Eskidendi, Çok Eskiden…

Aslında bu yazıyı Aralık ayında, yıl sonu değerlendirmesi niyetine yazıp, hem geçmiş yılın muhakemesini yapacak hem de yeni seneden istediklerimi sıralayacaktım. Ama olmadı,çünkü ‘zamansızlık’ denen ve benim aslında “bir eylemi yapmamak için üretilen bahane” olarak tanımladığım çağımızın moda olgusu herkes gibi beni de sardı…

2013; son iki hanesinin algılarımızda yarattığı uğursuzluk simgesinin aksine, kişisel tarihimde önemli ve güzel bir dönem olarak yerini aldı. Dönüm noktaları olarak tabir edebileceğimiz olaylar yaşadım, çok sevindim, duygulandım, bazen bocaladım, kızdım, şaşaladım, zaman zaman üzücü kayıplar yaşadım; yani uzun lafın kısası herkes gibi kendi dünyamın merkezinde bir yılı daha devirdim.

Büyük resme gelirsek; ülkece (yarısı) silkindiğimiz, haksızlıkların ve adaletsizliklerin diz boyundan da öte gırtlağa dayandığını idrak ettiğimiz, birçok çarpıklığın gözler önüne serildiği bir dönem yaşadık. Ne olursa olsun insanlığa, vicdana, adalete ve “güzel bir dünyaya” inanmak istiyorum halen..

Bundan 3 sene önce, sene başında yazdığım yazıma takıldı gözüm ve fark ettim ki; benim hayattan dilediklerim pek değişmemiş, zira oradaki maddelerin hepsi halen benim beklentilerimi oluşturuyor.

Derken 2014 başladı; iki hastalık haberi geldi yakınlardan…Biri;  neredeyse 20 yıllık geçmişimizin olduğu yakın bir dost. Atlatacağına ve bugünlerin geride kalacağına inancımız tam, fakat bu olayla birlikte “sağlıktan önemli hiçbir şey olmadığı” tekrar tokat gibi çarptı yüzümüze. Diğeri ise bir aile dostumuz, çocukluğumdan beri tanıdığım, bildiğim biri. O melun hastalığı yenemedi ve bu dünyadan göçtü gitti..İşte o vakit “hayatın ne kadar boş olduğu” yine dank etti kafamıza.

Ama insanoğlu bir türlü  akıllanmıyor, ders almıyor..Bir süre sonra yine hayatın hızına, günlük gailelerin hırsına kaptırıyor kendini ve ufacık tefecik şeyleri kendine sorun etmeye devam ediyor. Şairin dediği gibi “Ömür dediğin 3 gündür  Dün Geldi geçti, yarın meçhuldür / O halde ömür dediğin  Bir gündür, o da bugündür”…

Bugünlerde aklıma Sezen Aksu’nun “Eskidendi, Çok Eskiden” şarkısında geçen “Hani biz kimseye küsmemiş, hani hiç kimse ölmemişken..Eskidendi, eskidendi…Çok Eskiden…” dizeleri takılıyor.

Melankoli yapıp boşvermişliğe kapılmak değil bu yazının amacı, aksine; bazen biraz yavaşlamak, hayatın tadını çıkarmak, sağlığın, ailenin, dostların ve yaşamın kıymetini bilmek gerektiğini vurgulamak istedim.

Hepinize Mutlu Seneler…

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Hadi Öldürsene Canikom

Bir süredir sadece sinema ile sınırlanan sanatsal faaliyetlerimizi biraz canlandırdık ve Aziz Nesin’in yazmış olduğu, Haldun Dormen’in yönettiği “Hadi Öldürsene Canikom” adlı oyunu seyreyledik.

Tiyatro Ayna bünyesinde sergilenen bu oyunun başrolünde, aynı zamanda Ayna’nın kurucusu olan Dilek Türker oynuyor. Ona eşlik eden isimler ise Tiraje Başaran ve Ayberk Attila.Bu piyes daha önce farklı tiyatrolarda, başka oyuncular tarafından da sahneye konmuş ve her oynandığında seyirciden ilgi görmüş.

