Şanda Tiryaki

Arnavutköy-Kuruçeşme hattını nasıl bilirsiniz ? Sıra sıra dizili balıkçılar, meyhaneler, kafeler; keyifli bir manzara ve upuzun bir yürüyüş yolu.. Son zamanlarda kulağıma gelen, ancak gitme fırsatı bulamadığım Şanda Tiryaki; ‘Arnavutköy’de balıkçıdan başka lokanta bulamayız‘ algımı kıran, üstelik manzaraya karşı kebap sunan bir mekan olarak hafızamdaki yerini aldı…

Ulus’ta uzun süre Tiryaki Ocakbaşı olarak bilinen yer; Arnautköy Şanda Kebap ile birleşmiş ve pek de güzel olmuş. Servis kaliteli; ne insanı huzursuz eden bir serilikle oradan oraya koşanlar var, ne de bir şey istediğinizde elinizi 5 dakika havada bırakanlar.. Kararında ve dozunda bir ilgi ile müşterilerini hoşnut etmeye çalıştıkları her halinden belli çalışanlardı gördüğümüz Şanda Tiryaki’de.

Şanda Tiryaki

Yemeklere gelecek olursak; iftar saati olmasına rağmen zamanlamanın gayet ölçülü, lezzetlerin yerli yerinde ve de etlerin ağızda dağılan cinsten olduğunu söyleyebilirim. Yalnız; birimize gelen tabak sanırım iftar için hazırlanan menülere dahildi ve bizim siparişimize istinaden değil, önceden hazırlanmıştı. Bu sebeple olması gerekenden biraz daha soğuk servis edildiğini belirtmem gerekiyor. Ancak yine de iftarın tüm o hengamesine rağmen sofradan mutlu kalkmamızı sağladı Şanda Tiryaki.

Hem bahçesinde hem de üst katta manzaraya hakimsiniz, burası öyle hangar gibi büyük kebapçılardan değil; ufak tefek, sevimli iki katlı bir ‘lokanta’.. (Dikkatli okuyucular, genelde ‘lokanta’ kelimesini ‘restaurant’ sözcüğüne tercih ettiğimi fark etmişlerdir. Hem Türkçe olduğu için, hem ‘restoran’ mı ‘restaurant’ mı karmaşasından kurtardığı için..Hem de neden bilmem, lokanta kafamda  çok daha sempatik bir hayal canlandırıyor.)

Kebaptan bir anda ruhun gıdasına geçiş yapmış olacağım aniden; fakat  iki gündür aklımda Gamsız Hayat şarkısı var Candan Erçetin’in. Oldum olası çok severdim bu şarkıyı,lakin sanki yıllar geçtikçe sözleri daha da bir anlamlanmış gibi geldi bana..Zira hakikaten de ‘gamsız hayat herkese başka sunuyor garip oyunlarını’ ve de ‘herkese başka soruyor geçmiş hesaplarını’..En güzeli ‘Boşvermişim Dünyaya’ şarkısı tadında yaşamak hayatı.

Hepinize afiyet olsun !

Not 1: Fotoğrafı gecce.com sitesinden aldım. Çünkü Şanda Tiryaki’nin sitesi çalışmıyordu ve ayrıca o akşam fotoğraf çekmeyi unutmuştum.

Not 2: Nöronlarım arasında dönen diğer bir şarkı da Pinhani : Dön Bak Dünyaya.. Her dinlediğimde aynı keyfi veriyor bu şarkı bana…

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi, Mutluluğun Tarifi : Yemek

Hayat…

Yaklaşık 1.5 aydır yazmadığım için, iddialı bir başlıkla dönmek istedim sayfama.  Düşündüm ve aklıma “hayat” kelimesinden başka bir konu gelmedi; zira hayat yazması kolay, anlatması oldukça zor bir olgudur. Yeteri kadar felsefik bir giriş yaptığıma inanıyor ve esas konuya geçiyorum…

1.5 ay… Kimileri için ne yavaş geçmiştir; hastalığı olana, birini bekleyene, sevdiklerini kaybedene, yalnız olanlara. Bazılarınaysa bir gün gibi… Bu blogta sanırım bir iki kez kullanmıştım “hayatımın dönüm noktlarından biri” ibaresini..Ama bu kez hakikaten öyle. Soyadım değişti mesela ki bu aslında hayatımın da büyük ölçüde değişmesine tekabül ediyor aynı zamanda..

