanılmaz..İnandırıcılık ve detaylara özen filmin genelinde göze çarpıyor; çay bardağında rakı, tenekelerdeki çiçekler, ninenin koynundan çıkan anahtarla sandığı açması, dedenin paragözlüğü, düğündeki müzisyenle kızın kesişmesi..

Yazılar yazarken “Aaa bitti mi” şeklinde istemsiz çıkan tepkimden anlaşılabileceği üzre; seyrederken sıkılmak bir yana dursun, galiba doyamadım.. Muhtemelen birçok insan benim gibi reaksiyon göstermiş olacak ki; Ata Demirer filmin ikincisinin de çekileceğini beyan etmek durumunda hissetti kendini..Umarım devam filminde de aynı kadro, seyirciye kahkaha attırıp, arada sırada inceden hüzünlendirmeye devam eder..

Filmin fragmanı için buradan yakın..

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Sama Wozu !

En son kaç yaşındayken bir animasyon filminde gözlerim doldu ya da hangi animasyon ekrandaki karakterlerin çizgi değil de gerçekten oyuncu olduğu hissini yarattı bende; hatırlamıyorum..

Anime karakterlere ayrıca bir  ilgim olmadığından; İstanbul Film Festival’inde gösterilen Yaz Savaşları‘na bilet almak aklıma gelmemişti..İki ayağımın aynı pabuçta olduğu bir vakitte arkadaşımın arayıp “Cumartesi öğlen için sana da bilet alıyorum” demesiyle Japon yapımı “Sama Wozu” filmini arşivimize katıverdik..

Masal bu ya; evrenin gelecek dönemlerinden birinde; tüm dünya vatandaşları “Oz” adında bir sanal alemde fink atarlarmış..Alışveriş, borsa, sohbet, evlilik, yemek, dans, spor.. Herkesin kendine has bir kimlikle (avatar tabir ediliyor, malum) akla gelen her aktiviteyi yürütebildiği çılgın bir platform..

Vaziyet böyleyken, Japonya’da yaşayan Natsuki adlı kızcağız; Oz sisteminin programcılarından liseli Kenji’ye ” kendisiyle birlikte ailesinin yanına gelmesini, 90. yaşını kutlamayı bekleyen ninesine karşı sevgilisiymiş gibi rol yapmasını” teklif eder ve Kenji kendini  27 kişilik devasa bir ailenin içinde bulur…

Bir gece acaip bir olay olur; liseli deha Kenji’nin cep telefonuna analitik bir soru düşer, o da dayanamaz harıl harıl cevabı bulmaya çalışır ve soruyu çözmesiyle birlikte farkında olmadan Oz sistemini çökerterek bir göktaşının yeryüzüne doğru alev alev hareketlenmesine sebep olur..

Bütün bunların televizyon aracılığıyla dünyaya duyrulmasıyla Kenji herkese afişe olur ve aile insanları kurtarmak, tüm dünyanın kullandığı sistemin çökmesiyle oluşan kaosu önlemek için seferber olur..

Film sırasında klasik bir kalabalık Türk ailesini izler gibi oldum bazen; ortada koşturan çocuklar, ailenin direği yaşlı nine, fırlama dayı/amca, asi ama idealleri olan genç, uzun masa sohbetleri, oynanan oyunlar, hamarat halde mutfakta uğraşan anneler..

Ekibi ayrıca tebrik etmek lazım; kurgu, görüntüler, çizimler, diyaloglar; hepsi ince düşünülmüş ve etkileyiciydi.. Emeği geçenler hakkında daha detaylı bilgi isteyenler buraya bakabilir..

.. İzleyin, pişman olmayacaksınız .. otanoshimini !   🙂

Not : Filmi izlerken; çocukluğumda bir dönem çılgınlık boyutuna ulaşan Tamagotchi adlı manyak oyuncak geldi aklıma.. Muhtemelen hatırlıyorsunuzdur acıkınca beslediğimiz, uyuttuğumuz, gözümüz gibi baktığımız ve hatta ölünce üzüntüden tepindiğimiz bu aleti.. Deliymişiz galiba hafiften:)

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Adıyla Müsemma..Romantik Komedi..

