Kavanozdaki Beyin

Hiç kavanozun içinde yer alan bir beyinden ibaret olduğunuzu düşündünüz mü? Tüm gördüklerinizin, dinlediklerinizin, aşklarınızın, kitapların, filmlerin, kavgaların, insanın midesini bulandıran savaşların, çocukları öldüren ….lerin, göz yaşınızın, silahların, elmaların, ofislerin, kahvenin, yüzmenin, öpüşmenin, koşmanın, kahvaltılıkların, şarkıların, tabloların aslında güçlü bir ‘sanrı’ olduğu fikrine kapıldınız mı ?

Felsefe ile çok derinden ilgilenmesem de, değişik bakış açıları her zaman ilgimi çekmiştir.  Ben Dupré tarafından yazılan “Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Felsefe Fikri” adlı kitabı okurken farklı düşünceler daldım..Akıcı bir üslupla; mantık, bilim, toplum, siyaset, inançlar üzerine yazılar yazmış, hikayeler derlemiş Dupré.  İlk hikaye yukarıda bahsettiğim, kavanozdaki beyin olma fikri.

Şöyle diyor Dupré: “Canavar ruhlu bir bilim insanı, bir adamı ameliyat ederek beynini kafatasından çıkarıyor ve içinde gerekli besinler olan bir kavanozun içine koyuyor. Ardından beynin sinir uçlarını süper-bilimsel bir bilgisayara bağlıyor. Bu öyle bir bilgisayar ki, adam her şeyin tamamen normal olduğu yanılsamasına kapılıyor. İnsanlar, nesneler, gökyüzü,kısacası her şey ona normal görünüyor. Gerçekteyse gördüğü, duyduğu, hissettiği her şey bilgisayardan sinir uçlarına giden elektronik sinyallerden ibaret.”

Bu felsefenin, 17. yüzyılda Descartes’ın şüphe yöntemiyle bağlantısı olduğunu ve ‘Cogito Ergo Sum’ yani “Düşünüyorum Öyleyse Varım” özlü sözünün, René Descartes’ın şüpheci yaklaşımından ortaya çıktığını ifade ediyor yazar. Zira Descartes’ın sebep-sonuç ilişkisi ilginç; şöyle diyor : “Her şeyin yanlış olduğunu düşünmeye çalışırken, bunu düşünen ben diye bir şey olması gerektiğini fark ettim. Ve şu gerçeğin farkına vardım : Düşünüyorum, öyleyse varım.”

Amerikalı filozof Hilary Putnam konuyla ilgili çok çarpıcı bir yorum yapmış; “Bilgisayar o kadar zekidir ki, kurban kendisini oturmuş da, insanların beyinlerini vücutlarından çıkarıp besin maddeleriyle dolu bir kavanoza koyan kötü kalpli bir bilim insanının var olabileceğine dair eğlenceli ama epey saçma varsayımdan bahseden bir yazı okuyormuş sanabilir.”

Bu mevzu şu meşhur “Ya şu an rüya görüyorsak, rüya zannettiklerimiz gerçekse”  ikilemini getirdi aklıma. Tabi ki gerçeklik ve mantık duygusuyla düşününce bunun mümkün olma ihtimali çok uzak görünüyor insana, ama felsefe işte tam da burada devreye giriyor ve “hiçbir zaman emin olamazsın” fikrini atıveriyor ortaya. Çözülmesi, fazla derine dalınca yüzeye çıkılması zor bir mecra.

Bu benim ilk felsefi yazı denemem olduğu için düşüncelerim biraz dalgalı hareket ediyor, belki de yazıma denk gelen ve felsefeyi yutmuş kişiler bu amatör ‘filozofluğuma’ gülüp geçebilirler. Ama konu öyle derya deniz ki; düşüncelerimi bile %100 aktaramıyorum yazıya.

