Maslow Piramidi

1943 yılında, Amerikalı psikolog Abraham Malow’un çalışmasında dile gelen İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi’ni duymuş muydunuz?
İnsanoğlunun hayatını sürdürürken karşılaştığı gereksinimler ve ihtiyaçları arasında hiyerarşik bir düzen olduğunu; ancak belli bir refah seviyesinden sonra daha yukarı basamaktaki isteklere yöneleceğini anlatan bir kuram bu..

Buradaki kaynaktan aldığım bilgiler yardımıyla; biraz daha açıklayıcı ve basit bir üslupla yazmaya çalışayım;

1. Fiziksel İhtiyaçlar : Gıda, barınma gibi temel gereksinimler
2. Güvenlik İhtiyaçları: Emniyet ve güven duygusu içinde, tehlikelerden uzak hissetmek
3. Ait Olma ve Sevgi İhtiyaçları: İnsanlarla ilişki kurmak, kabul görmek, yakın dostluklar
4. Değer İhtiyaçları: Başarılı olmak, benimsenmek, prestij sahibi olmak
5. Kendini Gerçekleştirme İhtiyaçları : İnsanın hayattaki hedefine ulaşması, içindeki potansiyeli ortaya çıkarması, kişisel tatmin, kişisel başarı

Yani basitçe şöyle bir sonuca varabiliriz; insanlar kafalarını sokacak bir ev ve karınlarını doyuracak yiyecek bulduktan sonra ‘emniyet’ arayışına girerler, tehlikeli mecralardan kaçınırlar.. Bunu sağlamalarının ardından birilerinin kendilerini çok sevmelerini isterler, toplumda kabul görmek, bir yerlere ait olmak (okul, dernek, spor klübü vs.) insanlarla iletişim halinde olmayı arzularlar.
Bütün bunların kafamda dolaşmasına sebep; mezunu olduğum lisenin dün gerçekleşen ‘aşure günü’ idi.. 8 senemi geçirdiğim ve listenin 3. maddesindeki ‘aidiyet’ ihtiyacımı fazlasıyla tatmin etmiş; hayatımın mihenk taşlarından biri olan bu kurumdan –her seferinde olduğu gibi– dün de fazlasıyla manevi enerji depolamış olarak ayrıldım..

Aynı çatı altında büyümüş ve benzer duygularla yoğrulmuş-yontulmuş insanlar arasında sanki görünmez bir bağ oluşuyor, yıllardır hiç görüşmemiş olsan bile; bahçedeki tribünün yanında karşılıklı dikilirken, sanki dün görüşmüş gibi rahat ve maskesiz olabiliyorsun. [ Bu duyguyu seviyorum ve eksikliğini hissetmek istemiyorum J ]

Bir de diğer tarafından bakalım; kimse bir kuruma, insana, okula ya da şirkete ait değildir, sadece bireyselliğini yaşarken ve egolarını tatmin ederken geçtiği yollarda kendine bazı mekanlar, yuvalar, insanlar edinir, onları sever, hatta çok sever, bağlanır, hayatını paylaşır, fedakarlık yapar, yardım eder.. Aile kavramını konunun dışında tutuyorum, çünkü aile gelip geçici bir kavram ya da mekan değildir bence..Kimisi aidiyet hissini okulunda veya hobisini tatmin ettiği dernekte yaşarken, bir başkası tuttuğu futbol takımı üzerinden kendine ‘yoldaş’lar ediniyor…

İnsanoğlunun zaman zaman bu duyguya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ve düşüncelerimi bir sonuca bağlamadan yazımı noktalıyorum.

 

2 Yorum

Filed under içimden geldiği gibi

Yeni Keşfim : Yol Project

Uzun bir aradan sonra pek tatmin edici bir ‘canlı canlı’müzik ziyafetine şahit oldum, ben bu adamları nasıl daha önce dinlemedim diye hayıflandım, dans ettim, hopladım, hüzünlendim, kısacası şekilden şekle girdim, gecenin sonunda Ortaköy Jazz Center’dan ayrılırken hem kulaklarımın pası, hem de beynim temizlenmiş gibiydi..