Hani bazen olur ya; insan kendini “buna hayatta gitmem” diye bir kenara iteklediği filmin gösterildiği salonda buluverir kendini..İşte bana da aynen öyle oldu:)

Aylardan Şubat; günlerden 14’ü, malum eş-dost sevgilisi ile kırmızılar arasında mum ışığı seansında, ben de dedim ki “Sevgililer Günü” adlı, romantizmi paçalarından akan ve kallavi oyuncuları barındıran filmi izleyip eğleneyim.. Fakat yer bulmak ne mümkün ! Meğerse çiftler mumları söndürüp salonlara akın etmiş:)

Bir kere film seyretmeyi aklımıza koyduğumuz için; o anda uygun seansı olan diğer bir filme; Romantik Komedi’ye girelim dedik ve -bence- gayet doğru bir karar vermiş olduk..

Yönetmeni Ketche; oyuncuları Sinem Kobal, Engin Altan Düzyatan, Sedef Avcı, Cemal Hünal, Gürgen Öz, Begüm Kütük ve Burcu Kara olan seyirlikte güldüm, kafamı dağıttım, eğlendim, hatta bazı yerlerde sorguladım; bolca hoş adam & hatun seyreyledim ..

Filmdeki olaylar 3 yakın kız ve yine 3 yakın erkek arkadaşın ekseninde dönüyor; çapkın, romantik, deli-dolu, akıllı-uslu, ‘ıssız’, mantıklı, seks manyağı.. Hangi karakteri ararsanız mevcut..

Her romantik-komedi türü filmin ardından “bu filmler kafa dağıtmak için, sanatsal bir şey beklemeyelim”  klişesi yapıldığından, ben burada yazmayacağım..Ama filme vereceğiniz tepki; izlediğiniz andaki psikolojinize çok bağlı oluyor bence ..

Ben o gün tam da böyle; sabun köpüklü, hareketli, müzikli-danslı bir film seyretmek istiyordum, zaten bir karış havada olan aklım filmden çıkınca iyice yükseldi, benle her daim aynı kafada olan, pek sevdiğim arkadaşımı aradım ve çok enerjik olduğumu belirterek gezme-tozmaya çağırdım..

Yani filmin bende coşturma-beyin rahatlatma arası bir etkisi oldu nedense..Ayrıca görüntü yönetmeni James Gucciardo adlı şahsı kutlamak gerekiyor galiba, mekanlar, renkler ve objeler pek başarılıydı…Bu arada dip not; gay rolündeki Kubilay Penbeklioğlu’nun ve yılışık seksomanyak tiplemesiyle Gürgen Öz’ün yarattığı karakterler de filmin renkli komedi unsurlarıydı.. 

Uzun lafın kısası; sanat camiasında çok da önyargılı olmamak lazım, ‘hayatta izlenmez’ dediğiniz film/oyun/konser sizi beklemediğiniz yerden yakalayabilir, etkileyebilir.. Ya da –bu filmde olduğu gibi– sadece eğlendirebilir, güldürebilir, güldürürken hiçbir şey düşündürmeyebilir:)

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

..İyi Günde Kötü Günde..

Dünyanın en zor kurumu olan evliliği; Ali Poyrazoğlu ve Nilgün Belgün’ün şahane oyunculuklarıyla seyreyledim nihayet..Oyun tam da beklediğim gibi hareketli, komik , yer yer duygusal ve yüksek tempoluydu; hani çıktığınızda enerjinizi yükselten, mutlu eden cinsten..

Önce Ali Poyrazoğlu’ndan başlamalıyım..Bu nasıl bir rahatlıktır, özgüvendir, kaşarlıktır ve dahi ustalıktır:) Asla repliklerini ezberleyip de çıkmış bir oyuncu gibi değil; sanki o anda kafasından geçenleri yerden biraz yüksekçe bir platformda dillendiriyor gibi..