Yazımı hoşuma giden felsefik sözlerle bitiriyorum :

“Aslında herkes dahidir.Ama siz kalkıp bir balığı, ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirir.” Albert Einstein

“Söylediklerimizden çok, söylemediklerimize pişman oluruz. Dile getirilmemiş düşünce, gidilmemiş yoldur.” Immanuel Kant

“Kimse kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.” Tolstoy

“Düşmanlarınızı daima bağışlayın, hiç bir şey onların bu derece canını sıkmaz.”Oscar Wilde

“Olmaz dediğin ne varsa olur.
Düşmem dersin düşersin.
Şaşmam dersin şaşarsın.
En garibi de budur ya;
Öldüm der durur yine de yaşarsın”…  Mevlana

kitap

 

“Yalnızlık insana çok şey öğretirmiş.Ama sen gitme, ben cahil kalayım.”    Nazım Hikmet Ran 

Yorum bırakın

Filed under içimden geldiği gibi, Kültür-Sanat

Öteki

İzlediklerimi nicedir anlatmamışım burada, sanırım bir süredir etkileyici ve enteresan bir film izlememişim. Ta ki Richard Ayoade’nin yönettiği; Jesse Eisenberg’in başrolünü oynadığı “Öteki” (The Double) filmine denk gelene kadar…

Fyodor Dostoyevski’nin “Dvoynik” adlı romanından uyarlanan filmi ne şekilde kategorize etmem gerektiğini bilemiyorum. Psikolojik gerilim, ruhsal dram, fantastik gerilim…Bu tanımların hepsi filmde kendine yer buluyor. O kadar karanlık, o kadar sinir bozucu ve vurucu bir gerilim ki; önce Dostoyevski’ye sonra da yönetmene ve oyunculara şapka çıkarıyorsunuz.

Öncelikle; James ve Simon adlarında iki zıt karakteri bu kadar gerçekçi canlandıran Jesse Eisenberg’in adını anmam lazım. Simon; iç karartıcı dairesi ve bunaltıcı iş yeri arasında gidip gelen, zaman zaman bakıma muhtaç annesiyle ilgilenen, aşırı derecede içine kapanık ve melankolik bir karakterdir.

The Double

Hayatının en büyük eğlencesi, platonik olarak aşık olduğu ve karşı dairesinde oturan iş arkadaşı Hannah’ı (Mia Wasikowska) izlemek ve onunla konuşmaya çalışmak olan Simon; iş yerinde, sokakta, kafede her daim “görünmez adam” muamelesi görmekte, kimse tarafından sayılmamaktadır.

Derken; tam Hannah ile iletişime geçmeye ve yakınlaşmaya başladığı sırada, iş yerinde James (Jesse Eisenberg) adında, ona fiziksel olarak tıpatıp benzeyen fakat karakter olarak tam tersi biri başlar.

Simon; hayatta sahip olmak isteyip de olamadığı her özelliğin James’te olduğunu görür ve peşinde koştuğu tüm değerleri ona kaptırmanın acısı ile aklını kaybedecek gibi olur.  Çok fazla detaya girip filmin büyüsünü bozmak istemem; ancak uzun zaman sonra ilk kez bir filmi baştan tekrar izlemek istediğimi belirtmeliyim. Zira yönetmenin izleyiciye bıraktığı cevaplar ve ilk başlarda anlaşılamayan noktalar mevcut filmde. Her izleyicinin farklı yorumlayabileceği bir seyirlik olan Öteki; bence şu aralar vizyondaki en izlenesi filmlerden biri.

The Double...Filmin müziklerine de değinmeden olmaz; Simon’un iç dünyasında çalan orkestraları öyle güzel yansıtmışlar ki; bir nevi sahnelerin doruk noktasına çıkmasını sağlamışlar.  Bu filmi yukarılara taşıyan oyuncu tabi ki Jesse Eisenberg; karanlık, utangaç, nevrotik Simon’u da; eğlenceli, fırlama, zevk düşkünü James’i de tam dozunda canlandırıyor.

Pek çok sahnede içimin karardığını, çığlık atmak istediğimi itiraf etmeliyim. Bu filmin izleyicinin içini açmayacağı, aksine ruh halini olumsuz yönde etkileyeceği bir gerçek, ama çıktıktan sonra “iyi ki bu filmi seyretmişiz” dedirtti bana. Ayrıca ilk fırsatta Dostoyevski’nin ilgili romanını da okumayı düşünüyorum, bakalım…