Önce hikayelerine biraz değinelim; Zeki ve Orçun kardeşlerin önderliğinde 90’lı yıllarda temelleri atılan grup, seneler içinde bir dolu farklı yerde sahne almış, Hayal Kahvesi, North Shield, Chicago Bulls, Kemancı ve Mojo bunlardan bazıları.. Yaptıkları müziğin yelpazesi çok geniş ve doyurucu, esas çıkış noktaları Rock ve Blues, ancak Santana’dan Elvis’e, REM’den Pink Floyd’a, Mor ve Ötesi’nden Şebnem Ferah’a her telden meşk ediyorlar.

Sahnede acaip rahat ve esprililer, seyirciyle sohbet ediyorlar, hikayelerle şarkıları bağlıyorlar, oradan oraya zıplayıp seyirciyi –pozitif manada– ambale ediyorlar..Bu arada seslerinin ve kulaklarının muhteşem olduğunu hemen not düşeyim, şarkılarla –orijinallerine sadık kalarak– pek profesyonelce oynuyorlar..

Biri vokal yapıp gitar çalarken davula geçiyor, beriki şarkının orta yerinde armonikayı çıkarıp çalıyor, sonra akustik gitarı eline alıyor..Velhasıl bu adamların paçasından yetenek akıyor..

Eğer bu anlattıklarım kanınızı biraz kaynatıyorsa;  şu adresten takip etmenizi öneririm, aylık programları ‘takvim’ başlığı altında görülebiliyor.. Şöyle eskilere gideyim, güzel bir akşam geçireyim, hareketlenip coşayım diyorsanız, şiddetle tavsiyemdir bu güzel grup..Şimdiden iyi eğlenceler..

Not: Edindiğim bilgilere göre; aslında grup ilk başta 80’li yılların sonunda 3Gen ismiyle Zeki ve Mehmet tarafından kurulmuş, sonraları Zeki’nin kardeşi Orçun da aralarına eklenmiş, Grup Yol bu şekilde dünyaya gelmiş..

5 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Uzaklara Gidelim, Kendimizi Keşfedelim

İtiraf ediyorum; başlığı ilgi çekici olsun diye attım..Çünkü -neden bilmiyorum– sıkışık zamanlara anlık mutluluklar sıkıştıran yorgun insanoğlu, zaman zaman ‘tası tarağı toplayıp gitmek, güneye yerleşmek, tatile çıkmak ve rutinden kaçmak‘ istiyor..Aslında hakkında yazmak istediğim konu “Away We Go” adlı film; direk bu istekten dem vurmasa da; bu konunun yörüngesinde ilerliyor, mevcut düzeninden memnun olmayanları can evinden yakalıyor.

Başrollerini Maya Rudolph (Verona) ve John Krasinski’nin (Burt) paylaştığı, Catherine O ‘Hara, Jeff Daniels ve Maggie Gyllenhaal’in yan rollerde renk kattığı filmin yönetmeni Sam Mendes.

6 aylık hamile Verona ile Burt birbirini gönülden seven,garip hırsları olmayan, tek amaçları çocuklarını mutlu-mesut yetiştirmek olan sevimli bir çifttir. Verona’nın ailesinin ölmüş olması ve ablasının da başka şehirde yaşaması sebebiyle; etraflarında akraba,eş-dost nevinden sadece Burt’un anne-babası bulunmaktadır.. Günün birinde anne-babanın düzenlerini bozup Amerika’dan taşınmaya karar vermesiyle, genç çift de ‘yerleşik düzen’ kurmak ve aradıkları sıcak aile ortamını bulmak için Amerika’yı karış karış gezerler.

Her şehirde farklı tanıdıklarıyla birkaç gün geçirirler, oradaki hayatın kendilerine ve doğacak bebelerine uygun olup olmadığını tartmaya çalışırlar, bu sırada birbirlerine olan bağlarını bir kez daha keşfetmiş olurlar..

Bir film için bu sıfatı daha önce kullanmamıştım sanırım, ama bu filmin çok “insancıl” olduğuna değinmeden geçemem..İçiniz ısınıyor, kendi ilişkinizi, aranızdaki bağı, neleri göze alabileceğinizi, karşınızdakini ne kadar kabullendiğinizi ve çocuğunuz için esas önemli olanın ona verdiğiniz sevginizi hissettirmeniz olacağını düşünüyorsunuz.. Bu arada; filmin müzikleri Alexi Murdoch’a ait ve sahnelerle çok çok uyumlu, pek güzel..