Oyun;kocaları vefat etmiş  2 dul kadının hikayelerini anlatıyor. Eski bir generalin karısı olan Siyen (Dilek Türker) ve kocasıyla yalnızca 3 ay evli kalan Diha (Tiraje Başaran) yan yana evlerde oturmakta ve birbirlerinin yalnızlıklarını gidermektedirler. Siyen, günlerini kocasının duvarda asılı fotoğrafı ile konuşarak, zaman zaman onunla didişerek geçirmektedir. Diha ise kendine gelen (!) aşk mektupları ile avunmaktadır. Günlerden bir gün, sapık bir seri katilin dul kadınlara tebelleş olduğu, evlerine girdiği kadınlara tecavüz ettikten sonra boğarak öldüren bir adamın haberini duyarlar radyoda.

Bu haberi takiben yaşadıkları gel-gitler, yalnızlıkları, bir erkekle birlikte olmaya duydukları özlem trajikomik bir dille anlatılıyor ve yer yer güldürüyor da. Ancak beni diyaloglardan ziyade Dilek Türker’in oyunculuğu ve tavırları etkiledi diyebilirim.

Hadi Öldürsene CanikomOyunu iyi veya kötü diye yorumlamam biraz zor, fakat hikayeyi Aziz Nesin yazmış olduğundan olacak; biraz fazla beklenti ile gittik bu oyuna. Belki de bu piyesi tiyatro sahnesinde izlemeden, kitaptan okumuş olsam, daha lezzetli bir tat bırakabilirdi zihnimde. Ayrıca oyunun 2. perdesinde gereğinden fazla uzun tekrarlar, sahneler mevcut. Belki bunlar da biraz daha kısa ve vurucu şekilde anlatılabilirdi.

Şu detayı belirtmemde fayda var; Aziz Nesin 1990 yılında Dilek Türker için bir oyun (Bir Zamanlar Memleketin Birinde) yazmış ve Dilek Türker bu oyunu sahnelemek için Avrupa’dan Türkiye’ye dönerek Tiyatro Ayna’yı kurmuş.  Bu oyunu sahnelemekteki amacı da; Aziz Nesin’e olan vefasını göstermek ve aynı zamanda Nesin Vakfı’na destek olmakmış.

Tiyatrocuların hep dedikleri gibi; “Perde hiç kapanmasın!”… İyi Seyirler…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Güney Turu

Ne zamandır yazmak isteyip de fırsat ve güç bulamadığım dönemlerden biri…Farkettim ki; Cumhuriyet Bayramımızı, ülkeye dair gözlemlerimi, kutlama esnasındaki hislerimi yazmamışım. 90. yılını idrak ettiğimiz cumhuriyetin gerçekten hakkının verildiği, demokrasinin klişe bir kelime olmaktan çıkıp, tam manasıyla yürürlükte olduğu, ‘polislik’ kisvesi altında insanları döven, öldüren, gençlerin gözünü oyan canavarların, 10 Kasım’da Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret etmeye cesaret edenler ile halka ‘gavat’ demeye cüret edenlerin gerekli cezayı aldığı bir ülke temenni ediyorum ve güzel şeylerden bahsetmek için, gezi yazıma başlıyorum…

Kuzenimin düğünü vesilesiyle yarı memleketim İskenderun’a yolumuz düştü geçen hafta..Ailece bir arada olmayı ne kadar özlemişim; birlikte uzun sofralara oturmak, gülerek, bağıra çağıra sohbet etmek, doya doya hasret gidermek için neden bu kadar bekliyoruz bilemiyorum.. Ayrı şehirlerde olunca bir araya gelmek pek kolay olmuyor, hele belli yaşları geçtikten ve anneanne-dede kuşağı vefat ettikten sonra…

Daha önce Antakya ve İskenderun gezimden bahsetmiş, gittiğimiz yerleri yazmıştım. (bkz. Antakya yazısı) Bu kez rotamıza farklı yerleri de ekledik ve Antakya’nın meşhur Harbiye bölgesine uğradık. Aşağıdaki manzara eşliğinde, Kervan lokantasında  yediğimiz humus ve yoğurtlu patlıcanı, yanında gelen sıcacık pidenin lezzetini nasıl tasvir edeyim, bilemiyorum. (Çekmeyi unuttuğum için aşağıdaki fotoğrafı tripadvisor.com.au sitesinden aldım)

HarbiyeBu bölgede, Antakya’nın meşhur ipekçilerinin de bulundu caddeyi ve dükkanları gezmeniz, şelaleye karşı lezzet patlaması yaşamanız mümkün.