İyi Seyirler…

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Edirne

Haftalar önce yaptığımız Edirne seyahatini anlatma vakti geldi de geçiyor. O kadar keyif aldığım bir gezi oldu ki, bunca zaman sonra bile dün gibi aklımda Selimiye’nin ihtişamlı yapısı, pamuk ciğerin ağzımda dağılışı ve Meriç kıyıları.. Her zamanki gibi bir gün önceden yapılan doğaçlama plan ile başladı heyecanımız. Cumartesi öğlen Esenler’den 15.00 otobüsüne atladıktan yaklaşık 2.5 saat sonra Edirne’ye vardık ve kalacak yeri henüz ayarlamamış olduğumuzdan; elimizde minik çantamız ile Selimiye’nin yolunu tuttuk.. Öncelikle turistlik vazifelerimizi yerine getirecek; görülmesi gereken tarihi yerleri gezecek ve sonra kendimizi günün akışına bırakacaktık. IMG-20140419-00250 Selimiye Camii;, ihtişamı, mimarisi, mermerinde saklı ters lalesi ve dinginliği ile olduğu kadar, huzur dolu, geniş bahçesi ve yeşillikleri ile de beni kendine hayran bıraktı. Kardan adamı bile doğru dürüst yapamazken; nice zaman önce böyle harika ve zeka dolu yapıların inşa edilmesi bana halen çok inanılmaz geliyor. Birbirimize aynı şeyi soruyoruz çoğu kez : “Bunları nasıl düşünülüyor, tasarlanıyor ve yapılıyor ? ” Yapıların güzelliğine ve vakurluğuna şaşırmayı bir kenara bırakıyoruz ve acıkan karnımızı mutlu etmek için merkeze doğru yürümeye başlıyoruz. Girdiğimiz şarap dükkanında Edirne’nin meşhur Hardaliye içeceği ile tanışıyoruz. Şarapçı aynı zamanda hardaliyenin de üreticisi olduğunu anlatıyor ve hardal tohumu ile üzüm karışımı bu değişik içeceği tattırıyor. Birkaç şişe alıp bu esnaftan turistik olmayan yerel lezzet noktalarını öğreniyoruz. Hiç bekletmeden merkeze çok yakın Nusret Usta’nın (Çiçek Ciğer) yolunu tutuyoruz. Edirne ciğerine mesafeli durmamın ne kadar hatalı olduğunu ilk ısırıkta anlıyorum, zira bu bir ciğer değil pamuk. Tadımlık ciğer faslından sonra Köfteci Osman’a girip biraz da lezzetli köfteden nasipleniyoruz. Burada da ciğer deniyoruz, ancak Çiçek Ciğer’dekine pek benzemiyor; yine lezzetli ama bir pamuk değil. Meşhur Trileçe tatlısı ile son noktayı koyduktan sonra, kalacak bir yer bulup eşyalarımızdan kurtuluyoruz. Minibüsle Edirne Karaağaç bölgesine geçip, Meriç kıyısındaki güzelliği seyrediyoruz. Aniden karşımıza çıkan Trakya Üniversitesi’nin şahane kampüsüne hayran kalıyoruz, huzur dolu kafelerinden birinde kahvemizi içip, otelimize dönüyoruz. Mutlaka gezilmesi gereken bir yer daha var; Sultan 2. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi.  Burası 15. yüzyıldan beri külliyenin içinde yer almakta olup, 400 yıl boyunca hastalara şifa olmuş, sonraları ise yalnızca ruh ve sinir hastalıkları hastanesi olarak hizmet vermiş.  1997’den beri müze olarak ziyaret edilen bu külliyenin oldukça enteresan ve gezilmeye değer olduğunu belirtmekte fayda var.   Sağlık Sağlık Müzesi     O dönemde kullanılan ilaç ve sağlık gereçlerinin sergilendiği alanlar ilginç; ama en enteresanı eski tedavi yöntemlerinin balmumu heykelleri ile anlatıldığı odacıklar. Kimi odayı gezerken gözlerimin dolmasına mani olamadım. Müze sonrası midemizi mesut etmeye geldi sıra; Ciğerci Niyazi’de 15 dakika kuyrukta beklemenin ardından; yine pamuk gibi, ağızda dağılan bir tabak ile damağımızı şenlendiriyoruz.  Edirne’de en çok yediğimiz 2. besin ne miydi ? Tabi ki kendimizi alamadığımız şahane badem ezmesi. Ama bilinen isimlerin aksine, yine o şarapçımızdan öğrendiğimiz yerel bir adresten alıyoruz badem ezmelerimizi: 1937’den kalma Sayınbaş bademcisi. Dükkan sahibinden bu ezmelerin yalnızca badem ve şekerden yapıldığı, katkı maddesi olmadığı bilgisini alıyoruz ve badem ezmelerimizin tadını çıkarıyoruz. Edirne’den İstanbul’a getirdiğimiz bir diğer lezzet ise benim yeni öğrendiğim Deva-ı Misk Helvası. Bu helva Osmanlı zamanında şeker ve 40 çeşit baharatın kaynatılmasıyla yapılıyormuş ve hastalıklara şifa bulduruyormuş.  Bu da mutlaka not düşülmesi gereken lezzetlerden biriydi. Edirne; tarihi ve görülmeye değer yerleri, lezzetleri, nehir kenarındaki huzur veren mekanları ile beni pek mutlu eden bir şehir oldu. İstanbul’a yakın bir yerlere kaçıp nefes almak istiyorsanız, tavsiye olunur. İyi Gezmeler… Not :  Ülke ve dünya gündemindeki ürkütücü gelişmeleri yazacaktım yine, ama içimden gelmedi bu kez. Kelimelerimin kifayeti tükendi sanırım.  … “Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalimize” …