……İyi Seyirler……

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Yaz Yazıları-İstanbul-

Bu aralar hayatımda değişik heyecanlar var, adrenalinim artıyor, süregelen bazı dönemler bitiyor ve bu hareketlilik çoğu zaman seke seke dağda zıplayan keçiye çeviriyor beni..Bazen de yetiştirme ve ‘her şey tam olsun’ dürtüsü ağır basıyor, stres sahibi oluyorum:)  Sabah kalktığımda hava artık karanlık değil, eve dönerken de halen güneş var..Canım bu ara kendimi deniz kenarına atıp kayıklara bakmak ve iyot koklamak istiyor.

Yazın yaklaşmasını da bahane ederek, İstanbul’un keyif ve nefes aldığım birkaç mekanını burada afişe etmek istiyorum :

 1- Banyan-Ortaköy : Olağanüstü bir görsellik, hatta orada manzaraya bakmıyor, bizzat içinde yer alıyorsunuz..Gerçi sadece 2 kere burada yemek yedim, ama –eğer Uzakdoğu mutfağı ile haşır neşirseniz- hem yemeklerden hem de ambiyanstan memnun kalacağınızın garantisini veriyorum.. Bu arada Banyan kelimesi, Asya’da ölümsüzlüğün simgesi olan Hint İnciri (Banyan) ağacından geliyormuş..

2- Yeniköy’deki Çay Bahçesi : Buranın adını bilmiyorum ve uzun zamandır uğramıyorum, ama bu konumda Boğaz’a bakan, resmen denizin üstünde oturabildiğiniz başka bir mekan da hatırlamıyorum..Bu bahçe tam İstinye Deniz Otobüsleri’nin yanında Yeniköy dönemecinde, yoldan geçerken belki dikkatinizi çekmeyecek şekilde saklanmış salaş bir yer, lokma tatlısı meşhur, zaten hemen girişinde yapıyorlar..

3- Cihangir-5. Kat : Nedense 2 kere yolumun düşmüş olmasına rağmen bir şeyler yemek kısmet olmadı, amma ve lakin hem kapalı salonun (camekanla çevrili) hem de terasın manzarası ömre bedel..Bir pazar kahvaltısı –sabahları ayılamadığım için dışarıda kahvaltı adetim pek olmamasına rağmen- için denemeye değer herhalde..

4- Çengelköy-Çınaraltı : Boğaz ve manzaradan bu kadar bahsedip de buraya değinmemek olmazdı herhalde..Geçenlerde, yazının başında bahsetmiş olduğum, strese yenik düştüğüm günlerden birinde arkadaşımla saatlerce burada sohbet etmemizin ardından, tüm elektriğimi denize bırakmış olduğumu fark ettim. Tavsiye ederim..

5- Muhtelif Mekanlar (Beyoğlu) : İlk 4 madde Beyoğlu’ndakilere oranla nispeten az uğrak yerler olduğu için onları başa koyup haklarında 1-2 cümle ettim, bu semttekileri de isimlerini yazarak anmış olayım : Litera, Leb-i Derya, Zoe, 360, Nu Teras; malum şahane teraslara ve aşık olunacak seyirliğe sahipler..

Deniz mevsimi olunca, haliyle aklım tuzlu suda, boğazda, açık havada..Haydi bakalım yaz gelmiş, pek hoş gelmiş..

4 Yorum

Filed under Gündem Dışı, içimden geldiği gibi

..Siyah & Beyaz..

Önce kadroya vuruldum tabii..Tuncel Kurtiz, Erkan Can, Taner Birsel, Nejat İşler, Derya Alabora ve Şevval Sam..İsimleri yan yana okuyunca bile heyecan duydum, birlikte imza attıkları filmi sabırsızlıkla bekledim; vizyona girdi, bir türlü zaman bulamadım, merakım katlanarak arttı..Kısmet bugüneymiş..

Ankara’da bir bar, adı Siyah-Beyaz..Hani işinden çıkıp iki tek atmak isteyen ve dostunu telefonla aramasına gerek kalmadan her zamanki yerinde  bulabilen müdavimlerin takıldığı, barmenin ‘abi bu 3., daha fazla içme istersen‘ şeklinde uyarılarda bulunduğu, sahibinin evi haline gelmiş barlar vardır ya filmlerde, işte onlardan.. Siyah Beyaz adlı bu bar 1980’li yılların başında açılmış, müdavimlerinden Ahmet Boyacıoğlu; 26 yıldır açık olan bu mekanda edindiği tecrübelerden ve anılarından yola çıkarak filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlenmiş..