Heyecan, sevinç, stres, keyif, huzur, endişe, mutluluk..Tüm bu duyguları aynı potada eriten pek az mihenk taşı vardır insanın hayatında ve işte ben o taşlardan birini edindim bu 1.5 ay içinde.

Tam “bundan güzeli olamaz” derken, kendi dünyamıza nazar değdirdik sanırım, o korkutucu sağlık sorunu çöktü üzerimize kara bulut gibi..Ama hayat kötü tarafını gösterir gibi yapıp,bir anda vazgeçti.. Sanırım kıyamadı bize. Ve tekrar tırmandık yokuştan birlikte.. Hem iyi günde, hem kötü günde yanımızdaydı sevdiklerimiz destekleriyle, mutlu olduk bunca karışık duygunun içinde.

Kişisel dünyamın perdesini aralık bıraktım; ülkedeki olayları şaşkınlıkla takip ettim bir yandan. (Evet hala şaşırabiliyorum bu ülkede olan rezaletlere, ne kadar safım değil mi?) “Bir başkaydı benim memleketim” eskiden, ama sanırım şarkılarda kaldı bu dize hüzünlü bir halde.

Biraz edebi oldu bu yazı, içimden böyle geldi nedense…

kelebek

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

…Gezi Parkı…

Gururdan gözlerim doluyor dünden beri.. Hayal bile etmediğimiz, daha 1 hafta önce bir sohbet esnasında “bu ülkeye dair umudumuz kalmadı artık” diye serzenişte bulunduğumuz noktadayken, dün gece inanılmaz bir uyanış oldu..

Gezi Parkı, artık asla sadece bir park değildir, olmayacaktır! Burası Türk halkının uykusuna, uyuşmuşluğuna ve umursamazlığına son verdiği direnişin sembolüdür artık…

Akşam Harbiye’den yürürken, o kalabalıkla birlikte alkışlarken, tezahürat yaparken, tepemizde polis helikopterinin ışığını görürken, havadaki gaz kokusunu genzimde hissederken mutlu oldum, gurur duydum ve bunca  haksızlığa, adaletsizliğe karşı biriken tüm zehri akıtmaya vesile olan Gezi Parkı’na teşekkür ettim içimden.

orman

Çok daha önce yapılmalıydı, yıllar önce başlamalıydı aslında bu direniş…Ben şuna üzülüyorum şimdi; madem bu şekilde birleşebiliyorduk, tüm bu haksızlıklara sesimizi çıkarabiliyorduk da, neden bunca senedir bir sürü olay cevapsız, tepkisiz kaldı ? Neden onlarda da dökülmedik sokağa ? Belki de her şeyin gerçekten bir zamanı var, doğanın da kendi kanunları olduğu gibi ve nasıl suyun önüne engel koyulamazsa; biz de “kükremiş sel gibi bendimizi çiğner aşarız” işte böyle…

Bu nasıl bir hükümet ki, kendi halkına işkence yöntemleri uygulayabiliyor, gaz sıkıyor, tazyikli su ile tehlike yaratıyor, insanların, çocukların, bebeklerin canlarına kast ediyor ? Aklım almıyor artık bu olanları.. Umuyorum ki güzel günler bizleri bekliyordur artık…

Yorum bırakın

Filed under Gündem

Meyhane

Hani zihinlerde bambaşka önemli mevzular olsa bile, biraz uzaklaşmak, kafayı dağıtmak için havadan-sudan bahsedilir ya dost meclislerinde; işte ben de bugün onu yapacağım. Esas konunun yörüngesinden çıkıp; mezeden-meyden dem vuracağım…

‘Meyhane’ kelimesi oldum olası keyifli görüntüler canlandırmıştır beynimde. Türk filmlerindeki gibi; fonda TSM şarkılarının inceden duyulduğu, mis gibi beyaz masa örtülerinde yenilip içilen, genelde Nubar Terziyan’ın canlandırdığı meyhaneci karakteri gibi sevimli, beyaz saçlı sahibinin masaları dolaşıp müşterisini “artık daha fazla içmeyin” diye dostane uyardığı sıcak meyhaneler. İstanbul’da bu tarzda bir mekanı bulmak neredeyse imkansıza yakın, ama yine de keyifli demlenilecek ve lezzetli mezelerin tadına bakılabilecek yerler var kıyıda-köşede.