1 Yorum

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?, Gündem Dışı

Bir avuç kömür için…

Midem bulanıyor. Utanç içindeyim. Maden kazası ile ilgili ilk hislerimi yazdığımda; olayın üzerinden birkaç saat geçmişti. Henüz felaketin boyutunu bilmiyorduk, neler olduğunu, kaç kayıp verdiğimizi öğrenmemiştik. Devlet denilen organizmada yer alanların yaptığı korkunç konuşmaları izlememiştik. Ve kaybettiğimiz madencilerimizin; insanın yüreğini delen hikayelerini dinlememiştik.

Haberleri izlediğim ekranı, bilgisayarı yumruklamak istedim yapılan vicdansız, insafsız, rezalet dolu açıklamalardan sonra. Ağlaya ağlaya izlerken, kime küfredeceğimi, neye lanet edeceğimi bilemedim. “Kıyamet geliyor” diyorlardı ya, sanırım bizim yaşadığımız bu.

“Enerjici” konuşurken; 284+6= 290 cesede ulaşıldı diyor, ne saydığını idrak edememiş, robot gibi soğuk ve ruhsuz bir ifadeyle. “Çalışmacı” ise onun yanında ne anlama geldiği belli olmayan birtakım laflar sarf ediyor, gazetecilere iyi akşamlar derken gülümseyen bir ifade takınıyor kanımı dondurarak.

Milletin başbakanı olması gereken; vatandaşı yumrukluyor, acının ta göbeğinde..Müşaviri ise halkı tekmeliyor, vahşet akan yüz ifadesiyle. Ve tüm bunlar olurken, canlarını kaybedenler, toprağın altından gelecek iyi haberleri bekliyorlar endişe içinde.

Maden ocağının sahibi; “Hiçbir ihmalimiz yok, madeni çalıştırmaya devam edeceğiz” diyor, diyebiliyor. Tarifi imkansız bu acının içinde; bu cümleyi kurmaya dili varıyor! Ama kurtulan madencilerin anlattıkları bunun tamamen aksini işaret ediyor.

Elimiz, kolumuz bağlı. Hayatın ne kadar acımasız olduğunu çok acı bir şekilde tekrar hatırladık milletçe.  Allah rahmet eylesin tüm madencilerimize, emekçilerimize. Çok özür dileriz sizden, geride bıraktıklarınızdan…İşte biz böyle bir ülkeyiz, kendi emekçisinin hayatını hiçe sayan, 2 kuruş için ‘insan’ harcayan…Ve siz o kadar onurlusunuz ki;  hayatınızı hiçe sayan devletin sedyesini kirletmekten bile çekiniyorsunuz, tüm o can korkusunda bile. Allah gani gani rahmet eylesin size, mekanınız cennet olsun.

Memleket adına yeşerttiğim umutlarım gün geçtikçe yok oluyor. Çok korkuyorum. Başımız sağ olsun.

kömür

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem

Trafo…

Bambaşka bir yazı yazmak vardı kafamda,keyifli, pamuk gibi..Zira unutmuştum buranın Türkiye olduğunu kısa süreliğine de olsa..Güzel başlayan güneşli gün; Soma madeninde patlayan trafo ve çıkan yangın ile zehir gibi akşam haberlerine zemin hazırlıyormuş meğerse.

Hani çok yol almıştı insanoğlu, teknolojiler müthiş gelişmişti,  herkesin elinde bir elektronik alet, robotlar, uzay yolculukları gırla. Ama bak, yine hayatlarını yerin metrelerce altında kaybedenler, oradan oraya koşan, çaresizce bekleyen yakınlar ve yer altından buruk bir sevinçle çıkmayı başaran emekçiler var gözümüzün önünde.