Antakya’nın Uzun Çarşı’sı malum, gezmeden dönmek olmaz. Ama yolunuz düşerse mutlaka eski bir sabun fabrikası olan Savon Otel‘e uğrayın, daracık sokaklar arasında gezinin, evlerin arasında konuşlanmış ufacık kiliseleri görün, Affan Kahvesi‘nin arka avlusunda Haytalı tatlısını yiyin ve duvarında asılı olan “Haytalı asla Bici Bici değildir” yazısını okuyun, süvari denen ve çay bardağında gelen Antakya kahvesini için, Uzunçarşı’nın içindeki Çınaraltı’nda Yusuf Amca’nın künefesini yiyin ve kendinizi Antakya’nın etkileyici yöreselliğine teslim edin.

(Not: Uzunçarşı’daki Pöç Kasabı’na uğrayıp, aşağıdaki tepsi kebabını yanında ayranı ile birlikte yemeyi ihmal etmeyin) (Fotoğrafı Pöç Kasabı‘nın sitesinden aldım)

pockasabi

Gelelim Kahramanmaraş turumuza.. Sadece birkaç saatliğine uğradığımız Maraş’ın benim için ailevi değeri çok büyük, o yüzden pek objektif olamayabilirim. Bana göre güneyin sıcaklığını doyasıya hissedebileceğiniz, bozulmamış, ama aynı zamanda oldukça gelişmiş bir şehir Maraş..

Çarşısını, tüm şehri altınıza seren Seyir Tepesini, Trabzon Caddesi’nde bulunan Akif Şekerleme’cisini (Fıstık ezmesi mutlaka tadıla!) görün; ayrıca 41 yıllık Küçükev Lokantası’nda içli köfte ve kuru patlıcan dolması yiyin. (Yine çekmeyi unuttuğum için aşağıdaki fotoğrafı Küçükev Lokanta‘sının sitesinden aldım)

Küçükev Lokanta

Her gittiğimde yeni bir his, yeni bir yer veya lezzet keşfediyorum memleket dolaylarında. Aslında daha bahsedilecek, gidilecek o kadar fazla yer var ki…Ama hepsini bir blog sayfasında anlatmak pek mümkün değil..

Hepinize iyi gezmeler, güzel lezzetler…

2 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Kültür-Sanat, Mutluluğun Tarifi : Yemek

Mavi Jasmine

İzleyeli epey vakit olmasına rağmen bir türlü kaleme alma fırsatı bulamadığım, fakat halen dimağımda canlı duran bir film olan Blue Jasmine’i anlatacağım bu kez. En etkilendiğim, hislendiğim Woody Allen filmi diyebileceğim bu seyirliği bu denli favori yapansa, elbette perdede yağ gibi kayan Cate Blanchett…

Yaşadığı hayatın yapmacıklık ve riya kokan taraflarını görmezden gelerek, sahtekar kocasının ona sunduğu ‘muhteşem’ hayatı, zenginliği yaşamayı tercih eden; tüm bunları kaybettikten sonra benliğini, aklını yitiren kadını öyle güzel oynuyor ki; Jasmine’e (Cate Blenchett) kızamıyorsunuz.
Blue
Çünkü seyirciye geçirdiği gerçeklik hissi çok güçlü; insanoğlunun zaaflarını, nefsine hakim olamayışını ve yükselme hırsını birebir suratınıza çarpıyor. Üzülüyorsunuz, çünkü bu hayattaki en can acıtıcı durumlardandır “ne oldum değil, ne olacağım” vaziyeti.

Jasmine; evlatlık olarak büyümüş, kendini her zaman üvey kardeşinden üstün ve elit görmüş, Hal (Alec Baldwin) ile evlenmek için okulunu bırakarak zenginlik dolu hayata merhaba demiştir. Partiler, lüks evler, düşünülmeden harcanan para madalyonun görünen yüzüyken; diğer yüzde aldatma, dolandırıcılık ve hüsran vardır.