Karşılıklı döktürüyorlar, kahkahalarla gülüyorum ve Ali Poyrazoğlu 30 saniye içinde loş ışığın altında ağlatıyor beni.. [gerçi referans alınmamam lazım bu konuda; duygu yoğunluğu nispeten yüksek bir insanım:)]

Nilgün Belgün sahnede 18’lik çıtıra dönüşüyor resmen, oradan oraya koşturuyor, cıvıldıyor, şahane oyun çıkartıyor ve insanın içini açıyor..

Sanki 20 yıldır bu oyunu birlikte oynuyorlarmışçasına rahatlar, yağ gibi kayıyorlar sahnede..

Bazen oyuncular ne kadar şahane olursa olsun; birbirlerine uyum sağlayamıyorlarsa o iki saat işkenceye dönüyor, seyirci de oyunun içine giremiyor..Bu oyun insanı hemen kendine adapte ediyor ve saatlerin nasıl geçtiğini fark ettirmiyor..

Tiyatronun sitesi burada.. Şimdiden iyi seyirler ..

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

!stanbul

Senenin ilk ayında günler birbirini kovalarken ve ben yetişmek istediğim sanatsal-sosyal aktivitelerin sadece %10’una denk geledururken; kafamdaki hayali ajandaya yeni maddeler ekledim..

1- !f  İstanbul Film Festivali :

11-21 Şubat tarihleri arasında onlarca filmi festival kapsamında izleme fırsatı bulacağımız etkinliğin takvimi burada.. Un Prophete (Yeraltı Peygamberi) , Away We Go (Uzaklara Gidelim) , An Education (Aşk Dersi) ve La Nana (Hizmetçi) dikkatimi çeken , izlemek için fırsat kollayacağım filmlerden bir demet..

2- Tiyatro — “İyi Günde Kötü Günde” :

Pek sevdiğim oyuncu Ali Poyrazoğlu ile Nilgün Belgün bir araya gelip ilişkiler, evlilik, boşanma,ayrılma-kopamama ve aşk-meşk üzerine komedi yaparlar da şahane olmaz mı? Duyumlarım döktürdükleri yönünde..En kısa zamanda tecrübe edile:)  ..Çizelge burada..

3- Buena Vista Show :

Baştan çıkaran, kıvrak ve eğlenceli Küba müzikleriyle coşmak isteyenler; 13-14 Şubat tarihlerinde Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nu mesken tutabilirler..Konserle ilgili detaylar için tıklayın..

                          …İyi Seyirler, İyi Eğlenceler, İyi Kudurmalar…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Kim Kiminle Nerede ?

Filmekimi sırasında –her Woody Allen filminde olduğu gibi– biletleri kapışıldığı için izleyemediğim “Whatever Works” filmini vizyona girince kaçırmadım ve New York aleminde dönen türlü ilişki dolaplarını, feleğin çemberinden geçmiş, saplantılı Boris Yellnikoff‘un gözünden seyreyledim..

Başroldeki Larry David (Boris) hayattaki tüm klişe mutluluklardan, insan soyundan, aşkta, kuştan-böcekten, karısından, çocuklardan; özetle her şeyden nefret etmeye çalışan, nobel ödülünün kıyısından geçmiş, dahi olduğuna inanan, aksi, pimpirikli ve genelgeçer hayat rutinlerini banal gören garip bir adam..

Melody (Evan Rachel Wood) adlı güzeller güzeli hatun ise Amerika’nın güneyinden kopup kendini New York’un karmaşa ve hareketine atmaya hazırlanan; bu süreçte de kendine sığınacak yer olarak Boris’in evini seçmiş, tatlı, saftrik, Pollyanna’cılığın doruklarında, güzel ve bulutların üzerinde gezen bir tip..

Peki Woody Allen ne yapmış? Bu iki karakterin ekseninde dönerek bin türlü tiplemeyi, ilişkiyi ve duygu karmaşasını bir güzel irdelemiş; bastırılmış duyguların insanı nasıl harap ettiğini, hayattan zevk almanın ne kadar kolay ve -bazıları için- ne kadar zor olduğunu, baskı altında tutulanların kurtulunca nasıl zıvanadan çıktığını, zekayı, mutlu olmak için  her zaman zekanın yetmediğini, bazı şeyleri görmezden gelmek gerektiğini..