İlk durağımız uzun zamandır Küçükyalı’da hizmet veren, ancak geçen sene ilk açıldıkları semtte, Etiler’de tekrar bir şube açan  Maria’nın Bahçesi..Uzun zamandır duyduğum bir yerdi burası, gitmek yeni kısmet oldu.Değişik bir Rum meyhanesi olan bu lokanta; sevimli bahçesi, lezzetli yemekleri, Ege havası, otları ve deniz mahsüllerinden oluşan yemekleri ile kendine has bir modern meyhane olma özelliği taşıyor. Etiler-Akatlar civarında sakin, huzurlu ve henüz tam manasıyla keşfedilmemiş bir yer arıyor iseniz, tavsiye olunur. 
Maria..

İkinci durağımız, Kuzguncuk’ta bir lokanta..Aslında buraya meyhane demek çok zor, çünkü ‘Kosinitza” için ‘deniz mahsülleri restoranı” demek daha doğru olur..Geçenlerde bir arkadaşımızn doğum günü için gittiğimiz bu sevimli mekanı yaklaşık 25 kişi ile kapattık, o kadar ufak bir yer. Ama mutfağında yaratılan harikalar; anlatılmaz yaşanır cinsten..

Kosinitza

 

Kosinitza; Kuzguncuk semtinin eski adı ve tam da bu şirin, karakterli semte yakışacak cinsten bir lezzet kumkuması diyebilirim..Milföyde mantarlı, kremalı dil balığı, deniz kabuğunda risotto, Hünkarbeğendi üzerine dülger balığı gibi enteresan ve bir o kadar da yaratıcı yemeklerin olduğu menü, gelenekselci yemeklerden hoşlananlara cazip gelmeyebilir. Ancak daha önce benzerini görmediğim bu sempatik lokantaya en azından bir sefer yol düşmeli derim ben..

Meyhanelerden bahsetmişken, Bostancı’daki Mastori’nin eğlencesinden,  lezzeti yerinde yemeklerinden ve özenli servisinden bahsetmemek olmaz. Üstelik Kosinitza veya Maria’nın Bahçesi gibi ‘gurme’ce modern meyhane lezzetleri değil, bildiğimiz patlıcan salatası, dolma, muhtelif otlar, zeytinyağlılar ve balık..Kurtları dökmek ve felekten gece çalmak için keyifli bir Yunan meyhanesi burası, fakat kafa dinlemek, sessizce demlenmek için bir sonraki önerime geçmelisiniz.

Son zamanlarda gittiğim meyhanelerin içinde en sevdiğimi sona bıraktım: Hatay Sofrası. Bostancı iskelesine çok yakın olan bu mekan; tam da eski meyhane havasını yaşatan, zamanında Cemal Süreya’nın uğrak yeri olan bir eski İstanbul meyhanesi… Duvarlarında türlü türlü edebiyatçı, yazar, sanatçı üstadların resimleri, şiirleri, yazıları mevcut olan Hatay Sofrası; 1960 yılında açılmış ve o yıllardan beri lezzetli yemekleriyle müşterilerini ağırlamaktaymış

Hatay Sofrası

Eğer köklü, abartısız meyhaneleri seviyorsanız, Hatay Sofrası ziyaret edilmesi gereken yerlerden biri diyebilirim.

Hayat hep o meze tepsisi gibi keyifli, oyuncaklı, lezzetli ve neşe içinde geçsin inşallah !

 

1 Yorum

Filed under Mutluluğun Tarifi : Yemek, Tadı Damağımda Kalanlar

Sözün Bittiği Yer

Sözcüklerin, seslerin bittiği; anlamını kaybettiği olaylar vardır hayatta.. Farklı ifadelerle anlatırız bu durumları hepimiz; ‘kader’ deriz, ‘üç günlük dünya’ lafını ekleriz ve ‘hayatta her şey boş’ diye devam ederiz ardından.. İşte o anlar, sözcüklerin kifayetlerini yitirdiği zamanlara denk gelir…

“Hayat dar alanda trajedi, geniş açıda komedi” demiş Charlie Chaplin yıllar evel.

İnsanoğlunun beyni, geniş açıdan bakıp da trajedileri komediye çevirecek güce sahip değil. En azından benimki değil. Nasıl olsun ki ? Daha Kasım ayında birlikte seyahate gitmiştik,gülmüştük, çok gülmüştük… 3 ay önce bizi en sevdiği kebapçıya götürmüştü ailecek; yemiş-içmiş, anılardan ve yapacaklarımızdan konuşmuştuk.. Yine aynı zamanlarda, keyifle şarkılar söylüyorduk beraber, fonda İstanbul manzarası ile. Bir anda hiç beklenmedik vefat haberi geldi, çok sevdiğimiz aile dostumuzun..Gençti daha, yapacağı bir dolu şey vardı..Eşiyle, çocuklarıyla, sevdikleriyle birlikte. Olmadı…Sözcükler bitti,gitti.