Barın duvarları yüzlerce siyah-beyaz fotoğraf ile bezeli, üst katı filmde olduğu gibi gerçekte de bir sanat galerisi ve barın sahipleri burayı da işletiyor..Konu, mekan, karakterler bu kadar hakiki, kadro duayenlerden oluşmakta; buna rağmen filmin iyi mi kötü mü olduğunu algılayamıyorum..Mesela bu 5 eski dostu, Tuncel Kurtiz’in evinde kağıt oynarken izlediğinizde, gerçekten onların doğal masa sohbetlerine kulak kabarttığınızı hissediyorsunuz, hani sanki evinize gelmişler de ‘King‘ çeviriyorlar..Sonra Erkan Can ile Derya Alabora’nın hikayesindeki gerçeklik..Okul günleri, bir zamanlar yediklerinin-içtiklerinin ayrı gitmediği dostlarının hastalık, ölüm, boşanma haberleri, ayrılıklar, heba edilen yıllar ve cüzdanda kalan aşklar..(Soluma dönüp; ‘Biz de mi böyle olacağız 30 sene sonra’ deyiverdim, birilerinin ölüm-hastalık haberlerini alıp hiçbir şey olmamış gibi devam mı edeceğiz, yani bu kadar kaşarlanacak mıyız hayatta, bilemiyorum..Sanırım görüp-geçirdikçe her şey normalleşmeye, ilginçliğini yitirmeye başlıyor, boşa geçmiş yılları bile kabullenebiliyorsun, oysa gençken istediğin gibi geçmeyen 1 günü bile sorun edebiliyorsun..Neyse)

Oyunculara kanıp da filmden üstün bir kurgu, diyalog veya hikaye beklemek yanılgı olur; ama ben seyir halindeyken keyif aldığımı,zaman zaman duygulanıp kendi geleceğimi sorguladığımı  söyleyebilirim..[Belki de gitmeden önce ‘çok kötü bir film’ olduğuna dair uyarılmış olmamın yarattığı ters etkidir. Psikolojide de bunun elbet bir adı vardır:)]

Ezcümle; ‘mutlaka seyredin’ diyebileceğim türden bir film değil, ama bu kadar ustayı beyazperdede bir arada görmemek benim içime sinmedi, onu biliyorum..Pişman mıyım? Tabii ki hayır..

Not : Hayatımda hiçbir filmi izledikten sonra pişman olduğumu hatırlamıyorum, gördüğüm her şeyin bana bir şey kattığını düşünüyorum. Böyle de optimist yaklaşıyorum 🙂

9 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Karışık Mevzular

Aslında yazarken genelde hep bir konuya odaklanıyorum, filmse film, tiyatroysa tiyatro.. [duyan da 26 yıldır köşe yazarlığı yapıyorum zannedecek:)]..Ama bu sefer ortaya karışık, biraz ondan-biraz bundan havasında bir şeyler çiziktiresim var, düşündüğüm hızla tuşlara basmaya başlıyorum..

Gazete benim için her zaman büyük keyif olmuştur, ama bazen kendimi tutamıyorum, resmen kağıt parçalarıyla kavga ediyorum okurken..Siirt’teki rezaletin detaylarını hem öğrenmek istiyorum, hem de midem bulanıyor, sayıyorum, sövüyorum, kanım donuyor. Herkesin cezasını fazlasıyla çekmesini dilemekten başka bir halt gelmiyor elimden.

Sonra daralan içimi ferahlatmak için güzel havada biraz yürüyorum, bahar dallarını kokluyorum, erguvanlarla gözümü-gönlümü açıyorum..Film seyretmeye karar veriyorum, eve gelip Vavien’in karşısına kuruluyorum.

Vizyondayken kaçırdığım, merak ettiğim bu filmin başrolleri Engin Günaydın (aynı zamanda senarist) , Binnur Kaya (şahane) ve Settar Tanrıöğen’e (usta) ait, yönetmenlerse Yağmur Taylan-Durul Taylan biraderler..Kara mizah-dram kategorisine sokulabilecek filmdeki tüm oyuncular kalburüstü, çekimler ve kurgu güzel, metaforlar yerinde.. Ancak o anki halet-i ruhiyemden midir, filmin karanlık atmosferinden midir bilmem, içime bir burgu sokuldu filmi izlerken..