Yine teknik üniversitelerin öğretim üyeleri grizu, metan, karbonmonoksit kelimelerinin bolca geçtiği cümlelerle durumun vahametini açıklıyorlar, ihmal mi-kader mi tartışmaları yapılıyor ve bizim elimizden hiçbir şey gelmiyor.

Bundan 8 sene önce, gezi amaçlı indiğimiz yer altı madeni geliyor gözümün önüne..Ne büyük maceraydı bizim için, heyecanlı hatta belki zevkli bile denebilirdi yerin metrelerce altını görmek, oranın havasını solumak.  Peki hayatlarının her gününü yerin metrelerce altında geçiren, her gün ölüm korkusuyla işe giden ve gün yüzü görmeden çalışan o fedakar insanlar için de öyle midir acaba ?  Bu derece zor, bu kadar meşakkatli bir mesleği canları pahasına icra eden, hiçbir güvenlikleri olmayan maden çalışanları nasıl hislerle giriyorlar her gün yerin altına ?  Bugün vardiya değişiminde evlerine gitmek üzere hazırlananların aklının ucundan bile geçmiş miydi acaba böyle bir şey, yoksa “akşam olsa da, biraz dinlensem, çocuğumu görsem” diye mi düşünüyorlardı ? Ya metrelerce derinlikten sağ kurtulanlar ? Acaba bir sonraki inişlerinde nasıl bir korku yaşayacaklar ? Belki de şu anda “tövbe” ediyorlardır madende çalışmaya.

Kafam allak bullak oldu. Malesef, içim acıyarak tahmin ediyorum ki; bu olay bir süre sonra gündemden düşecek ve ateş her zamanki gibi düştüğü yeri kavuracak. Bu üzücü olay, diğer maden kazaları istatistikleri arasındaki hazin yerini alacak; geride içleri yanan aileler bırakarak. Allah rahmet eylesin tüm vefat edenlere ve bolca sabır versin kalanlara…

Maden İşçileriNot: Yukarıda yer alan “Maden İşçileri” isimli tablo, ressam Namık İsmail’e aittir. 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem

İstanbul’dan kaçış

Kısa, doğaçlama, plansız ve yakın tatilleri daha çok seviyorum ben…Aylar önceden program yapılan, yer ayarlanan ve tarihi belirlenen tatiller sanki daha zevksiz, lezzetsiz oluyor; aynı tadı vermiyor. Kalacak yeri bile ayarlamadan, o anda karar verilip çıkılan yolculuklar, sanki felekten birkaç gün çalmışız gibi hissettiriyor bana…

İşte bu düşünceden hareketle, bir cumartesi sabahı evin önünden bindik otobüse, ver elini Kabataş. Yer bulma problemi sebebiyle 1 gece önce aldığımız deniz otobüsü biletleri cebimizde, tuttuk Mudanya’nın yolunu. 1 saat 15 dakika süren yolculuk sonrasında vardık şirin Bursa ilçesine.  Nisan ayında olmamıza rağmen akın akın yürüyen insan kalabalığı şaşırtıyor bizi önce, fakat hemen uyum sağlıyoruz ve yürüyerek Mütareke binasını, eski tren garından dönüştürülerek yapılan oteli ve ara sokakları gezmeye koyuluyoruz.

Mütareke Binası

Mütareke Binası

Mudanya

 

 

 

 

 

 

 

 

Ara sokakların içinde gördüğümüz şirin konaklardan birine yerleşip, sahili boydan boya yürüyüp temiz hava ve iyot kokusunun keyfine varıyoruz. Sahilin karmaşasından uzakta, deniz kenarının ücra bir köşesinde gördüğümüz mavi sandalyeli, kutu gibi bir balıkçıda soluklanıp kahvelerimizi yudumluyoruz çarşaf gibi denize bakarken…

Yıllardır duyduğumuz Trilye efsanesine bu kadar yaklaşmışken, balığı Mudanya’da yemek olmaz, o yüzden toparlanıp ilk bulduğumuz minibüsle meşhur balıkçı kasabasının yolunu tutuyoruz…

Trilye, yeni adıyla Zeytinbağı insana muazzam huzur veren, doğası şahane bir kasaba. Mudanya’dan minibüsle 15 dakikada ulaşılabiliyor, fakat henüz yaz sezonu açılmadığından; dönüş saatimizde araçlar bitmişti, bu yüzden taksi ile döndük.