Tepetaklak olan hayatı ile parıltılı geçmişi arasında gidip gelen sahneler son derece iyi kurgulanmış, izlerken Jasmine ile birlikte geçmişe gidip, düşüşünü onunla yaşıyorsunuz. “Ne kadar tepeye çıkarsan, düşüşün o denli sert olur” düsturumu kanıtlarcasına kuvvetli oluyor yaşadıkları.
Cate Blenchet
Ve evet; aynı ‘gerçek hayattaki’ gibi onu bağrına basan, geçmişinde yer açmadığı, beğenmediği kız kardeşi oluyor. Kız kardeş Ginger (Sally Hawkins) ve sevdiği adam Chili’ye (Bobby Cannavale) ayrıca tebriklerimi iletiyorum, şahane doğal ve tamamlayıcı oynuyorlar. Jasmine’in tüm hırçınlığına, soğukluğuna ve kibirine karşın; kardeşinin naifliği, iyi niyeti ve kalenderliği müthiş bir tezat yaratıyor.

Woody Allen, beklentileri karşılıyor; hareketli, geçişleri kuvvetli, zeki kurgulanmış ve insanın bir yerden bam teline dokunabilen bir seyirlik sunuyor seyirciye..
Hayat bazen çok acımasız olabiliyor.

İyi seyirler…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Yalova’dan İznik’e

Hep hayalim olan bir yolculuk türünü bu bayramda gerçekleştirmek kısmet oldu..Nereye gideceğimizi, nerede ne kadar kalacağımızı bilmeden yola çıkmak ve canımızın istediği şekilde rotamızı belirlemek.. Modern zamanın her daim planlı insanları için ne büyük lüks!

Uzun bayram tatilini fırsat bildik ve yapılacak işleri, ziyaretleri, ritüelleri tamamladıktan sonra atladık bir akşam feribota, ver elini Yalova.. İstanbul’dan deniz yoluyla yapılabilecek en yakın seyahat olduğundan burayı seçtik ve 1 saat içinde valizimizi hazırlayarak kendimizi Yalova iskelesinde bulduk.. Sora sora iskelenin çok yakınındaki marinaya ulaştık ve yanyana dizili lokantaların içinden Altın Balık’ı seçtik. Yediğim en iyi karidesi, çok lezzetli sapsarı kalamarlar tavayı, taptaze mezeleri ve güleryüzlü personeli görünce doğru tercih yaptığımızı anladık.

IMG00251-20131016-2215

Nerede kalmamız gerektiği konusunda bilgi alarak termal bölgeye doğru yola çıktık ve minibüsle yaklaşık 15 dakika sonra oteller bölgesine ulaştık..Gökçedere Köyü’nde bulunan yaklaşık 10-12 otel/motele sorduktan sonra nihayet bir üst köy olan Üvezpınar’da bir otelde yer bulabildik. Mecbur kaldığımız için konakladığımız bu otelin (!) odalarında havlu bile yoktu, ama biz macera arıyoruz ya, bunlar bizim keyfimizi kaçıramazdı!

IMG00268-20131017-1439 Sabah müthiş orman havasını ve sessizliği içimize çektikten sonra; Yalova’nın en görülesi yeri olan termal bölgeyi, Atatürk’ün de konaklamış olduğu Termal Otel’i ve şifalı suların olduğu kaplıcaları gezdik. İnanılmaz kalabalık bir güruh, yağmur yağmasına rağmen açık şifalı havuza giriyorken; biz de mideye iyi gelen sudan içtik, gözlerimize ‘göz suyu’ damlattık ve memba kayalığında nefes alıp verdik.

Bu bölgenin doğası bir harika, sonbahar mevsimi ise kızıla çalan ağaç yapraklarını, yeşilin binbir tonunu görmek için idael.

 

Yalova maceramızı sonlandırmak üzere minibüse atladık ve rotamızı çini diyarı İznik’e çevirdik. Burada bir önceki macerayı unutmak için otelimizi önceden ayarladık ve göl kenarındaki Grand Belekoma Oteli’ne yerleştik. İznik gölünün lezzetli yayın balığını yedikten sonra şehri keşfe çıkmak istedik. Ancak hem yağmur hem de geç saat sebebiyle çok hareketsiz ve sessiz bir ilçe ile karşılaştık. İznik’te bu mevsimde belli bir saatten sonra yapılacak pek bir aktivite olmadığını söyleyebilirim.