Değinmek istediğim diğer bir mevzu ise ‘Riva’  kaçamağım..23 Nisan tatilini ve neşe dolmamızı fırsat bildik, doğayla bütünleşmek, bir yandan da balık yemek için soluğu Riva’da aldık..Ulaşım gayet basit, arabanız varsa Kavacık çıkışından itibaren ‘Riva’ tabelalarını takip ediyorsunuz, yeşillikli, huzur veren bir yol eşliğinde 15 dakika sonra meydana varıyorsunuz..Yoksa şayet, Beykoz’dan otobüse veya minibüse biniyorsunuz..

Köyün içine doğru yaptığımız kısa yürüyüşün ardından Eşek Adası’nı da içine alan bu enfes manzarayla karşılaştık..Yaz sezonunda plajların (halk plajı da var ücretli olan da)dolup taşmasına şaşmamak lazım, İstanbul’a bu kadar yakın ve yüzülebilen böylesine engin deniz+orman ikilisi görmedim ben başka..

‘Nefes alma yerleri’ içinde tercih edilebilecek mekanlardan biri burası, denize girmeseniz de manzara eşliğinde yer-içersiniz, ineklerin arasında yürürsünüz, temiz hava alıp şehrinize geri dönersiniz:)

Ayrıca; Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu ve de Mutlu Ola !

7 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Konuşmadan Aşk Olur mu?

Blogumun ilk aylarına şöyle bir bakıyorum, hafızamda biriktirdiğim irili-ufaklı seyahatler, konserler, sergiler ve gittiğim yeni yerlere dair bir dolu yazı var..Son zamanlarda hem seyrek yazışımdan hem de genellikle film anlatışımdan da idrak edilebildiği gibi; birkaç aydır yeni keşiflere pek vakit ayıramamışım..Bu aralar kafamı en iyi boşaltabildiğim mecranın sinema olduğunu farkettim, ve hafta sonu kendime bir güzellik daha yapıp, zamanında izleyemediğim “Başka Dilde Aşk” filmine gittim.

Film “Hiç konuşmadan anlaşılabilir mi” temasından yola çıkarak; doğuştan sağır-dilsiz Onur (Mert Fırat) ile, çağrı merkezinde çalışan ve tüm günü insanlarla konuşarak geçen Zeynep’in (Saadet Işıl Aksoy) ironik, romantik ve samimi aşkından dem vuruyor.

İlk sahne; barda kutlanan bir doğum günü partisi, müzik, dans, içki havada uçuşuyor, Zeynep Onur’un sağır olduğunu fark etmiyor, gürültülü müziğin de etkisiyle sessiz bir iletişim kuruyorlar ve birbirlerinden etkileniyorlar.. Gecenin sonunda Onur’un işitme engelli olduğunu öğrenen hatunun “aradığım adamı buldum” diye bağırarak kucağına zıplamasıyla dokunaklı bir aşk hikayesi de başlamış oluyor..

Filmi Beyoğlu’ndaki kült Yeşilçam Sineması’nda izlemenin ayrı bir etkisi olduğunu kabul etmeliyim sanırım, duvarlarında asılı eski film posterleri, koçandan çıkarılmış gibi duran ve koltuk numarası olmayan biletleri, ufacık salonun dışında çay içerken sinema makinistinin “çayınızı içerde içebilirsiniz” deyip biz girmeden filmi başlatmaması o salonda 3-5 film daha izleyesimi getirdiJ

Oyunculukların doğallığı ve gerçekçiliği etkileyiciydi, ilk sahneden itibaren filmin beni içine çektiğini ve hiçbir sahnede yabancılaştırmadığını söyleyebilirim..Onur’un Zeynep’le kavga ederken çileden çıktığı anlar, annesi rolündeki Lale Mansur’la karşılıklı oynadığı sahneler, üst komşularının travması ve sevgililerin aralarındaki telepatik ilişki beni duygulandıran detaylardı..

Zeynep’in duyduğu aşka karşı çıkanlar da oluyor elbet, hem de karşısındakinin engelli oluşunu eğlence konusu yaparak ya da bunun utanılacak bir şey olduğunu düşünüp Onur’u hakir görerek.. Böyle durumlarda hep şunu düşünmüşümdür : Bu insanlar bir gün kendilerinin de engelli olabileceğini, tüm uzuvlarını hayatlarının sonuna kadar sağlıklı kullanamayabileceklerini nasıl düşünmezler? Nasıl kendilerini üstün görürler, bilemiyorum.