Hem sinemada tek başıma film seyretmeyi pek sevdiğimden; hem de o gün doğaçlama program yaptığımdan; bu filmi yalnız izledim..Muhtemelen aralarda kimseyle konuşmadığım için de kendi kendime duygudan duyguya koştum:)

Bu film romantik-komedi türünde olmamasına rağmen hem komik hem de romantik olmayı beceriyor ve izleyeni hiç pişman etmiyor..

————————İyi Seyirler——————————–

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Zarifi’de Balkan Havası

Balkanlardan hep soğuk havalar gelecek değil ya; bu sefer de samimi, güzel sesli, doğal ve yetenekli bir hatun geldi; çarşamba akşamları Beyoğlu’ndaki Zarifi‘ye yerleşti..

Suzan Kardeş ’95 yılından beri tüm BKM tiyatroları ve filmlerinde; örneğin Bir Demet Tiyatro, Vizontele, Organize İşler‘in setlerinde saç ve makyaj ustası olarak görev almasının yanında; 89’dan beri de Sezen Aksu ile birlikte çalışıyormuş.. İlk çalıştığı işlerse Hürriyet Gazetesi ve Şan Tiyatrosu imiş..

Arada ufak tefek roller de alan bu hatunu benim ilk görüşüm; Bir Demet Tiyatro’daki Laz Bakkal’ın yanındaki evden sarkan hatunu canlandırmasıyla olmuştu..

1992 yılında “Bekriya” adlı meyhane açıp 12 sene işleten ve orada mikrofonsuz şekilde Rumeli türküleri söyleyen Kosovalı bu hatun; Sezen Aksu’nun desteğini de alınca; 4 tane albüm çıkarıyor ve çok da iyi yapıyor..

2009’dan beri sahneye çıktığı Zarifi‘de bu sene çarşamba günleri çıkan Suzan Kardeş’i izlemeye 3 gün önce gittim ve uzun zamandır bir mekanda bu kadar coşmadığımı fark ettim..

Duygusal Makedon şarkıları, Boşnak türküleri, Türk Sanat Müziği, oynak Balkan havaları ve hatta Batsın Bu Dünya ile insanın ruh hali karman çorman oluyor, e bir de masanda çok sevdiğin, yıllardır tanıdığın eş-dost olunca; gece şahane bir hal alıyor..

Bu arada orkestranın hakkını vermek lazım; kemanından akordeonuna; tubasından uduna, hepsi çok başarılıydı, zaten Suzan Kardeş de orkestra şefi Hüseyin Bitmez’e ve bir iki arkadaşına birkaç şarkı söyleterek hem enstrümanda hem yorumda onlarla birlikte devam etti geceye..

Gece başlamadan önce salaş kıyafetleriyle masa masa dolaşıp, herkesle muhabbet ediyorken, –masa başında ve sahne yanında olmam hasebiyle-  yanıma gelip şirin şirin sohbet etti, sonra da “ay hadi ben bir makyaj yapayım da şarkıcı olayım” dedi.. Dayanamayıp “ben de böyle doğal halde çıkacaksınız sanıp şaşırdım” deyince “aaa olur mu ayol, bu suratla sahneye çıkar mıyım hiç” diyerek güldü.. Belki bu samimiyetinden, belki sahnedeki doğallığından, belki de tamamen o geceki halet-i ruhiyemden ötürü, benim bu hatuna ve şarkılarına kanım ısındı..

Balkan havalarından ve eski Türkçe şarkılardan keyif alanlara; dışarıda değişik ve eğlenceli bir gece isteyenlere şiddetle tavsiye olunur…Da Gledanye🙂

Yorum bırakın

Filed under Enteresan Deneyimler, Kültür-Sanat

Testosteron

Başlığa aldanıp da bilimsel veriler eşliğinde testosteron ile östrojeni kıyaslayıp, erkek-kadın ilişkilerindeki problemlerden dem vururken; erkeklere de verip veriştireceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz..

Testosteron; çoğumuzun bildiği üzre erkeklerin testislerinde; kadınların yumurtalıklarında ve her iki cinsin de böbreküstü bezlerinde salgılanan; erkeklerde ses kalınlaşması, libido yüksekliği, kıl sahibi olma konularında fazlaca söz sahibi bir hormon..  