Ertesi gün ise meşhur çinicileri, Ayasofya Camii’ni, Süleymaniye Medresesi’ni gezip, birkaç hatıra alarak yolculuğumuzu tamamladık. İznik oldukça sakin, dinlendirici ve göl kenarında yapılacak yürüyüş ile keyif verebilecek bir ilçe; ancak 1-2 günlük bir seyahat burası için yeterli olacaktır.

Geçmiş bayramınız kutlu olsun…

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Kültür-Sanat

Katil Avı

Yine bir Filmekimi, yine bilet bulunamadığından zoraki seçilen ve sırf saati uyuyor diye gidilen ve fakat oldukça çarpıcı, vurucu, aynı zamanda sinir bozucu bir film; Katil Avı. Bu sene de geleneği bozmadık ve son dakikada yer bulabildiğimiz tek filme bilet alıp şansımızı denedik. Sonuç: Enteresan ve tokat gibi bir konu çerçevesinde ilerleyen Japon menşeili kaydadeğer bir seyirlik.

Takashi Miike’nin yönettiği, orijinal adı Wara No Tate olan ve Kazuhiro Kiuchi’nin eserinden uyarlanan bu film; oldukça etkileyici bir konu olan çocuk tecavüzü ile açılışı yapıyor ve aslında en başından nasıl bir film olacağının sinyalini veriyor. Ruh hastası çocuk tecavüzcüsü Kunihide Kiyomaru’yu canlandıran Tatsuya Fujiwara’yı rol kabiliyetinden ötürü tebrik etmek gerek, zira yolda görseniz parçalamak isteyeceğiniz türden bir karakter yaratmış. Kiyomaru’nun tecavüz ederek öldürdüğü 7 yaşındaki küçük kızın milyarder dedesi; katili öldürene oldukça yüklü bir para vaat eder ve tüm Japonya bu psikopatı öldürmek için seferber olur.

Koruma polisleri Mekari (Takao Ohsawa) ve Shiraiwa (Nanako Matsushima) ile ekibi; bu caniyi sağ salim Tokyo mahkemesine teslim etmekle görevlendirilirler ve bu çok zorlu yolculuk sırasında kendileriyle defalarca çelişirler.. “Milyarlık ödüle konmak isteyen halkın karşısında durarak bir ruh hastasını canlarını pahasına korumalılar mı yoksa bu adamı öldürüp parayı kendileri mi almalı” ikilemi, para için görevini, mesleğini satanlar, dürüstlük timsalleri ve daha neler neler..

Wara No Tate

Bol aksiyon soslu, katilin sapkınlığı ve kötü niyetleri karşısında insanın kanını donduran, hayatta para için her şeyini verenler olduğu gibi; dürüstçe ilkelerine bağlı olanların da bulunduğunu vurgulayan, enteresan bir film Katil Avı.. Zaman zaman “o polisin yerinde olsam bu psikopata yapacağımı bilirdim” dedirten sahneler mevcut. Sözün özü; değişik ve vurucu bir seyirlik arıyorsanız; Katil Avı’nı deneyebilirsiniz.

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Bursa’nın Ufak Tefek Taşları

Benim için sadece iş maksatlı fuarlara gidilen, 1-2 gece konaklanıp hiç gezilmeden dönülen bir şehirdi Bursa. Bursa denince kafamda canlananlar; herkesin ezbere bildiği üzere kestane şekeri, iskenderi, havlusu, ipeği, köftesi, Ulu Camii, tarihi mekanları ile meşhur Osmanlı başkenti..Tabi bir de çocukken önünde fotoğraf çektirdiğim Hacivat-Karagöz anıtı vardı aklımda hayal meyal..

Yakın bir dostumun düğünü sebebiyle topladık tası tarağı, iş çıkışı atladık feribota ve tuttuk Bursa’nın yolunu. Düğünde giyeceğim elbiseyi evdeki askıda unutup, elimde çanta ile iskeledeki çırpınışlarımı, bir sonraki feribota yer olmadığı için mecburen elbisesiz bir şekilde, üzerimdeki kot-tişörtle yola koyulmamızı, Bursa’ya iner inmez taksi ile en yakın alışveriş merkezine kapağı atıp 10 dakika içinde idareten bir elbise satın almamızı ve o elbiseyi kabinde giyip, takside makyajımı yapıp düğüne hafif rötarlı da olsa sağ salim yetişmemizi saymazsak; keyifli ve stressiz (!) bir yolculuk sonunda Bursa maceramıza başladık.