Trilye

Oraya vardığımızda karanlık olması sebebiyle, doğal güzelliklerini tam manasıyla görememiş olsak da, sahilindeki lokantaların birinde balık yemek, tenha sokaklarında dolaşıp eski, tarihi evleri seyretmek, köy kahvesinde oturup gelene geçene bakan köy ahalisinin önünden geçip, sanki alıcıymış gibi emlakçının önünde durup evlerin fiyatlarına bakmak ve buradan bir ev alıp kafamıza esince gelerekkeyif yapmanın hayalini kurmak, sahildeki incik-boncukculardan bir iki hatıra almak ve İstanbul’u hiç düşünmeden streslerimizden arınmak pek keyifliydi.

 

Trilye’nin İstanbullular tarafından neden bu kadar sevildiğini anlamak zor değil; zira arabanız yoksa bile ulaşımı oldukça rahat, balıkları güzel ve İstanbul’un benzer lokantalarına göre uygun fiyatları var, havası, doğası, sessizliği huzur verici…

Sözün özü; İstanbul’dan kaçmak, ferahlamak, huzur bulmak istiyor, fakat uzun yollara gitmeye üşeniyorsanız, Mudanya-Trilye rotası tavsiyemdir… Hepinize keyifli gezmeler…

Trilye sahilindeki balık lokantaları

Trilye sahilindeki balık lokantaları

Not: Mütareke binası ve Mudanya sokaklarına ait fotoğrafları ben çektim, ancak Trilye ile ilgili 2 fotoğrafı http://www.zeytinbagi.bel.tr sitesinden aldım.

 

Yorum bırakın

Filed under Biri Kaçamak mı Dedi ?

…İlelebet Payidar Kalacaktır

Başlıktaki öngörüye konu olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sade bir vatandaşı olarak; okullarda, kitaplarda, sohbetlerde yakın/uzak tarihimize dair pek çok utanç verici vaka öğrenmiştim. Zaman zaman vahşetler karşısında ürkmüş, bazen de insanoğlunun koltuk ve hükmetme sevdası yüzünden ne hallere gelebileceğine dehşetle tanık olmuştum.  Ama hiç şimdiki kadar umutsuzluğa kapılmamıştım, az da olsa içimde tutmuştum iyimserlik tohumlarımı..Belki eski olayları bizzat yaşamadığımdan, belki de çocukluğumdandı iyi niyetim..

‘Çocuk’ demişken..Bu millet ne zaman bu dünyadan göçüp giden bir ‘çocuğun’, hatta bir canlının ardından ağza alınmayacak konuşmalar yapacak hale geldi ? Ne vakit bu kadar insanlıktan çıkıldı ? Yoksa eskiden beri böyleydi de bu kadar ayyuka mı çıkmamıştı bu güruh ? Aklım hafsalam almıyor okuduklarımı, dinlediklerimi ve resmen korku içinde bekliyorum olacakları.

Elim gitmedi klavyeye günlerdir, ama bu kez vakit bulamamaktan, koşturmaktan değil. İçimden geçenleri ne şekilde kelimelere dökeceğimi bilemediğimden. Kendi ülkemde olan bitenden yüzüm kızarırcasına utandığımdan. Akıl sır erdiremediğimden. Ümitsizliğimden….

Her karanlığın bir aydınlığa ulaşacağını biliyorum elbet, lakin dünya gözüyle görmek istiyorum o günleri.

Toparlanalım…Şimdi bedbinlik değil, nikbinlik zamanı…Her şey çok güzel olacak. Rahat uyuyun.

çiçek

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Gündem, içimden geldiği gibi

Karaköy Gezmeleri

Yazmamaya direniyorum. Zaten yazılacak çizilecek bir tarafı kalmayan rezil gündemden bahsedip de moralimi iyice bozmak istemiyorum ve bu trajediyi es geçerek, nadir gece gezmelerimizden bahsetmek istiyorum.

Karaköy modasına fazla uyabilmiş değiliz, fazla yolumuz düşmüyor; ama pek sevgili dostum sağolsun, ülkeye veda turlarında 2 güzel mekanı keşfetmemizi sağladı. Bunlardan ilki; Karaköy Lokantası.