Testosteron aynı zamanda; Haluk Bilginer’in tiyatrosu olan Oyun Atölyesi’nde geçen sezondan beri sergilenen; benim anca fırsat bulup; 2 gün önce gidebildiğim, erkek dünyasının diplerine doğru dalan hareketli ve kıvrak bir oyun..

Oyunun yazarı Andrzej Saramonowicz; kadro -yılların oyuncusu Metin Coşkun hariç–  son dönemlerde dizi ve filmlerden tanıdığımız bir ekip; Onur Ünsal, Emre Karayel, İnan Ulaş Torun, Mert Fırat, Timur Acar ve Tuna Kırlı..

Oyun; bir düğünde yaşanan rezalet sonrası aynı barda bir araya gelen  7 erkeğin; bir yandan ‘testosteronlarını’ yarıştırırken; diğer taraftan kadınlar üzerine güzellemeler yapmaları üzerine kurulu..

Oyunda hiç hatun yok; düğündeki gelinin nikah sırasında “Hayır, evlenmek istemiyorum, çünkü başkasını seviyorum” deyip; davetlilerin arasından bir erkeği işaret ettiğini ve bunun üzerine damadın, babasının ve abisinin çıldırdığını hemen ilk sahnelerde geçen konuşmalarla anlıyoruz.. Zaten film orada kopuyor ve 2 mikrobiyolog, 1 kuş bilimci, 1 baterist, 1 gazeteci, 1 avukat, 1 garson ve damadın babası 2 saat boyunca konuyu aydınlatmak adına bin türlü yola başvuruyorlar; zaten oyunda kavga, dövüş, seks, aşk, dram, baba-oğul travmaları, kadınları etkileme dersleri; ne aranırsa mevcut..Tüm oyunculuklar ve harcanan efor görülmeye değer, performans etkileyici …

Ay ben küfür sevmiyorum, bel altı şakalara da hiç gülmem” diyenler için yaralayıcı bir oyun olabilir 🙂  Amma ve lakin; gidenler de edilen tüm küfürlerde, yapılan tüm seks-kadın şakalarında erkeklere inceden ayar verildiğini ve testosteron hormonunun ettikleriyle dalga geçildiğini fark edecektir..

Not: Onur Ünsal’ın rolünü geçen sezon Fırat Tanış oynuyormuş.

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Müzik Ziyafeti

Aslında daha önceleri çok kez dinlemiş ve virtüözlüğüne şahit olmuş olsam da; her seferinde Fatih Erkoç’un şahane müzisyenliğine hayran kalıyorum..

Filmi başa sarayım; 27 Aralık Pazar günü Fatih Erkoç ile 34 kişilik Senfoni Orkestrası’nın Kanyon alışveriş merkezinin açık alanında konser vereceğini haber alan babamın önerisiyle olay yerine 17.00 sularında vardık.. Önce tek tük insanları görünce; “hayret, pek de rağbet göstermemiş millet” diye düşünme gafletinde bulundum, fakat saatler 18.00’i gösterdiğinde mahşeri kalabalıkla yüz yüze geldik..

 Repertuvar neredeyse tamamen klasikler ve müzikallerden oluşuyordu; New York New York, Phantom of the Opera, Summertime gibi şarkılarla 2 saat boyunca milleti resmen coşturdular.. Ayrıca bazı şarkılarda Evrim Özkaynak adlı bülbül sesli soprano hatunla düet yaparak;  birlikte kulaklarımızın pasını aldılar.. Tabii Fatih Erkoç sadece şarkı söylemekle kalmayıp, trompeti de konuşturarak orkestraya katıldı..

              

Kanyon’un açık hava sahnesi bu kadar kalabalığı bir arada daha önce gördü mü bilmiyorum ama hakikaten -ücretsiz bir konser için- gayet iyi hazırlanılmıştı; ses ve sahne düzeninde en ufak bir aksaklık olmadı, sınırlı sayıda kişi oturabilmesine rağmen ayaktakiler de her cepheden rahatça seyretti; ayrıca sıcak şarap, kestane ve sahlep dağıtanlar oradan oraya yetiştiler, çakırkeyif bir hava yarattılar 🙂

Bu konseri de izledikten sonra diyebilirim ki; Fatih Erkoç nerede sahneye çıkıyorsa bulunası, izlenesi ve akabinde müziğe doyulası bir sanatçıdır..