Düğün bahanesiyle yolumuzu düşürdüğümüz şehrin gezilecek yerlerini öğrendikten sonra ilk önce Karagöz-Hacivat anıtı ile başladık turumuza. Ardından bayıldığımız Koza Han’da ipekçileri dolaştık,  çeşit çeşit ipek kumaşlarının herbirine dokunarak, doya doya gezdik geniş avlulu bu hanı..Sonra şehrin havasından mıdır bilinmez, kestane şekeri çekti canımız ve önce Kafkas’a, ardından Ülkü Pastanesi’ne çevirdik rotamızı.

Ulu CamiiUlu Camii’nin mimarisini seyredaldık, caminin arkasındaki çarşıda kuyumcuları, dükkanları gezdik, Koza Han’ın huzur dolu avlusunda limonatamızı içtik ve nihayet akşam yemeği kararına geldi çattı zaman.. İskender tercih etmediğim için Koza Han’ın yanındaki Çiçek Izgara’da karar kıldık ve bence çok da iyi ettik. Çok güzel bir terası ve Bursa ile özdeşleşmiş olmanın hakkını verircesine lezzetli köfteleri var buranın..Memnun şekilde ayrıldık Çiçek Izgara’dan..

Bursa’da ulaşım sorunu yok gibi duruyor, vızır vızır çalışan otomobil-dolmuşlar, rahat otobüsler, Bursaray gibi farklı ulaşım araçları, istediğiniz yere kolayca varmanızı sağlıyor.

Belki uzun zamandır bir turist olarak farklı bir şehirde gezmemiş olmam, belki şehrin bize huzur vermesi ve İstanbul’un canavarlığından uzaklaştırması sebebiyle, Bursa seyahati bana çok iyi geldi.. Hem İstanbul’a yakın, hem de köklü tarihi olan ve aynı zamanda lezzetli tatlarla bezeli bir şehri gezmek isterseniz; Bursa aklınızda bulunsun..

 

IMG00203-20130914-1822 IMG00197-20130914-1743

Yorum bırakın

Filed under Uncategorized

Vizyondan…

Başlıktan da sezilebileceği üzere; en son izlediğim 2 filmden bahsetmek istiyorum bugün.. Filmlerin ilki; Denzel Washington ve Mark Wahlberg’in başrollerde olduğu, aksiyon soslu, derin devlet işlerini anlatan “Zorlu İkili” (2 guns) …

Uyuşturucuyla mücadele, yani narkotik departmanının tecrübeli ajanı Bobby (Denzel Washington) ile Amerika ordusunda görevli deniz subayı Stig’in (Mark Wahlberg) birbirlerinden habersiz olarak gizli göreve atanmaları çerçevesinde gelişen olayları konu edinen filmin büyük kısmını adrenalin seviyem yüksek ve keyif alarak izledim. Başrollerin bunda elbette etkisi büyük, ancak bu ikilinin amirleri, Bobby’nin uzatmalı aşkı Deb (Paula Patton) ve özellikle çökertmeye çalıştıkları uyuşturucu kartelinin başı Papi Greco (Edward James Olmos) da başarılı karakterler çizerek filmi sürükleyip götürüyor.

Zorlu İkili Denzel Washington ve Mark Wahlberg’in uyumu, karakterleri yansıtma başarıları tartışılmaz, ancak ‘kötü adam’ Earl rolündeki Bill Paxton’a ayrıca alkışlarımı göndermek ve çok başarılı karakter oyunculuğu hasebiyle tebrik etmek isterim.. Bana nedense Tarantino’nun ‘Inglorious Basterds’ filminde Hans Landa rolüyle belleğimde yerini alan Christoph Waltz’in gaddar hallerini hatırlattı..

Bolca hareketli sahne, gerilimli anlar, devlet ve orduda sümen altı edilen olaylar, aşk üçgenleri ve “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” temalı sağ gösterip sol vurmalar mevcut bu filmde.

Keyif alarak seyredeceğinizi tahmin ediyorum ve bu filme 10 üzerinden 7.8 veriyorum.