Hayat gerçekten zalim, dar alanda da, geniş alanda da…Lezzetleriyle, havasıyla, tarihiyle konuşulan yarı-memleketim Hatay; artık patlamalarla, terörle anılıyor..Onlarca kişi katledilmiş, insanlar kan ağlıyor.. Devlet tarafında yapılan açıklamalardan, korkunç demeçlerden ve insanın kanını donduran söylemlerden dolayı yaşadığım bıkkınlığı nasıl ifade edeyim, ciğerleri yanan insanların çaresizliğini nasıl anlatayım bilemiyorum…

Vicdan, merhamet eksikse bir ülkede, oradan ne köy olur ne kasaba…Eğer bir ülkede gencecik bir adam sokak ortasında futbol yüzünden katledilebiliyorsa, artık sözü, kelamı bitmiştir o ülkenin…İşte ‘sözün bittiği yer’ orasıdır.

 

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Masal Müfettişi

Bana uzunca gelen bir aradan sonra; yeniden bir etkinlik sonrası “Bunu mutlaka yazmalıyım” diye geçirdim içimden ve oturdum klavyenin başına, büyük usta Ferhan Şensoy’un son oyunu “Masal Müfettişi”ni anlatmaya…

Ferhan Şensoy; çocukluğumda önemli bir yeri olan, eserlerini elimden geldiğince takip etmeye çalıştığım bir usta olduğundan; zaten oyununa belli bir beklentiyle gittiğimi söylemeliyim. Ortaoyuncular’ın şahane atmosferli tiyatro salonundan içeri girdiğim ve Şensoy’un kendine has “oyunumuz başlamak üzeredir” anonsunu duyduğum andan itibaren; beklentimin boşa çıkmayacağını hisseder gibi oluyorum…

Masal Müfettişi -Oyun bildik Ferhan Şensoy dilinde;  ancak bu sefer çok daha sert, cesur ve aleni.. İnce taş atmalar, satır aralarında afişe etmeler de var elbet ama, artık canına ne denli tak ettiğini belli edercesine, haksızlıklara, adaletsizliklere ayan beyan göndermeler, dokundurmalar insana “helal olsun” dedirtiyor. Ezbere bildiğimiz masalları, geçmiş ile günümüz arasında öyle güzel harmanlıyor ve önümüze sunuyor ki; seyircinin ezberi bozuluyor.

Zaman zaman göndermeler ve taş atmalar, kimi seyircilerin alkışlarıyla kesiliyor. “Acaba bu alkışları duyunca ne düşünüyor Ferhan Şensoy” diye geçiriyorum aklımdan.

La Fontaine karakteri, bence oyunun mihenk taşlarından..Canlandıran Elif Durdu’nun enerjisine, yeteneğine, aksan ve ses oyunlarına gıpta etmemek imkansız…Ali Çatalbaş zaten yılların yetenekli tiyatrocusu.. Serap Günaydın, Pınar Alsan ve Orkun Akyıldız da gayet başarılı şekilde oyunu kotarıyorlar..

Oyunun bir diğer özelliği de; Ferhan Şensoy’un sahneyi kızı M. Ferhan Şensoy ile paylaşıyor olması. Küçük Ferhan Şensoy ilk tecrübesi olmasına rağmen asla sırıtmıyor, aksine deneyim kazandıkça daha da başarılı olabileceğini gösteriyor.. Baba-kız aynı sahnede oynamak çok enteresan bir duygu olmalı…

Oyunun hareketli ve masalsı dekorunun da diğer kızı Derya Şensoy’a ait olduğunu belirteyim ve ezcümle; Ferhan Şensoy’u seviyorsanız bu oyunu kaçırmayın diyerek yazımı noktalayayım…İyi Seyirler…

masal-mufettisi-orta-oyuncular

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Gönül Yayları

Uzun zamandır yaz(a)mamışım yine..Oradan oraya savruluyorum manen, sanki bir “ne yerde ne gökteyim, bir garip seferdeyim” halet-i ruhiyesi, düşünceleri toparlayamama vaziyeti..Beyin kıvrımlarımın arasında değişik müzikler dolaşıyor ve kafamın bulanık olduğu zamanlarda olduğu gibi; tüm notalar farklı telden çalıyor..