Karaköy Gümrük binasının karşısında yer alan bu zarif meyhane; sempatik mimarisi, naif, abartıdan uzak dekorasyonu ve birbirinden harika mezeleri ile pek hoşumuza gitti. Bu tip lokantalarda seyretmekten en keyif aldığım yer; elbette meze vitrinidir ve Karaköy Lokantası bunun fazlasıyla hakkını veriyor. Birçok soğuk mezesini tattıktan sonra, ara sıcakları da denedik ve hepsinin çok lezzetli olduğuna karar verdik. Çok doyduğumuz için ana yemeğe geçme fırsatımız olmadı, ama eminim onlar da hayal kırıklığına uğratmayacaktır. Ezcümle; meze ve meyhane sevenlere rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir yer.

Mezeler

Karaköy Lokantasıİkinci mekanımız; ilk gördüğümde kapısında metrelerce kuyruklar oluşturan insanlara şaşırdığım, fakat yine o pek sevdiğim dostumun vedası için toplaştığımız Fosil. Karaköy’ün sahil şeridinde yer alan Fosil’in muhteşem manzarasından bahsetmeliyim öncelikle, çünkü bence en önemli özelliği o. Burası kapalı bir mekan, ancak dışarı açılan minik balkonlarına çıktığınız zaman, bambaşka bir atmosfer ile karşılaşıyorsunuz. Topkapı Sarayı’ndan köprüye kadar, geniş bir İstanbul görüntüsü sizi içine çekiyor.

Fosil’de saat 22.00’ye kadar masalar mevcut, herkes uslu uslu yemeğini yiyor, ancak 22.00’den sonra personel bir anda masaları topluyor ve loş ışıklar eşliğinde gece kulübü ortamı oluşturuluyor. Bu noktadan sonra topluluğu tutmak, sohbet etmek hiç kolay değil, kendinizi ’80 ve 90′ yıllarının şarkılarına bırakıp salınmanız icap ediyor.  Müziklerin genel olarak gayet keyifli ve seçmece olduğunu belirteyim. Yemekler ise bir kulüp için ortalamanın üzerinde, servis gayet hızlı ve güleç.  3-4 saat sonunda hasarlı kulaklarım gürültülü müziği daha fazla kaldıramaz hale geliyor ve mekandan ayrılıyoruz. Bu tarz bir yere gitmek gerektiğinde tercih edeceğim bir seçenek Fosil. Birçok insanın buraya hayran olduğu, gecenin köründe bile kapıda kuyruk oluşturmalarından anlaşılıyordu. İyi eğlenceler…

Fosil

Not: Karaköy Lokantası bina fotoğrafını gurmerehberi.com, meze vitrinini foodspotting.com ve Fosil’in görüntüsünü de fosil.com.tr sitelerinden aldım.

Yorum bırakın

Filed under Gündem Dışı, Mutluluğun Tarifi : Yemek

Duygusal Robot : Robocop

Yok yazmayacağım. Kendimi tutacağım ve ülkede yaşanan inanılması güç olaylardan, akla hayale sığmayan gelişmelerden, haksızlıklardan dem vurmayacağım. Çünkü zaman zaman kelimelerimin kifayeti bitiyor, ifade etmekte güçlük çekiyorum.

İşbu sebeple gündemdeki olayları es geçiyorum ve kültür-sanat aktivitelerimizin sonuncusunu anlatmaya başlıyorum :

Bambaşka bir filme niyetlenmişken, tesadüfen izlemek durumunda kaldığım ama “iyi ki de bu filmi seyretmişiz” dedirten bir seyirlikti Robocop. Hepimizin az çok bildiği konuyu özetleyeyim; Alex Murphy (Joel Kinnaman), 2028 yılında Detroit’te yaşayan, çalışkan, dürüst ve iyi aile babası bir polistir. Peşinde olduğu suçluların suikastı sonucu ölümle yaşam arasındaki ince çizgiye gelir. Tam bu noktada, Amerika’nın teknoloji devi Omnicorp devreye giriyor ve doktor Dennett (Gary Oldman) yönetimindeki ekip ölmek üzere olan Alex’ten insan-robot karışımı bir varlık yaratıyorlar.

Robocop

İran’daki işgal sahneleri, politikacılar arasındaki ‘Amerika’da polisler robot mu olmalı, insan mı‘ tartışmaları, televizyoncu Pat Novak’ın (Samuel L. Jackson) robotları destekleyen, Amerika propagandası yapan konuşmaları filmin dikkat çeken yan unsurlarıydı. Çekim teknikleri ve bilim-kurguya benzer sahneleri oldukça etkileyiciydi. Özellikle Robocop’un gözünden suçlu taramalarının verildiği görüntüler enteresandı.