Diğer filmimiz ise  ‘Genç Çıraklar’ adıyla vizyonda kendine yer bulan “The Internship”… Bu tür filmlerin gedikli oyuncusu Owen Wilson ve Vince Vaughn’un başrollerinde olduğu bu seyirlik tam anlamıyla bir Google reklamı ve organizasyonu olarak beynimize işleniyor.

Birlikte çalıştıkları satış temsilciliği işlerini kaybeden Nick (Owen Wilson) ve Billy (Vince Vaughn) ne yapacaklarını bilemedikleri bir anda Google’ın stajyer aradıklarını öğrenirler ve bilgisayar programcılığı, yazılım, sanal dünya gibi konularda hiçbir tecrübeleri olmadığı halde başvururlar. Nasıl olduğuna kendilerinin bile şaşırdığı şekilde staj programına alınmalarıyla hayatları boyunca unutmayacakları bir yaz dönemine başlamış olurlar.

Stajyerler arasında seçim yaparak en başarılı grubu işe alacak olan Google’ın büyülü çalışma ortamının arkasında anormal hırslı ve kulaklarından zeka fışkıran öğrenciler olduğundan, Nick ve Billy bu ekibe uyum sağlamakta zorlanırlar.

Takım çalışması ve hayattan zevk alma konularında satır aralarında mesajlar veren filmin çıtır çerezlik ve eğlencelik bir yapım olduğunu söyleyebilirim. Ama bu yorumumdan “izlemeye değmez” anlamı çıkmamalı, zira film çıkışında biz çok keyifliydik.

Gerçekten de hayatta ne iş olursa olsun keyif alınmadan yapılamayacağını düşünürüm ben ezelden beri.  İş ya da okul fark etmez, meşgul olduğu işi dünyanın en önemli konusu zanneden, takım ruhundan anlamayan, başarı uğruna her yolu mübah sayan insanlarla pek uyuşamadım hayatım boyunca.

InternshipNick ve Billy göreceli anlamda ‘vasıfsız’, günümüz genelgeçer bilgi ve kültür seviyesinden aşağıda gibi gösteriliyorlar, fakat tahmin edilebileceği gibi; hayatta başarılı olmak için bu ‘vitrin’ özelliklerden ziyade başka önemli olguların olduğunu, onların yitirilmemesi gerekliliğine değiniyorlar.

Sahneler akıcı ve eğlenceli olduğundan, sıkılmadan izlenebilecek bir film “The Internship”..

Neşelenmek, gülmek ve biraz hayatın ciddi yüzünden sıyrılmak için seyredebilirsiniz bu filmi.

Keyifli seyirler…

Not 1: Fotoğrafları IMDB sitesinden aldım.

Not 2: The Internship filminde ‘Chetty’ rolündeki Aasif Mandvi’yi rolüne pek yakıştırdım. Belirteyim.

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Şanda Tiryaki

Arnavutköy-Kuruçeşme hattını nasıl bilirsiniz ? Sıra sıra dizili balıkçılar, meyhaneler, kafeler; keyifli bir manzara ve upuzun bir yürüyüş yolu.. Son zamanlarda kulağıma gelen, ancak gitme fırsatı bulamadığım Şanda Tiryaki; ‘Arnavutköy’de balıkçıdan başka lokanta bulamayız‘ algımı kıran, üstelik manzaraya karşı kebap sunan bir mekan olarak hafızamdaki yerini aldı…

Ulus’ta uzun süre Tiryaki Ocakbaşı olarak bilinen yer; Arnautköy Şanda Kebap ile birleşmiş ve pek de güzel olmuş. Servis kaliteli; ne insanı huzursuz eden bir serilikle oradan oraya koşanlar var, ne de bir şey istediğinizde elinizi 5 dakika havada bırakanlar.. Kararında ve dozunda bir ilgi ile müşterilerini hoşnut etmeye çalıştıkları her halinden belli çalışanlardı gördüğümüz Şanda Tiryaki’de.