Burası “günlük” tutma yerim değil benim, blogumun benimsediği düstura uygun olarak bir aktiviteden bahsetmem lazım normal şartlarda, ama dedim ya; kelimelerimi toparlayamıyorum.

En son Aşkın İzleri adlı garip sanatsal çalışmayı izledim vizyonda, aklım şaştı..Yorum yapmak bile gelmedi içimden..Terrence Malick’in filmleri böyleymiş meğerse; soyut, havada uçuşan, kavramsal.. Sanırım bu filmi anlayacak ruh halinde değildim, o yüzden ilk defa değindiğim bir aktiviteyi detaylıca anlatmadan geçiyorum.

Bahar mı çarptı acaba beni ? Zaten günümüzde bazı moda “sebepler” var, insanoğlu ne zaman sıkışsa onlara başvuruyor… Canın mı sıkkın, vücudun mu halsiz, kolun mu kalkmıyor ?  Havadandır. Boynun mu ağrıyor, gözlerin mi doluyor, tepen mi atıyor ? Strestendir.

Hoşgeldin Bahar ! Güneşli günler getir bize …

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi

Kelebeğin Rüyası

Son zamanlarda sanatsal aktivite boşluğumu dolduran sinema ziyaretlerini bu soğuk kış günlerinde iyice sıklaştırdım ve vizyondaki 2 popüler filmi seyreyledim. Bu yazıda sıcağı sıcağına bahsetmek istediğim  film; yaklaşık 2 saat önce izlediğim ‘Kelebeğin Rüyası’ …

Film;  Zonguldak’ta, 2. dünya savaşının emarelerinin hissedildiği 1941 yılında geçiyor ve vereme yenik düşmüş 2 genç şairin; Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun hayatlarından kesitler sunuyor. Genel bir yorumda bulunmak gerekirse; çok emek verilmiş, şahane çekimler ve görüntüler sunan, oyuncuların çoğunlukla yıldızlaştığı ve güzel kurgulanmış bir film var karşımızda.

Kelebeğin RüyasıMert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ; iki iyi dost olan, verem hastalığından muzdarip,  refah ve ferah seviyeleri düşük ama buna rağmen hayata gülen gözlerle bakabilen genç şairleri çok başarılı şekilde canlandırmışlar..Dönemin önemli edebi unsuru ‘Varlık’ dergisinde şiirlerini görmek, belki de hayatlarının en büyük arzusu..Bu iki oyuncunun birbiriyle uyumu şahane.. Ama aynı uyumu şehrin üst düzeylerinden Zeki Bey’in (Ahmet Mümtaz Taylan) kızı Suzan (Belçim Bilgin) ve Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ) aşkı için söylemek zor.. Neden bilmiyorum, Belçim Bilgin’i o role hiç yakıştıramadım, fragmanı izlediğimde bile o rolü Farah Zeynep Abdullah’ın oynamasının daha yerinde olacağını düşünmüştüm..Yılmaz Erdoğan ise, şairlerin hocası Behçet Necatigil rolünde gözüküyor ve bence karakteri olması gerektiği gibi canlandırıyor.

Kadro beyazcamın en başarılı isimleri den, adeta rüya takımı; yönetmen pek sevilen filmlerde imzası olan Yılmaz Erdoğan, görüntü ve mekanlar da muhteşem olunca, sanırım beklentim biraz yüksek seviyelere çıktı.. Ama ne olursa olsun; unutulmaya yüz tutmuş şairlerimizi, Varlık dergisini, maden işçilerinin yaşadığı zorlukları, edebiyatı ve eski insanların zarifliğini hatırlatması bile bu filmi yukarılarda bir yere taşımaya yetiyor benim için.

“Aşk bahanesidir şiirin

Şiir bahanesidir hayatın”

 

İyi seyirler…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Hükümet Kadın

Türk filmlerini, Demet Akbağ’ı ve böyle yerel hikayeleri oldukça sevmeme rağmen; nedense bu filme pek ısınamamış, fragmanı da izledikten sonra ön yargı duvarlarımı kafamda örmüştüm. Ama hiç de düşündüğüm gibi olmadı…

Sermiyan Midyat’ın kendi babaannesinin hikayesinden esinlenerek yazdığı; yönettiği ve kurnaz,kötü niyetli adamı pek güzel canlandırdığı Hükümet Kadın’ın ağır topu haliyle Demet Akbağ..Zaten Sermiyan Midyat da senaryoyu yazmadan önce; Demet Akbağ bu rolü kabul ederse ancak o zaman yazmaya başlayacağını belirtmiş.