Başroldeki Mert Fırat’ın filmin senaristlerinden biri (diğeri İlksen Başarır) olduğunu da ekleyip, bu yazıya noktayı koyayım..

4 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

…Balerin ve Hırsız…

Girizgahsız, pat diye konuya giriyorum; Balerin ve Hırsız için uzun zamandır izlediğim en güzel film dersem sanırım abartmış olmayacağım. Şaheser bir senaryo, eksiksiz kurgu, etkileyici oyunculuklar ve insanın içini buran (ama sömürmeyen) bir dram.

Her festival öncesi içimde kabaran ‘mutlaka en az bir film izlemeliyim’ mantığıyla; hiç araştırmadan sadece günü-saati uygun diye bilet aldığımız bir filmin böylesine muhteşem çıkacağını doğrusu pek ummamıştım..
Mevzu Şili’de, devrim sonrasında cereyan ediyor; hazin geçmişi sebebiyle konuşma yeteneğini kaybetmiş balerin Victoria Ponce’un (Miranda Bodenhöfer) yolu fırlama ve duygusal hırsız Angel Santiago (Abel Ayala) ile kesişiyor..Aralarına ülke çapında tanınan ve hapisten yeni çıkmış karizmatik banka soyguncusu Nicolas Vergara Grey’in de katılmasıyla –ki bu isim İspanyol aksanıyla şahane tınlıyor– konu dallanıp budaklanıyor, trajik ve enteresan bir hal alıyor.
32 kısım tekmili birden denir ya, Balerin ve Hırsız için bu tabir cuk oturuyor; aşkın ve çaresizliğin kelime anlamını, birilerine kavuşmak için adanan ömürleri, aşık olunan kişinin kahvaltıda ne yediğinin bile çok önemli olabileceğini, hatta bu detayın insanı mutluluktan ağlatabileceğini gördüm dersem, muhtemelen filmi izlemiş olanlar ne hissettiğimi anlayacaktır.

 

Balerin ve Hırsız; 2009 yapımı bir İspanyol filmi; zaten melodik ve hareketli İspanyolca bu dokunaklı masalsı seyirliğe öyle bir uyum sağlıyor ki, sormayın.. Filmin dokuz dalda Goya’ya aday gösterildiğine ve 2010 Oscar ödüllerine İspanya’nın adayı olduğuna değinmeden geçmeyeyim..Bu film kesinlikle tarafımdan tavsiyedir, iyi seyiler:)

1. Not : İzlediğim filmleri anlatırken konuya fazla girmemeye özen gösteriyorum, okuyanın ağzına bir parmak bal çalmak olarak da nitelendirebiliriz tabi bunu:) Film hakkında detaylı ve güzel bir yorum okumak isteyenler buradan yaksın..

2. Not: Nicolas Vergera Grey rolündeki Ricardo Darin bana mütemadiyen Jean Reno’nun vurdumduymaz hallerini hatırlattı.

3. Not: Filmin orijinal ismi El Baile de la Victoria olup; Antonio Skarmeta’nın aynı isimli kitabından sinemaya uyarlanmıştır.

8 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Va bene ! Divertente !

Son yarım saattir Nina Zilli’den 50 mila şarkısı içimi neşe dolduran melodisiyle fonda yerini almış durumda; filmin içinde insanı alıp götüren bu şarkıdan kendimi hala koparamamışım herhalde ki, eşlik ettiği sahneler ve İtalya sokaklarında avare avare dolaşma dürtüsü halen içimde duruyor:)

Başa sarıp öyle anlatayım; Ferzan Özpetek’in son seyirliği Mine Vaganti’den bahsediyorum..Filmin konusuna, detaylarına hiç girmeyeceğim; çünkü normal şartlarda hüzünlü ve hatta dramatik kategorisine girebilecek bir film olmasına rağmen; konunun işlenişi, karakterler, müzikler ve şahane sofralar o kadar ferah ki; çıkarken kuş gibi hissediyorsunuz..

Ama aklınızda bazı düşünceler dönüp duruyor; hayatı yaşarken sadece mutlu olmayı mı düşünmeli, bunun için ne yapmalı, sırf mevcut düzeni bozmamak ve birilerini üzmemek için seçimlerden ödün verilmeli mi, ‘hayat kısa, istediğin gibi yaşa’ düsturunu mu benimsemeli gibi sorular beyin kıvrımlarında dolaşıyor.. Ve film bu sorgulatmayı sadece başroller ve ana konu üzerinden değil, yan karakterler kanalıyla da sürdürüyor..İzlemiş olanlar için detay bir örnek; babaannenin geçmişi ve hayata bakışı beni etkileyen noktalardan biri oldu, hele de sonlarına doğru verdiği karar ile içimi burktu..