Laf  senfoniden, trompetten açılmışken; gözüme ilişen bir filarmoni haberini de verip, yazıma noktayı koyayım..Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası; Cem Yılmaz‘ın konuk şefliğinde 09 Şubat 2010′da Lütfü Kırdar ‘da konser verecekmiş, ilgilenenlere duyrulur..

1 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Yedi Kocalı Hürmüz / ..aldatmak ya da aldatmamak..

Aslında amacım geçenlerde izlediğim; 7 Kocalı Hürmüz filmi hakkında 1-2 satır yorum yapmak, oyunculukları ve anlatımı tartışmaktı..Ama az önce filmi gözümün önünden geçirirken “insanlar neden tek eşli değildir, bir kişiyle yetinmezler ve aldatma ihtiyacı duyarlar” gibi sorular geçti aklımdan..

Hürmüz bilindiği üzre 1800’lü yıllarda İstanbul’da yaşayan ve 7 ‘herif’i [bkz. filmdeki El Hubb şarkısı– ‘gökten şapır şupur herif yağacak’ 🙂 ] aynı anda idare eden, işveli cilveli fettan bir hatundur.  Önceki versiyonları izlemediğim için filmler ya da Hürmüzler (Ayten Gökçer, Türkan Şoray vs.) için kıyaslama yapamayacağım; amma ve lakin; nedense Nurgül Yeşilçay bende hiçbir zaman beklediğim etkiyi bırakmıyor, sanki bana biraz donuk geliyor..Elbet iyi oyuncudur, ama ben teknik olarak değil sadece izleyici gözüyle yorumluyorum.

Hatta Gülse Birsel Safinaz karakterinde çok daha göz doldurucu ve eğlenceliydi bana göre, belki de ona karşı bir beklentim olmadığı içindir, bilemiyorum.. Ezel Akay diğer filmlerinde olduğu gibi her şeyi abartı ve karikatürize anlatmış, evlerin renkleri, sokaklar, kıyafetler-makyajlar  (Ör : Haluk Bilginer), yangın söndürmeye gelen tulumbacılar (Vokaliz müzik grubuymuş), danslar-müzikler… Filmden sonra bir müzikali tiyatro sahnesinde izlemiş gibi oldum..

Erkan Can (Hızır Reis), Cengiz Küçükayvaz (Berber Hasan), Öner Erkan (Trakyalı Hallaç Rüstem) ve Pınar Çağlar Gençtürk (Havva) gerçekten yaşayarak oynamışlar, hoşuma gitti..

Gelelim şu “çok eşlilik” konusuna..‘Bu eğlenceli filmden bu konuya nasıl geldin’ diyebilirsiniz ama malum; çağımızın kadın-erkek mevzularındın en çok kafa kurcalayan ve içi boşaltılan konusu bu..

Beni en çok sinirlendiren argüman ‘erkeklerin doğası gereği asla tek eşli olamayacakları, genlerinde çok eşli olmanın var olduğu ve bir kişiyle hayatlarını geçiremeyecekleri’ oluyor haliyle..Zaten işlerine gelen bir durumu pohpohlayan konuşmalar bu kadar ayyuka çıkınca adamların savunmaları da hazır hale geliyor.. 

Aldatma konusu çok hassas, zemin kaygan.. Kimisi göz ucuyla başkasına bakmayı aldatma sayarken, bazıları ‘aynı yatağa girmeyi’ kıstas alıyor.. Hangi durum olursa olsun; her türlüsü karşı tarafı kandırmak oluyor.. Dışardan ahkam kesmek ve büyük konuşmak kolay belki ama her zaman savunduğum şu; akılda/gözde/gönülde başkası varsa, en temizi bunu yarene uygun dille anlatmak herhalde.. Zor işler bunlar, zooor 🙂

6 Yorum

Filed under Gündem Dışı, Kültür-Sanat