Jose Padilha’nın yönettiği, Joshua Zetumer ve Nick Schenk’in senaryosunu yazdığı filmin en büyük artılarının Gary Oldman, Michael Keaton ve Samuel L. Jackson gibi usta oyuncuların olduğunu söyleyebilirim. İlk kez izlediğim Joel Kinnaman; Alex Murphy/Robocop rolüne oldukça yakışıyor; eşi rolündeki Clara (Abbie Cornish) ile de pek ahenkliler.

robocop omnicorpBazı konular pek derinleşmeden, üzerine yoğunlaşılmadan geçiliyor, fakat bilimkurguyla pek aram olmamasına rağmen hiç sıkılmadığım, hatta bu tarz bir film için süresini azıcık kısa bulduğum bir film Robocop 2014.

Bence seyretmeye değer…İyi seyirler.

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat

Tahayyül Sanatı

Ben pek ‘hayalperest’ biri değilimdir, nadiren gerçek dünyadan kopup bambaşka rüyalara uğrarım. Hayal mahsulü seyirliklerden, bilimkurgudan, fantastik filmlerden pek hoşlanmam; dolayısıyla Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı’na giderken biraz önyargılı olduğumu itiraf etmeliyim.

Steve Conrad’ın senaryosunu yazdığı, Ben Stiller’ın ise yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği bu film; James Thurber’in 1939 yılında yazdığı bir kısa hikayeden uyarlanmış.

Walter Mitty‘Life’ dergisinin fotoğraf arşivinde çalışan ve kendi halinde bir adam olan Walter Mitty’nin (Ben Stiller) hayatındaki en büyük çılgınlığın, zaman zaman yaşadığı andan kopup, hayal aleminin sarp ve dikenli yollarında gezinmek olduğunu görüyoruz filmin başlarında.

Walter Mitty rutin yaşamından o kadar  bıkkın ki, çalışırken, tren beklerken, sevdiği kadını gördüğünde akla sığmayacak düşlerin içinde buluyor kendini ve etrafında ona seslenenleri bile duymuyor.

Özellikle belirtmek isterim ki; hayal ile gerçek arasındaki geçişler; yani normalde asla yaşayamayacağı anların ardından günlük yaşama dönüş oldukça akıcı ve inandırıcı. Zaten genel olarak filmin görselliği epey etkileyici, zira daha önce pek alışık olmadığımız ülkeleri bize gezdiriyor.

 

İş yerinde yaşadığı bir olay; Walter Mitty’nin tüm hayatını allak bullak ediyor ve hayallerinde bile göremeyeceği maceralara yelken açıyor. Filmden aldığım mesajlar; “3 günlük dünya, yaşamana bak”, “Hayal et, iste, çalış…Her şey mümkün”.

Ben Stiller’ı tebrik etmemek elde değil, şahane yönetmiş ve pek güzel oynamış. Sean Penn’in filme büyük katkısı var; ‘konuk oyuncu’ kategorisinde sayılabilir, ama bulunduğu sahneleri ihya ediyor her zamanki gibi.   Shirley MacLaine, Adam Scott, Kathryn Hahn, Patton Oswalt ve Kristen Wiig de rollerine oldukça yakışmışlar, renk katıyorlar. Filmin ardından neredeyse 15 dakika süren bitiş jeneriğini şaşkınlıkla seyrettim, sanırım gördüğüm en kalabalık film ekibiydi.

Uzun lafın kısası; enteresan, yüksek tempolu, çok emek harcandığı belli ve tavsiye edebileceğim bir film Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı.

Kıssadan hisselenmeli miyim acaba ?  Malum; hayat bir şeyleri ertelemek için çok kısa. Gerçi bazen tahayyül etmek, gerçeğini yaşamaktan daha çok keyif verir ya da müşkülpesent insanoğlu yetinmez, ona ulaşınca öbürünü ister.

Ama yine de, ‘yapamam, beceremem, ben neyi değiştirebilirim ki’ gibi umutsuz ifadelerden ziyade, istedikten ve çabaladıktan sonra birçok şeyin mümkün olabileceğini düşünmekte fayda var.

 

Ben Stiller in Walter Mitty

 

 

Yorum bırakın

Filed under Kültür-Sanat