Filmdeki ailenin bir araya gelip neşe ve patırtı içinde yemek yedikleri, şarap ve kahve içtikleri sahnelerde kendimi kaptırıp orada olmak istedim, fabrikalarındaki makinelerden çıkan çubuk makarnalara dokunmak ve hatunun deli gibi araba kullandığı tarihi sokaklarda dolaşmak da içimden geçenler arasındaydı:) [Benim tatile çıkma vaktim gelip çatmış kesinlikle]

Uzun lafın kısası; bu filmde sıkılmayacağınızı, hatta bayağı keyif alacağınızı, mutlu mesut filmden çıkıp bahar depresifliğinizden az da olsa arınacağınızı garanti edebilirim..ve ettim:)

 Buon DiVeRtiMeNtOoO !!

Not: Filmin sonundaki Sezen Aksu şarkısı o sahneye aciap yakışmış..

2 Yorum

Filed under Kültür-Sanat

Başkent Ankara’da son durum

Ankara bugüne kadar biraz haksızlık ettiğim ve kafamda ‘en güzel yanı İstanbul’a dönüş yolu’ imajı ile varolmuş bir şehirdi.. Küçükken bir düğün için gitmişliğim, o esnada Anıtkabir’i ziyaret etmişliğim vardı sadece, bir de üniversiteyi orada okuyan arkadaşlarımdan duyduğum çoğu negatif izlenimler..

Geçen hafta sonu 2 günlük kısa seyahatimden –tabi bir şehri turist olarak gezmenin verdiği etkiyle– memnun bir halde şehirden ayrılınca, izlenimlerimi yazmak istedim.

Bir İstanbullu gözüyle bakınca şehir bende büyük bir açık hava müzesi geziyormuşum hissi uyandırdı; bakanlıklar, meclis, TSK, gençlik parkı, Atatürk Orman Çiftliği, parti binaları, BDDK, Türk Dil Kurumu..Tüm bunları yerinde görmek enteresandı, amma ve lakin; İstanbul gibi insanın kendini

 kaybedebileceği kaotik bir şehirden sonra; Ankara’nın garip mimarisi, çoraklığı ve düzeni bana maket bir şehirde dolaştığımı hisettirdi zaman zaman..Tabii bunda kaldığım yer şehrin dışı tabir ettikleri bir semtte olmasının da etkisi olabilir..

Emektar Tunalı Hilmi caddesi,üniversite kampüsleri, popüler mekanlarla dolu Arjantin ve Park caddeleri, gençlik parkı, müzeler, opera binası, her ihtiyacı karşılayacak büyük alışveriş merkezleri..Hepsi iyi hoş fakat nedenini çözemediğim bir hal var, sanki genel bir ruhsuzluk, duygusuzluk hakim; insan kendini tam olarak kaptırıp şehrin akışına bırakamıyor..

Bakanlıkların arasında ilerlerken bürokrasiyi, ağırlığı hissetmemenize imkan yok, en cıvıl cıvıl, en hareketli yerinde bile tam anlamıyla havaya girilemiyor sanki.. Böyle hissetmemin sebebi ne; deniz eksikliği mi, yüzölçümüne oranla nüfusun azlığı mı, çok kısa süreliğine orada bulunmam mı; hiç bilemiyorum.. Belki de orada yaşasaydım ve İstanbul’a gelseydim bu yazı tam tersine dönecek ve ‘düzenin, sakinliğin gözünü seveyim’ diye bitecekti, kimbilir..

Ziyaretlerine gittiğimiz/pek sevdiğim dostlarımız bizi şahane ağırladıkları için bu seyahati mutlu geçirmeme gibi bir şansım yoktu aslında; zaten epi topu 2,5 gün kaldım, e dolayısıyla çok da objektif yorumlayamayabilirim..

Ama her ne kadar birçok özelliğinden şikayet de etsem İstanbul’un, o kadar alışmışım ve bağlanmışım ki; sanırım başka bir yerde  –belli bir süreden fazla– yaşamak zorunda kalırsam bir gün, epey zorlanırım gibime geliyor..

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, içimden geldiği gibi