Sermiyan Midyat’ın babaannesi; belediye başkanı olan eşi Aziz Veysel’in vefatından sonra Midyat’ın ilk kadın belediye başkanı oluyor ve okuma yazma bilmemesine rağmen taşı sıksa suyunu çıkaran karakteriyle bence harikalar yaratıyor.

Hükümet_KadınEvet; filmde politik mesajlar göze sokuluyor ve zaman zaman “bu absürd sahne neden çekildi acaba” dedirtiyor. Ama bunların hepsinin Sermiyan Midyat’ın anılarında var olan gerçek ‘sahneler’ olduğunu, babaannesinin hayatı ile, zihnindeki Midyat anılarını harmanlayıp bu filmi öyle ortaya çıkardığını düşünüyorum.

Hikayenin özü çok etkileyici; okuma yazma bilmeyen bir kadının, 1950’li yıllarda Midyat gibi bir bölgede belediye başkanı olması, vefat eden eşine bağlılığı, onun hayallerini gerçekleştirmek uğruna gösterdiği çaba, kız çocuklarına duyarlılığı…Demet Akbağ’ın şahane oyunculuğu ve karakter yaratma becerisi de eklenince; filmin sürükleyiciliği hiç sekteye uğramıyor.

Tabi sadece başrol değil; tüm rolleri canlandıran oyuncuların hakkını teslim etmek gerekiyor; çünkü ufak, büyük tüm roller başarılı şekilde filme aktarılmış…

İzleyecek olanlara iyi seyirler diyor ve bir film eleştirime daha burada son veriyorum…

 

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Piraye Taş Plak Meyhanesi

Bir doğum günü kutlaması için farklı farklı bir dolu mekan üzerine düşündükten sonra en nihayetinde bir öneri sonucu değişik bir yerde karar kıldık ve geçtiğimiz cuma akşamı dümeni Kadıköy’deki Piraye Restorant’a kırdık…

Daha önce bulunmadığım bir yere gideceğim zaman; genellikle internet sitesine göz atar, bir fikir edinmeye çalışırım..Bu sefer de öyle yaptım ve Piraye’nin sitesinde yer alan betimlemeler ile beklenti çıtamı bir hayli yükselttim… Sitede yer alan “Taş Plak Meyhanesi” ibaresi, “Kadıköy’ün göbeğinde şehrin karmaşasından uzak bir şekilde mezelerin tadına bakarken, gramofondan yayılan taş plan sesi ile ruhumuzun dinleneceği” cümleleri kalbimi kazanmaya ve beni Piraye ile ilgili heyecanlandırmaya yetti.

Piraye_BahçeEvet gerçekten Kadıköy’de pek fazla rastlanmayan, geniş bahçeli, lezzetli mezeleri olan ve bir adet gramofonun eşlik ettiği güzel bir meyhane; ancak kalabalıktan, uğultudan, karambolden fırsat bulup da, müziği duymak, ruh dinlendirmek ne mümkün!

Belki de hayalimde ufak, şirin bir bahçede, inceden bir Türk Sanat Müziği’nin eşlik ettiği, rakı kadehlerinin İnciraltı Meyhanesi’ndeki gibi dantellerle geldiği bir mekan oluşturduğum için biraz hayal kırıklığı yaşamışımdır, belki daha az kalabalık bir zamanda gelinirse veya yazın açık bahçede oturulursa çok daha fazla keyif alınabilecektir.

Piraye_Meze_Yemek1

 

Bu tip meyhanelerde beni en çok mutlu eden görüntü; binbir çeşit meze ile dolu, rengarenk ve oyuncaklı meze tepsisidir. Piraye’nin mezelerinin gerçekten de beni tatmin edecek çeşitte ve lezzette olduğunu söyleyebilirim. Ana yemek yemedik, ancak ara sıcak olarak gelen ciğer de güzeldi. (Güveçte kaşarlı karides de vardı masada, ancak doymuş olduğumdan tadamadım, fakat yiyenler pek beğendiler.)

Eski dostlar, kahkahalar, bolca lezzetli yemek, güzel müzik, bazen fazla uğultu, güleryüzlü servis ve işletme,  zaman zaman sigara dumanından yanan gözler, eğlence, muhabbet, sohbet… Bir cuma gecesi işte böyle geçti…

Yorum bırakın

Filed under Mutluluğun Tarifi - Yemek