Şanda Tiryaki

Yemeklere gelecek olursak; iftar saati olmasına rağmen zamanlamanın gayet ölçülü, lezzetlerin yerli yerinde ve de etlerin ağızda dağılan cinsten olduğunu söyleyebilirim. Yalnız; birimize gelen tabak sanırım iftar için hazırlanan menülere dahildi ve bizim siparişimize istinaden değil, önceden hazırlanmıştı. Bu sebeple olması gerekenden biraz daha soğuk servis edildiğini belirtmem gerekiyor. Ancak yine de iftarın tüm o hengamesine rağmen sofradan mutlu kalkmamızı sağladı Şanda Tiryaki.

Hem bahçesinde hem de üst katta manzaraya hakimsiniz, burası öyle hangar gibi büyük kebapçılardan değil; ufak tefek, sevimli iki katlı bir ‘lokanta’.. (Dikkatli okuyucular, genelde ‘lokanta’ kelimesini ‘restaurant’ sözcüğüne tercih ettiğimi fark etmişlerdir. Hem Türkçe olduğu için, hem ‘restoran’ mı ‘restaurant’ mı karmaşasından kurtardığı için..Hem de neden bilmem, lokanta kafamda  çok daha sempatik bir hayal canlandırıyor.)

Kebaptan bir anda ruhun gıdasına geçiş yapmış olacağım aniden; fakat  iki gündür aklımda Gamsız Hayat şarkısı var Candan Erçetin’in. Oldum olası çok severdim bu şarkıyı,lakin sanki yıllar geçtikçe sözleri daha da bir anlamlanmış gibi geldi bana..Zira hakikaten de ‘gamsız hayat herkese başka sunuyor garip oyunlarını’ ve de ‘herkese başka soruyor geçmiş hesaplarını’..En güzeli ‘Boşvermişim Dünyaya’ şarkısı tadında yaşamak hayatı.

Hepinize afiyet olsun !

Not 1: Fotoğrafı gecce.com sitesinden aldım. Çünkü Şanda Tiryaki’nin sitesi çalışmıyordu ve ayrıca o akşam fotoğraf çekmeyi unutmuştum.

Not 2: Nöronlarım arasında dönen diğer bir şarkı da Pinhani : Dön Bak Dünyaya.. Her dinlediğimde aynı keyfi veriyor bu şarkı bana…

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi, Mutluluğun Tarifi : Yemek

Hayat…

Yaklaşık 1.5 aydır yazmadığım için, iddialı bir başlıkla dönmek istedim sayfama.  Düşündüm ve aklıma “hayat” kelimesinden başka bir konu gelmedi; zira hayat yazması kolay, anlatması oldukça zor bir olgudur. Yeteri kadar felsefik bir giriş yaptığıma inanıyor ve esas konuya geçiyorum…

1.5 ay… Kimileri için ne yavaş geçmiştir; hastalığı olana, birini bekleyene, sevdiklerini kaybedene, yalnız olanlara. Bazılarınaysa bir gün gibi… Bu blogta sanırım bir iki kez kullanmıştım “hayatımın dönüm noktlarından biri” ibaresini..Ama bu kez hakikaten öyle. Soyadım değişti mesela ki bu aslında hayatımın da büyük ölçüde değişmesine tekabül ediyor aynı zamanda..

Heyecan, sevinç, stres, keyif, huzur, endişe, mutluluk..Tüm bu duyguları aynı potada eriten pek az mihenk taşı vardır insanın hayatında ve işte ben o taşlardan birini edindim bu 1.5 ay içinde.

Tam “bundan güzeli olamaz” derken, kendi dünyamıza nazar değdirdik sanırım, o korkutucu sağlık sorunu çöktü üzerimize kara bulut gibi..Ama hayat kötü tarafını gösterir gibi yapıp,bir anda vazgeçti.. Sanırım kıyamadı bize. Ve tekrar tırmandık yokuştan birlikte.. Hem iyi günde, hem kötü günde yanımızdaydı sevdiklerimiz destekleriyle, mutlu olduk bunca karışık duygunun içinde.

Kişisel dünyamın perdesini aralık bıraktım; ülkedeki olayları şaşkınlıkla takip ettim bir yandan. (Evet hala şaşırabiliyorum bu ülkede olan rezaletlere, ne kadar safım değil mi?) “Bir başkaydı benim memleketim” eskiden, ama sanırım şarkılarda kaldı bu dize hüzünlü bir halde.

Biraz edebi oldu bu yazı, içimden böyle geldi nedense…

kelebek

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi